Söyleşi
Mahir KILINÇ
Prof. Dr. Mustafa KARA:
“Hayatın her alanında itidal noktasını ve dengeyi yakalamak, bu manevi enerji ile hak ve hakikatin peşine düşmek, Allah’a kulluğun, kullara insanlığın âşığı olmak ne büyük bir saadet!”
Zahir ve bâtın ne anlama gelmektedir? Allah’ın esma-i hüsnasından “ez-Zahir ve el-Bâtın” isimleri, zahir ve bâtın kavramlarını anlamada bize nasıl yol göstermektedir?
Sorunuza bir soru ile cevap vermeye başlayayım. Denge kelimesi bize ne hatırlatıyor? Bu kelimeyi duyduğumuzda ikili bir durumu, birbirine zıt/farklı ikili bir durumun orta noktasını/istikrarı hatırlatıyor. Bu kelime, günlük hayatımızın her alanında kullanılmaktadır: Dengeli hayat, dengeli bütçe, dengeli beslenme, ruhsal denge... Zahir bâtın dengesi ise daha çok dinî ahlaki hayatta kullanılan ifadelerden biridir. Zahir kelimesinin kök/sözlük anlamında açık olan, belirgin olan, galip gelen, yardım eden; bâtında ise gizli olan bir şeyin iç yüzünü, bir kimsenin sırlarını bilen anlamları vardır. Birbirine zıt olan bu iki terim aynı zamanda Hadid suresinin 3. ayetinde Allah’ın iki ism-i şerifi olarak peş peşe kullanılmaktadır. Konuya Bekir Topaloğlu hocamızın cümleleriyle girelim: “Ebu Mansur Matüridi, Hadid suresinin baş tarafında yer alan ayette iki çift isimden her birinin yanındakini nefyettiğini ve bunun çelişki ifade ettiğini ileri sürer çünkü bir şey açık ve belirginse gizli olmaz, gizli ise açık olmaz. Ardından kendisi bunu şöyle yorumlar: Burada çelişki gibi görünen şey, yaratılmışlar dünyasına özgüdür. Cenab-ı Hakk’ın evvel ahir, zahir bâtın oluşu, ‘kendinden’ (bizatihi) olma özelliği taşıdığından çelişki söz konusu değildir. Aslında bu, Allah’ın zatında, isim ve sıfatlarında hiçbir şeye benzemediğine, dolayısıyla O’nun birliğine işaret eder. Matüridi, ‘Zâhir’ ismine, ‘hiç kimsenin yenilgiye uğratamayacağı galip ve hâkim, akli ve nakli delillerle varlığı ve birliği apaçık’ manasını verir.”
Kur’an ayetleri, hadis-i şerifler ve Sevgili Peygamberimizin (s.a.s.) örnek yaşamından hareketle yüce dinimiz İslam’ın emrettiği şekilde zahir ile bâtının dengelendiği bir Müslüman yaşamı nasıl olmalıdır?
İslam dininin temel özellikleri anlatılırken zahir bâtın dengesinden ayrı olarak bazen dünya ahiret dengesi bazen madde mana dengesi veya beden ruh dengesi gibi ifadeler de kullanılır. Konu detaylandırılırken Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetleri, Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ilgili davranış ve tavsiyeleri öne çıkarılır. Aşırı uçlardan, yani ifrat ve tefritten uzak; “orta yol”da yürüyen ideal bir mümin portresi çizilir. Önceki asırlarda farklı coğrafyalarda yaşayan Müslüman toplumların bütününe bakıldığında büyük çoğunluk itibarıyla bu dengenin yakalandığı görülebilir. Aşırı uçlarda karar kılanlar her zaman azınlıkta kalmıştır.
Konu din, iman ve ahlak ise bâtın boyutunun olmaması mümkün değildir. Dinî hayatın hakkıyla yaşanması, o derinden derine akıp giden, riya ve gösterişle hiç tanışmayan “iç ırmaklar” ile mümkün olabilir. Fakat bâtın konusunun hakkını vereceğim diye Bâtıniyye rüzgârlarına kapılarak dinin zahirî hükümlerini yok saymak veya hafife almak da ne oluyor? Bu durum, açıkça Peygamber Efendimizin ve arkadaşlarının yaşadığı hayatı ciddiye almamak anlamına gelmiyor mu? Dinî hayatın hakkıyla yaşanması aynı zamanda hayatın o görünen kısmıyla da iç içedir. Ne yazık ki bugünkü dünyada din şemsiyesi altında farklı isimlerle Bâtıniyye’nin labirentlerinde nefes tüketenler, heva ve heveslerini tatmin etmek için kırk dereden su getirenler olduğu gibi Zahiriyye’den beslenen ve müminlere yönelttiği tekfir silahından başka bir hüneri olmayan çağdaş cereyanlar, dinî tebliğin önündeki en büyük engelleri teşkil etmektedir. Bâtıniyye ifrat ise Zahiriyye tefrittir. Dikkatli olmak gerekir. Orta yolu bularak yürümek gerekir. Bu yolun bir adı da sırat-ı müstakimdir. Akl-ı selimin yardımıyla, zevk-i selimin
desteğiyle, kalb-i selim mahallesine emin adımlarla “Sakın dengeyi bozmayın!” emr-i ilahisinin (Rahman, 55/8) ışığında ulaşmak gerekir.
