BİLİM, İNANCI GEREKSİZ Mİ KILIYOR?


Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT


Günümüz insanı, iletişim araçlarının, yapay zekânın ve teknolojinin hayatın her alanına nüfuz ettiği dijital bir çağda yaşıyor. Bilim, insanın gerçeği arama çabasının en etkili, en somut ve en tutarlı araçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Yaşadığımız evreni açıklıyor, olaylar arasında neden sonuç ilişkileri kuruyor, bilgiyi teknolojiye dönüştürerek hayatımızı kolaylaştırıyor. Bilim, bu muazzam gücüyle hayatımıza ışık tutarken insan zihnindeki pek çok bilinmeze de bir ayna tutuyor. Ancak bu başarı, bazen bilimin inancı gereksiz kıldığı yönündeki iddiaların seslendirilmesine de zemin hazırlıyor. Bu iddia, sadece felsefi olarak temelsiz değil, aynı zamanda bilimin kendi doğasına dair de bir yanılgıyı barındırıyor. Bu durum, çoğu kere bilimin sınırlılıklarının unutulmasından ya da inancın, bütün tecrübi ve deneysel açıklamalarla rekabet etmeye çalışan alternatif fizik sistemi sanılmasının yol açtığı kafa karışıklığından kaynaklanıyor.

İslam inancında bilim ile inanç arasında bir çatışmadan bahsedilemez. Aksine, her ikisi de mahiyetleri farklı olsa da gerçekliği farklı açılardan aydınlatan işleve sahiptir. Dolayısıyla bilimin ilerlemesini inancın geri çekilmesi, işlevsizleşmesi olarak okumak, temel bir kategori hatasıdır. Bilim “Nasıl?” sorusuna cevap arar. Yağmur nasıl yağar, hücreler nasıl bölünür, evren nasıl oluştu gibi soruları yanıtlamaya çalışır. Başka bir deyişle dış dünyadaki olayların kurallarını ve işleyişini tarif eder. İman ise “Niçin?” sorusuna cevap arar; ben neden buradayım, hayatımın bir amacı var mı, öldükten sonra ne olacak?.. İman, insanın iç dünyasına ve varoluş sebebine bir cevap vererek hayatı anlamlı kılar. Bilim, saatin içindeki dişlilerin nasıl döndüğünü anlatırken iman, o saatin neden orada olduğunu ve zamanın ruhu için ne ifade ettiğini söyler.

İslam’a göre bilgi, yalnızca duyular ve aklın dar kalıplarıyla sınırlı bir alan değildir. Kur’an-ı Kerim, bilginin kaynağı olarak hem kevnî ayetlere hem de vahye dikkat çeker. “Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun.” (Fussilet, 41/53) ayeti, aslında bilimin çalışma sahası ile imanın tefekkür dünyasını aynı hakikat paydasında birleştirir. Bilim, kevnî ayetleri sistematik, yöntemli biçimde okurken iman; bu ayetlerin arkasındaki ilahi iradeyi, sanatı ve anlamı kavrama çabasıdır. Bilim “nasıl” sorusuna yoğunlaşarak evrenin işleyiş şemasını çıkarırken iman, “niçin” sorusunu gündemde tutarak anlamı, amacı, ahlakı ve varoluşun istikametini belirler. Bu iki soru, birbirini yok eden değil bir araya geldiklerinde varlığı bütüncül bir idrakle kavramamızı sağlayan sorulardır.

Bilimin inancı gereksiz kıldığı iddiası, pozitivist bilgi anlayışına dayanır. Bu dar anlayışa göre, yalnızca deney ve gözlemle doğrulanabilen önermeler anlamlıdır, değerlidir; metafizik, ahlaki ve teolojik önermeler ise anlamsız kabul edilir. Oysa bu yaklaşımın kendisi bile bilimsel temelden yoksundur. “Yalnızca bilimsel olarak doğrulanabilen bilgi anlamlıdır.” önermesi, bilimsel bir veri değil felsefi bir tercihtir. İslam düşüncesinde ise akıl, vahyin muhatabı, koruyucusudur; ancak akıl, mutlak hakikatin tek ölçütü değildir. Kur’an’da akla, tefekküre yapılan vurgu son derece güçlüdür; fakat bu vurgu, insan aklının mutlaklaştırılması anlamına gelmez. “Size pek az ilim verilmiştir.” (İsra, 17/85) ayeti, insan bilgisinin sınırlılığına işaret ederek bizleri epistemolojik bir tevazuya çağırır. Bu tevazu, bilimin önünü açan, keşfedilecek daha çok şey olduğunu hatırlatan itici bir güçtür.

