RESULULLAH’IN
İSLAM’A DAVET VE TEBLİĞ METODU
Prof. Dr. Adnan DEMİRCAN
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.” (Maide, 5/67)
“Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125)
Elçi olarak görevlendirilmeden önce geçimini ticaretle sağlayan Hz. Peygamber’in (s.a.s.), ticari faaliyetleri çerçevesinde birçok insanla ilişkisi olduğu bilinmektedir. Uzun yıllar devam eden ticari faaliyetleri sırasında insanlarla nasıl ilişki kuracağına ilişkin tecrübeler kazandığı muhakkaktır.
Hz. Peygamber, elçilik görevinden sonra müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanlar gibi farklı din ve inançlara mensup insanlara ilahi mesajı anlatıp öğrettiği gibi kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, genç, lider, halktan insanlar, bedevi, hadari, hür, köle, zengin, fakir, akrabası olan, akrabası olmayan, Arap veya diğer milletlerden insanlarla muhatap olmuş ve onlara İslam’ı tebliğ etmiş; Müslüman olanların eğitimini risalet görevi boyunca devam ettirmiştir. Böylece Resulullah’ın, bir taraftan İslam’a davetine; diğer taraftan da Müslümanlara yönelik tebliğ, nasihat ve eğitimini birlikte yürüttüğüne şahit oluyoruz. Esasen bu farklı görevler, zaman zaman birlikte yürütülen ve iç içe geçen eylemler olarak sürdürülmüştür.
Allah Elçisi’nin davet, tebliğ ve eğitimini ele aldığımızda muhatabının Müslüman olup olmamasına ve kişisel özelliklerine göre farklı yöntemler uyguladığı görülmektedir. Zira her insanın dinî aidiyeti, yaşı, cinsiyeti, sosyal statüsü, maddi imkânı gibi farklı etkenler sebebiyle ilişkide dikkat edilmesi gereken özellikleri belirleyici olmaktadır.
Hz. Peygamber’in elçilik sürecinde yaşadığı olaylarla ilgili ilk gelişmeler önce aile bireyleri arasında bilindiği için İslam’la ilk muhatap olanlar da onlardı. Hz. Peygamber’in eşi Hz. Hatice (r.a.) başta olmak üzere, kızları, evlatlığı Zeyd b. Harise ve bakımını üstlendiği Hz. Ali olmak üzere evinin mensupları ilk Müslümanlar arasında yer almışlardır. Hz. Peygamber’in davetine erken zamanda muhatap olan Hz. Ebubekir gibi yakın arkadaşları da İslam’la müşerref olmuşlardır. Hz. Ebubekir’in sözüne değer veren, Hz. Peygamber ile onu tanıyan birçok kişiyi davet ettiği ve çoğundan olumlu yanıt aldığı bilinmektedir.
Hz. Peygamber, elçi olarak görevlendirildikten sonra Mekke’nin koşullarını dikkate alarak açık daveti yakın çevresinden başlatmış; ancak davetine muhatap olan akrabalarının çoğundan beklediği desteği bulamamıştır. Resulullah (s.a.s.), kabile liderlerinin etkisini dikkate alarak İslam’a girmeleri için özel çaba göstermiştir. Ancak onlardan da hemen her zaman müspet bir karşılık gelmemiştir.
Hz. Peygamber’in daveti, ilk zamanlarda Mekkeliler arasında büyük ilgi görmüş; başta gençler olmak üzere şehirde heyecan doğurmuştu. Mesajın karşılık bulmasında ilahi davetin açık olması, Mekke’de yaşanan sorunlara ilişkin ümit vaat eden söylemin yanında Allah Elçisi’nin o güne kadar insanlar üzerinde bıraktığı etkinin de önemli olduğu unutulmamalıdır. Çünkü o, davete başladığı zamana kadar Mekkeliler arasında temayüz etmiş kişiliğiyle güven oluşturmuştu. Onunla ilişkisi olan herkes Hz. Muhammed’in (s.a.s.) söylediği hiçbir sözün yalan olmadığını bilirdi. Bundan dolayı ilk Müslümanlar, onun daveti karşısında ikinci bir delile ihtiyaç duymadan Müslüman olmuşlardı.
İslam’ın ilk zamanlarından itibaren -başta müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanlar olmak üzere- muhatapları, farklı inançlara bağlı olan insanlardı. Hz. Peygamber, ayrım yapmadan ulaşabildiği her insana ilahi mesajı ulaştırmak için çaba harcıyordu. Mekke döneminin son yıllarında Mekkeli müşriklerin engellemeleri karşısında hemşehrilerine ulaşmada zorluk yaşadığı zamanlarda hac için Mekke’ye giden kabileleri konakladıkları yerlerde ziyaret ederek onları İslam’a, dünyevi ve uhrevi kurtuluşa davet etmiştir. O, bu tavrını risaletin ilk zamanlarından vefatına kadar sürdürmüş; hicretten sonra Medine’de yaşayan Yahudilere, fırsatını bulduğunda çevredeki devlet liderlerine ve kabile reislerine gönderdiği mektuplarla davette bulunmuştur.
