FARKINDALIK II
BEŞERÎ SERMAYE Mİ KUL MU?
Doç. Dr. Harun ŞENCAL | İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Ana akım finansal okuryazarlık, bireye erken yaşlardan itibaren “emeklilik odaklı” bir gelecek kurgusu dayatır. Refah devletinin gerilemesi ve sosyal güvenlik ağlarının zayıflamasıyla birlikte, geleceğe dair risk yönetimi bireyin omuzlarına yüklenmiştir. Bu süreçte oluşturulan farkındalık, bireyi sadece “kimseye yük olmama” idealine yöneltmekle kalmaz; aynı zamanda onu, verimli çalışma ve biriktirme disiplini üzerinden kapitalist üretim sürecinin sürekliliğini sağlayan bir özneye dönüştürür.
Finansal okuryazarlık anlatısı, insan hayatını üç temel evreye ayırır: İlk aşama, bireyin, piyasanın ihtiyaç duyduğu vasıflı iş gücü, yani bir “beşerî sermaye” olarak inşa edildiği hazırlık dönemidir. İkinci aşama, gelirin tüketim ve yatırım (birikim) arasında optimize edildiği, mülkiyet ediniminin ve borç yönetiminin merkezde olduğu “üretkenlik” evresidir. Nihayet emeklilik, önceki evrelerin başarılı yönetimi sonucu birikmiş pasif gelirlerin tüketime tahsis edildiği final dönemini temsil eder. Çalışma eksenli kurgulanan bu hayat, emeğin metalaştığı sanayi kapitalizminin ürünüdür.
İslam ahlakı ise yaşam döngüsünü, çalışma dinlenme ikilemiyle değil ömür boyu süren mesuliyet ve kulluk şuuruyla tanımlar. Bu anlayışta hayat, mükellef olma üzerinden ikiye ayrılır: Mükellefiyet öncesi dönem, kulluk bilincinin temellerinin atıldığı evredir; mükellefiyet sonrası dönem ise bu bilince dinî sorumlulukların eklendiği süreçtir. Bu sebeple geçimi sağlama ve ihtiyat için birikim yapma gibi ekonomik pratikler, ihsan, kanaat ve tevekkül gibi kavramlarla ilişkili olarak anlam kazanır. Birikim yapmak meşrudur; ancak bu, akrabalık haklarını ihmal ederek veya infakı erteleyerek yapılmaz. Tedbir, tevekkülü ortadan kaldırmaz; kanaat ise sınırsız birikimi değil infakı besler.
“Neoliberal finansal okuryazarlık” dünyayı bireyselliğin ve çıkar maksimizasyonunun egemen olduğu bir alan olarak tanımlar. Bu dünyada her birey kendi ihtiyaçlarından sorumludur ve yaşamını sürdürmek için -sağlıyorsa- devlet desteğinden veya -imkânı varsa- piyasadan satın aldığı hizmetlerle tek başına ayakta durmalıdır. Özgürlük olarak sunulan bu bağımsızlık, aslında bireyin kapitalist sistemin taleplerine göre şekillendirilmesi karşılığında kazanılır. Başka bir deyişle aileden ve toplumdan bağımsızlık, kapitalizmin kurallarına boyun eğme ve onun sermayesi olma karşılığında elde edilir.
İslam ahlakının tanımladığı özgürlük ise farklıdır: Birey, hazlarını sınırsızca yaşayan değil onları kontrol eden; toplumdan müstağni değil ona katkı sunan; toplumsal baskılara rağmen Allah’ın emir ve yasaklarına bağlı kalan; siyasi otoriteyi kabul eden ancak nihai otoriteyi ilahi iradeye tanıyan bir öznedir. Bu anlayış, finansal okuryazarlığın atomize birey kurgusundan köklü biçimde ayrılır. Dolayısıyla asıl soru şudur: Çocuklarımızı “beşerî sermaye” olarak mı yoksa Müslüman bir “kul” olarak mı yetiştiriyoruz?
Bu çerçevede çocukların her şeyden önce bir kul olduğu ve toplumda sadece üretim sürecine dâhil olacak bir “beşerî sermaye” değil kendi ahiretini kurtarmak ve ebeveynleri için sadaka-i cariye sağlamak üzere amel işleyen bir Müslüman olarak yetiştirilmesi gerektiğinin farkında olunmalıdır. Bu farkındalık sorumluluğu, özellikle ilk evrede ebeveynlere aittir. Bir yandan çocukları Allah’a kul olarak yetiştirirken öte yandan onların, içinde bulundukları kapitalist sistemde hem dinî hem de toplumsal yükümlülüklerini yerine getirebilmeleri için gerekli donanımları kazandırmak gerekmektedir.
Bu şuur, gündelik tercihlerde kendini gösterir: Çocuğun okul dışı aktiviteleri, “beşerî sermaye” birikimine mi yoksa iyi bir Müslüman ve topluma katkı sağlayan bir fert olmasına mı hizmet etmektedir? Çocuğa biriktirme alışkanlığı mı aşılanmakta, yoksa “veren el” olma alışkanlığı mı kazandırılmaktadır? Bu örnekler çoğaltılabilir; ancak asıl mesele, ilk evrede velilerin hangi farkındalık, beceri ve tutumları alışkanlık hâline getirmeye çalıştığıdır. İslam ahlakının temel ilkesi itidaldir; bu itidal, tedbir ile tevekkül, birikim ile infak arasındaki dengeyi korumayı gerektirir.
