İLAHİ DAVETE İCABET


Dr. Mahmut KAYIŞ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



وَاللّٰهُ يَدْعُٓوا اِلٰى دَارِ السَّلَامِۜ وَيَهْدِي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ


“Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.”

(Yunus, 10/25)




İnsan, kendisine değer verdiği dostlarından veya toplumda itibarı yüksek birinden bir davet geldiğinde bu çağrıya icabet edebilmek için çok titizlik gösterir. Günler öncesinden hazırlanmaya başlar, davet edenin kimliğini ve davetin gerçekleşeceği mekânı dikkate alır. Zira gideceği yerin ihtişamı ve anlamı, seçilecek kıyafetten götürülecek hediyeye kadar her ayrıntıyı şekillendirir. Tam vaktinde orada hazır olmaya gayret eder. Çünkü insan, davete icabet ederken hem çağrı sahibine saygısını hem de bu davete verdiği değeri göstermek ister. Aslında bütün bu özen ve gayret, fâni olan birisinin geçici olan çağrısına yöneliktir. Sonrasında hem çağıran hem de onun çağrısı, zihinlerden zamanla silinip gider. İnsan, fâni bir kulun geçici çağrısına gösterdiği bu ihtimam ve dikkatin çok daha fazlasını, Âlemlerin Rabbi’nin ebedî saadet yurdu cennete yaptığı ilahi davete göstermelidir.

Mülkün sahibinden gelen bu ilahi çağrıya icabet etmek, özel bir hazırlık ister. Bunun da ilk ve vazgeçilmez şartı imandır. Allah’ın varlığına ve birliğine, O’nun peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe ve kaza ile kaderin Allah’tan olduğuna gönülden inanmak; teslimiyetin ve davete icabetin en temel rüknüdür. Mümin olabilmenin ilk adımı budur. Bu iman, son nefese kadar korunmalı ve yaşatılmalıdır. Karşılaşılan her türlü sıkıntı ve zorlukta, iman şartından asla taviz verilmemelidir. Çünkü davet sahibinin bizden beklediği en güçlü ve en değerli hazırlık, iman ve teslimiyettir.

Hazırlığın bir diğer önemli ayağı ibadet ve salih amellerdir. Özellikle namazları kılmaya devam etmek ve bu hususta eksiklik ve üşengeçlik göstermemek dinin direğini ayakta tutmak anlamına gelir. Ayrıca davet sahibinin kulunun amel defterinde görmek istediği en önemli şeylerden birisi de namazdır. (Nesai, Salat, 9 [465-466]) Bu namaz, kula cennetin kapılarını açan bir anahtardır. (Tirmizi, Taharet, 1[4]) Bunun yanı sıra davet sahibi İslam’ın şartlarından biri olan orucu, “Benim içindir, onun mükâfatını ben vereceğim.” (Buhari, Savm, 2 [1894]) şeklinde tavsif etmiş ve bunu hakkıyla yerine getirenlere cennete girişte özel bir kapı ayırmıştır. Bu kapı da Reyyan kapısıdır. (Buhari, Savm, 4 [1896]) Davet sahibi, “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz...” (Bakara, 2/110) buyurmuş, elçisi de önden gönderilen sadaka ve zekâtların, suyun ateşi söndürdüğü gibi hata ve günahları silip yok edeceğini haber vermiştir. (Tirmizi, Cum’a, 79 [614])

Davete hazırlık tam ve güzel yapıldığında, ikramların da ona göre güzel ve çok olacağı şu nebevi müjdede sarahaten bize bildirilmiştir: “Allah yolunda çift sadaka veren kimse, cennetin muhtelif kapılarından, Ey Allah’ın (sevgili) kulu! Burada hayır ve bereket vardır, diye çağrılır. Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücahitler cihat kapısından, oruçlular reyyan kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından (cennete girmeye) davet edilirler.” Ebubekir (r.a.), “Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Resulü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimsenin diğer kapılardan çağrılmaya ihtiyacı yoktur, ama bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır?” dedi. Allah’ın Elçisi, “Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümit ederim.” (Buhari, Savm, 4 [1897])

Yüce Allah, insanları cennete davet ederken kalpleri şirk ve küfürle kararmış olan kimseler ise insanları ateşe çağırırlar. Onlar, yalnızca kendi inançsızlıklarıyla yetinmezler. Sözleri, davranışları ve hâlleriyle çevrelerindekileri daima cehenneme sürüklemeye çalışırlar. Böylesi kimselerle içli dışlı olmak ve onların çağrılarına icabet etmek, sıradan bir dünyevi tehlike değildir. İnsanın ahiret hayatını tehdit eden büyük bir bedbahtlıktır. Çünkü dünyevi zararlar malın kaybı, sağlığın bozulması veya makamın yitirilmesiyle sınırlıdır. Ancak iman ve ahiret saadetini kaybetmek, telafisi mümkün olmayan bir hüsrandır. Bu yüzden müminler, böylesi kimselerden uzak durmalı, onların sözlerine ve davranışlarına karşı dikkatli olmalıdır. (Bakara, 2/221)

İnsanoğlunun apaçık düşmanı olan şeytan da onları alevli ateşin yâranı olmaya çağırır. (Fatır, 35/6) O, aldatıcı fısıltılarıyla kalplere vesvese verir, insanı hak yoldan uzaklaştırmaya gayret eder. Çağrısı, görünüşte cazip ve süslü olsa da gerçekte ateşten bir yoldaşlığa davettir. Ona kulak verenler, onunla birlikte azaba uğrarlar. Hatta “İş bitirilince şeytan da diyecek ki: ‘Şüphesiz Allah size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim...’” (İbrahim, 14/22) Bu sebeple mümin, şeytanın çağrısını düşman bir ses olarak tanımalı, hilelerine aldanmamalı ve kulluk görevlerini sabırla yerine getirmelidir.

Sonuç olarak Allah’ın çağrısına ve davetine hakkıyla icabet edenler, O’nun lütfuyla Darüsselam’a, esenlik ve huzur yurduna gireceklerdir Her türlü sıkıntı ve musibetten uzakta, güven ve sükûn içerisinde yaşayacaklardır. Dil, orada boş ve anlamsız sözler söylemez; kulak, günaha sürükleyen hiçbir ses işitmez. Kur’an-ı Kerim’in beyanıyla işittikleri söz, “Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!” sözüdür. (Vakıa, 56/27) Allah’ım! Senden cenneti ve bizi cennete yaklaştıran söz ve amelleri isteriz. Cehennem ateşinden ve bizi ona yaklaştıran söz ve davranışlardan da sana sığınırız.” (İbn Mace, Dua, 4 [3846]) Âmin.