Tasavvuf ve hikmet geleneğinde yer alan zahir bâtın dengesinden yola çıkarak kâinata hikmet nazarıyla bakabilmek nasıl mümkün olabilir?
Tasavvuf hakkında genel bilgi veren kitaplara bakanlar şu iki terim ile karşılaşırlar: Fıkh-ı zahir ve fıkh-ı bâtın. Tasavvuf kelimesi Kur’an ve hadiste geçmediği için bu ilme isim verilmesi ilk yüzyıllarda tartışma konusu olmuştur. Züht, tezkiye gibi teklif edilen isimlerden biri de fıkh-ı bâtındır. Dinin, ibadetlerin zahirî ilkelerini ortaya koyan, tartışan ilme fıkıh; bâtıni esaslarını gündeme taşıyan ilme de zamanla tasavvuf adı verilmiştir. Burada büyük bir soru ortaya çıkmaktadır. Bu iki ilim arasındaki uyum nasıl olacak? Zahir bâtın dengesi nasıl kurulacak ve nasıl korunacak? Bunun için ilk yüzyıllarda yaşayan bazı sufilerin cümleleri sorunuza cevap vermektedir. Bu mühim uyarılar yüzyıllardan beri bütün tasavvuf klasiklerinde yer almıştır. İslam âleminde genel hatlarıyla zahir bâtın dengesi yakalanmışsa bu uyarıların etkisi kesindir. İşte yaklaşık bin yıl önce kaleme alınan Kuşeyri Risalesi’nde nakledilen birkaç tanesi:
Haris Muhasibi: “Bir kimse bâtınını murakabe ve ihlasla sağlamlaştırırsa Allah onun zahirini mücahede ve sünnete tabi olma hâli ile süsler.”
Ebu Osman Hiri, ölüm döşeğinde iken oğlu üzüntüsünden feryat figan etti ve üstünü başını yırttı. Babası gözünü açtı ve son dersini verdi: “Evladım, bu hareketin zahirî itibarıyla sünnete aykırıdır, bâtın cihetiyle de riya kokusu taşımaktadır.”
Şah Kirmani: “Gözünü harama bakmaktan koru! Bâtınını sürekli olarak murakabe ile zahirini sünnete tabi olarak imar ve ihya eyle!”
Ebu Said Harraz: “Zahire muhalif olan her bâtın batıldır, yanlıştır.”
Ebu’l-Abbas Dineveri: “Zahir dili, bâtının hükmünü değiştirmez. (Dinin ilkeleriyle tasavvuf arasında zıtlık söz konusu olamaz.)”
Ebu Hasan Farisi: “Takvanın bir zahiri bir de bâtını vardır. Zahiri, ilahi sınırlara riayet etmek; bâtını ise ihlas ve niyettir.”
Yahya b. Muaz: “Vera iki çeşittir: Zahirî vera Allah Teâlâ’nın rızasından başka hiçbir şeyin seni ilgilendirmemesi, bâtıni vera ise kalbine Allah Teâlâ’dan başka bir sevdanın girmemesidir.”
Huzeyfetü’l-Maraşi: “İhlas, kulun yapıp ettiklerinin zahirde ve bâtında eşit olmasıdır.”
Ebu Hafs Haddad: “Zahirdeki güzel edep, bâtındaki güzel edebin aynasıdır, yansımasıdır.”
Zunnun Mısri: “Arif olmanın alameti/işareti üçtür: Sahip olduğu marifet nuru, vera nurunu söndürmez. Dinin zahirî hükümlerini devre dışı bırakan kimse bâtıni bir ilme sahip olduğundan dem vurmaz. Allah’ın nimetlerine/keramete nail olduğunda sırrı muhafaza eyler.”
Bu denge noktasını yakalayanlar, kalplerindeki hastalıkları, kir ve pasları temizledikleri için kâinatı ve olayları gönül gözü ile temaşa etme ve hayatı bu zevkle yorumlama kabiliyetini elde ederler.
İtiraf etmek gerekir ki zahir bâtın dengesi ile ilgili yukarıda aktarılan bu güzel ikazlara rağmen tasavvuf âleminde de zaman zaman savrulmalar olmuş, uçuk yorumlar müşteri bulmuş, egosuna kul köle olanlar bu şemsiyenin altında oyalanarak günlerini gün etmişlerdir.