İkinci evrede, ilk evrenin tercihleri sonuçlarını verir. İlk evrede paranın “rızık ve emanet” olduğunu öğrenemeyen birey, ihtiyaç sahibi yakınlarına yardım yerine yatırım araçlarını tercih eder. Çünkü kazancı kendi hakkı olarak görür. Burada kritik olan, yatırım aracının “İslami” olup olmaması değildir. Faizsiz bir yatırım fonunda birikim yapmak, eğer bu akrabalarımıza karşı sorumluluğumuzu engelliyorsa kapitalist rasyonalitenin İslami kılıfta tekrarıdır. İkinci yazımızda vurguladığımız gibi bu duruş, tevhidin hayatı şekillendirmesi hususunda bir tutarsızlıktır: Birey, ekonomik hayatını kapitalist rasyonaliteyle yönetirken ibadet alanını dinî kurallara ayırır. Oysa tevhid, her alanın Allah’ın hükmüne tabi olmasını gerektirir.
Bu mantığın somut bir tezahürü, sağlıklı ebeveynlerin huzurevine yerleştirilmesidir. Tıbbi gereklilik olmasa da bu karar, alınan eğitim çerçevesinde “rasyonel” görülür. Gelirini maksimize etmeye çalışan ve kalan zamanını dinlenme veya beşerî sermaye birikimine ayıran birey, ebeveyn bakımını huzurevine devretmeyi rasyonel bir tercih olarak görebilir. İlk evrede dinî sorumlulukların -ebeveyn hakları dâhil- ikincilleştirilmesi, aile ilişkilerini yapısal olarak dönüştürebilir. Bu tarz ilişkiler, bireyselleşmiş toplumlarda normal karşılanırken Türkiye gibi sosyal dayanışmanın hâlâ güçlü olduğu toplumlarda ağların zamanla çözülmesine yol açar.
Sosyal dayanışma ağlarının zayıfladığı ve akrabalık bağlarının çözüldüğü bir dönemde, yaşlılık yalnızlaşmayla eşitlenmektedir. Neoliberal paradigma, yaşlılığı “birikimi tüketerek geçen son evre” olarak tanımlar. Ölümün her an gelebileceğini bilen Müslüman için ise yaşlılık, dünyada kalışın sınırlılığını daha güçlü hatırlatan bir dönemdir. Dolayısıyla bu evre, pasif tüketim dönemi değil ahiret hazırlığının daha da yoğunlaştığı, infak ve dua ile geçen bir süreç olmalıdır. Çalışma ve çalışmama ikilemine dayalı hayat kurgusu, emeklileri salt tüketici olarak konumlandırırken İslam ahlakı, hayatın her döneminde üretkenlik ve sürekli mesuliyet vurgular; dolayısıyla emeklilik “tatil” değildir.
Modern emeklilik sisteminin “sistem zorunluluğu” olarak ortaya çıkışı, makro politikaların ve ebeveynlerin çocuklarına aktardığı farkındalıkların sonucudur. Türkiye gibi neoliberal politikaların henüz toplumu tam dönüştüremediği ve tarihsel yapısı nedeniyle kapitalizmin topyekûn metalaştırma çabalarına direnç gösteren bağlamlarda, İslam ahlakı üzerine kurulu ilişkileri ve kurumları yeniden inşa etmek mümkündür.
Bunun için iki temel soru cevaplanmalıdır. Müslüman kendini nasıl konumlandırmaktadır: Kul olarak mı yoksa beşerî sermaye olarak mı? Öncelikleri nelerdir: İlahi emirler mi kapitalist rasyonalite mi? Bu farkındalık, soruların yeniden formüle edilmesini gerektirir. Temel mesele, “Bireysel emeklilik sistemi caiz midir?” gibi teknik sorulara indirgenemez; atomize yaşam tarzı ve sosyal çözülmenin yapısal eleştirisi yapılmalıdır.
İslami finansal okuryazarlık, bireyi piyasanın yalnızlığına terk etmemeli; “emanet” ve “infak” bilinci üzerine kurulu toplumsal kurumları yeniden ihya etmelidir. Bu, yalnızca faizsiz bankacılık veya İslami yatırım araçları geliştirmek değil aynı zamanda akrabalık haklarının ekonomik boyutunu canlandırmak, komşuluk sorumluluğunu yeniden inşa etmek ve sosyal dayanışmayı piyasa mantığına alternatif olarak örgütlemektir. Çocuklarımıza, sadaka verme alışkanlığı kazandırmakla başlayan bu dönüşüm, uzun vadede kapitalist rasyonalitenin hegemonyasını kıran bir direniş alanı oluşturur. Asıl gelecek ahirettir, bu bilinçle hareket edildiğinde “garanti altına alma” korkusunun yerini “tevekkül ve infak” alacaktır.