İslam inancına göre bilimsel ilerleme, Allah’ın evrene koyduğu “sünnetullah”ın keşfedilmesinden başka bir şey değildir. Doğadaki düzen, matematiksel süreklilik ve fiziksel yasalar, ilahi iradenin keyfî değil hikmetli bir intizam içinde olduğunu gösterir. Bu nedenle Müslüman düşünce tarihinde bilim, dine rakip değil bir tefekkür vesilesi olarak görülmüştür. Hz. Peygamber’in ilim talep etmeyi her Müslümana farz kılması, bilginin kutsiyetini ve dinî hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu tescil eder. Bu ilim arayışı, tarih boyunca yalnızca fıkıh veya tefsirle sınırlı kalmamış; tıp, matematik ve astronomi gibi alanlar da Allah’ın sanatını temaşa etmenin yolları olarak kabul edilmiştir. Zira bir saatin içindeki çarkların, dişlilerin ve zembereğin milimetrik işleyişini fizik kurallarıyla betimlemek, o saatin bir mühendislik dehasının ürünü olduğu gerçeğini gölgelemez. Aksine, akrebin yelkovanı hassasiyetle takip etmesi, mekanizmanın arkasındaki tasarımı daha görünür kılar. Mekanizmayı anlamak, sanatçıyı gereksiz kılmaz; aksine, sanatın inceliğini takdir etmemizi sağlar.

İslam inancına göre kâinat, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği, hikmetle yazılmış kitaptır. Bilim ise bu kitabın gramerini çözmeye, dilini anlamaya çalışan bir okuma biçimidir. Dolayısıyla bilimin keşfettiği her yasa, aslında Allah’ın evrene nakşettiği “sünnetullah”ın bir betimlemesidir. Bu yasaları bulmak Yaradan’ı devre dışı bırakmak değil O’nun yaratma sanatındaki muazzam disiplinini hayranlıkla izlemektir. Bilinen şeyler arttıkça Yaradan’a olan ihtiyaç azalmaz; tam tersine, keşfedilen her yeni ayrıntı, bilinmeyenin ihtişamını ve o düzenin arkasındaki sonsuz ilmi daha vurgulu hâle getirir. Doğadaki sebep sonuç ilişkisi, yaratıcının varlığını gizleyen ve O’nu unutturan bir perde değildir. Aksine, hayatın bir düzen içinde akmasını sağlayan ve bizim dünyayı kavramamıza yardım eden ilahi bir sistemdir.

Bilim, insanın yeryüzündeki kudretini ve imkânlarını artırırken iman, ona bu kudreti nasıl kullanacağına dair bir istikamet kazandırır. Bilimsel bilgi, sağlam bir etik çerçeveyle buluşturulmadığında, insanlığın hayrına değil yıkımına hizmet edebilir. Modern çağda bilimsel ilerlemeye eşlik eden yıkıcı savaş teknolojileri, kontrolsüz çevre tahribatı ve insanın sadece bir veri yığınına indirgenerek araçsallaştırılması, bilginin tek başına ahlaki bir garanti sunmadığını acı bir şekilde göstermektedir. İslam inancı, bilginin ahlakla, gücün ise sorumlulukla sınırlandırılmasını talep eder. İnsanın yeryüzündeki konumu olan halifelik, insana güç yanında ağır bir hesap verme bilinci yükler. Bu açıdan iman, bilimin insanlık lehine, adaletle kullanılmasını sağlayan istikametidir. Her ikisi de nihayetinde, kâinatın sahibi olan Allah’ın sonsuz azametini ve rahmetini müşahede etmektedir.