Sözlerin, ifadelerin bâtınını anlamaya çalışırken Bâtıniliğe kaymamak için hangi hususlara dikkat edilmelidir?
Bu konuda çok şey söylenebilir. Farklı maddeler, gerekçeleriyle birlikte sıralanabilir. Şimdilik sadece bir tanesine işaret edelim. Yukarıda dengeli yola temas edilirken sırat-ı müstakim terimini kullandık. Fatiha suresinde, Allah’ın bize öğrettiği ilk duayı biliyorsunuz: “Allah’ım, bizi sırat-ı müstakime ilet!” Peki, sırat-ı müstakim kimin yoludur? Cevabı hemen yanı başında: “Nimet verdiklerinin yolu.” Yani Allah Teâlâ kendi yolunu nimet verdiği kullarının yoluyla aynileştirmektedir. Kim bu kendilerine nimet verilenler? Bu sorunun cevabı da Nisa suresinin 69. ayetindedir: 1. Peygamberler, 2. Sıddik olanlar, 3. Şehit olanlar, 4. Salih olanlar. Peygamberlerin özel durumu olduğu için onlardan şimdilik bahsetmeyeceğiz. Diğer üç grupta yer alanların ortak noktası, sırat-ı müstakim çizgisinde dengeli bir hayat sürerek Allah’a gereği gibi kul olmalarıdır.
Denge kelimesinin kardeşlerinden biri de itidal/mutedil terimleridir. Adalet kökünden türeyen bu kelime ne kadar sıcak ve munis bir sözcüktür. Hayatın her alanında itidal noktasını ve dengeyi yakalamak, bu manevi enerji ile hak ve hakikatin peşine düşmek, Allah’a kulluğun, kullara insanlığın âşığı olmak ne büyük bir saadet!
Dijital ortamın getirdiği ikilemler, sanal ve modern dünyanın neden olduğu imaj ve kişilik buhranları arasında sıkışıp kalan günümüz Müslüman’ı, zahir bâtın dengesi bağlamında mutedil bir şahsiyeti ve duruşu nasıl inşa edebilir?
Hemen itiraf edelim. Bu sorunun cevabı da zordur. Enine boyuna uzmanlar tarafından tartışılması gereken ciddi ve büyük bir meseledir. Çünkü konunun veya problemin uluslararası bir özelliği vardır. Maddeye tapan materyalizm, paraya tapan kapitalizm ve dünyaya tapan sekülerizmin kol kola vererek dünyanın başına ördüğü bu çorap hepimizi etkisi altına almıştır. Bendeniz bu çağdaş savrulmaları/küresel afetleri tsunamiye benzetiyorum. Küresel bir bombardıman altındayız. Böyle bir hâli yaşayan insanların soğukkanlı bir şekilde konuyu tartışmaları, içinde bulundukları hâli tahlil etmeleri gerekir. Fakat çağdaş iletişim araçları hiçbir gümrük kapısı tanımadığı için çıkış yolu bulmakta zorlanıyoruz. Bu noktada pes edecek hâlimiz de yok. En başta imkânlar ölçüsünde aile içi ilişkileri sıcak tutmak zorundayız. Derecelerimiz farklı da olsa hepimiz bu girdabın içindeyiz. Ne acı bir gerçektir ki çocuklarımıza bulaşmasını istemediğimiz bazı “şey”lerin tiryakisiyiz. Önce kendimize bakmalıyız. Bazı alışkanlıklarımızı gözden geçirmeliyiz. Tiryakiliklerimizi, fantezilerimizi hesaba çekmeliyiz. Aksi hâlde Saff suresinin ikinci ayetindeki o mühim soru karşımıza çıkacaktır: “Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?”
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Mustafa Kara, 1951 yılında Rize’nin Güneyce ilçesinde doğdu. İlkokuldan sonra babası Kutuz Hoca’nın (Mehmet Kara) yanında hafızlığını tamamladı. 1970 yılında İstanbul İmam Hatip Okulunu, 1974’te Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünü tamamladı. Şebinkarahisar ve İspir Liselerinde kısa süreli öğretmenlik yaptı. 1977’de Bursa Yüksek İslam Enstitüsünde tasavvuf tarihi asistanı oldu. 1983 yılında Süleyman Uludağ’ın rehberliğinde, İbn Teymiye’ye Göre İbn Arabî isimli doktora tezini tamamladı.
Tekkeler, Tarikatlar ve Bursa kültür tarihi ile ilgili birçok eser kaleme aldı. Arkadaşlarıyla, talebeleriyle birlikte birçok eserin yeni harflere aktarılarak yayınlanmasına vesile oldu.