Peygamber Efendimizin yaşadığı coğrafyada muhatapları arasında şehirlerde yaşayan hadarilerin yanında bedeviler de önemli bir yere sahiptir. Bedevilere de İslami davetin ulaşmasına önem vermiş; erken dönemden itibaren bedevi kabilelere mensup olan Müslümanların kendi kabilelerinde İslam’ı tebliğ etmesini sağlayarak ilahi mesajın Arap Yarımadası’nın her tarafına yayılması için çaba harcamıştır. Mekke’nin fethinden sonra Medine’de Hz. Peygamber’i ziyaret eden birçok kabilenin heyeti Hz. Peygamber’e bağlılıklarını arz ederek onun yirmi yılı aşkın süre devam eden çağrısına olumlu cevap vermişlerdir. Onların bu tutumlarında Mekke’nin fethinden sonra gelişen yeni koşullar önemli bir etkiye sahip olsa da Hz. Peygamber’in daveti ve tutumu oldukça önemli bir yere sahiptir.
Hz. Peygamber’in muhatapları arasında zenginlerin yanında fakirler de vardı. Ancak o, İslam toplumunda insanlara, maddi durumlarına ya da sosyal statülerine bağlı bir konum vermekten kaçınır, insanların gönüllerinde Müslüman olmanın izzetinin yerleşmesini arzu ederdi. Bu sebeple, İslam’dan önce değersiz görülen birçok insanın Müslüman olduktan sonra izzet ve şeref sahibi olarak İslam toplumunda önemli bir konum elde ettiklerini hissettikleri ifade edilmelidir. Diğer taraftan Allah Elçisi’nin tebliğ ettiği din, Müslümanlar arasında dayanışmaya önem verdiği için maddi imkânların farklılığı, bir bakıma kardeşliğin geliştirildiği bir ilişkiye de vesile olmaktadır.
Arap toplumunda hürlerin yanında köle ya da azat edilmiş kişiler de vardı. Köle ve azatlıların yanı sıra mücavir olarak bir kabileye sığınmış olan insanlar, maruz kaldıkları ayrımcılığa karşı İslam’ın bir kalkan olduğunu görmüşlerdi. Nitekim Müslüman olan köle ve zayıflar, İslam toplumunda saygın bir konuma sahip olmuşlardı.
Akraba ilişkilerinin geliştirilmesi, İslam’ın tavsiye ettiği sosyal olgulardan biridir. Hz. Peygamber, akrabalarla sosyal ilişkilerin devam ettirilmesini tavsiye ettiği gibi maddi imkânı olan kişilerin yakın çevrelerinden başlayarak insanların Allah’ın verdiği nimetlerden nasiplenmelerini tavsiye ederdi. Bununla birlikte söz konusu ilişkilerin tavsiye edilmesi, akrabaların haksız bir kayırmacılığı elde etmelerini sağlamamalıdır. Araplarda yaygın olan haksızlık üzere de akrabanın desteklenmesi anlayışının İslam’da reddedildiğini, sosyal ilişkilerde hakkaniyet ve adalet ölçüsünün kaim kılındığını görüyoruz.
Hz. Peygamber, insanlara İslam’ı anlatırken onun konuşmalarının merkezinde Yüce Allah’ın kelamı vardı. Karşılaştığı insanlara Kur’an’dan ayetler okuyarak onları dini Allah’a has kılmaya ve sadece O’na ibadet etmeye davet etmiştir. Namazlarda açıktan okunan Kur’an-ı Kerim, hutbe ve hitabelerde zikredilen Allah’ın kelamı Müslümanların Kur’an’la buluşmalarını sağlayan vasıtalar arasında yer almaktadır.
Hz. Peygamber, insanlarla iletişim kurarken sözü gereksiz yere uzatmamaya, muhataplarını bıktırmamaya önem verir; söylenmesi gerekeni söylerdi. Güzel bir dil kullanır, ondan galiz ve ifadeler sâdır olmazdı. Allah’ın Elçisi, güzel ahlakıyla ve nezaketiyle maruftu. Yüce Allah, onun arkadaşlarına karşı tutumunun ilişkilerine etkileriyle ilgili şöyle buyurur: “Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (O’na dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmran, 3/159)
Hz. Peygamber’i dinleyenler, kendisini zevkle dinlerler; konuşmasının devam etmesini arzu ederlerdi. Peygamber Efendimiz, insanların kişisel farklılıklarını göz önünde bulundururdu. Nitekim cemaatle namaz kıldırdığında cemaatte bulunan insanların durumunu dikkate alarak Kur’an’dan uzun olmayan bir bölüm okumayı tercih ederken, tek başına kıldığı namazlarında daha uzun sureler okurdu.
Hz. Peygamber, muhatabına söylemek istediğini açık olarak, kelime ve sözleri israf etmeden söylerdi. O, imalarla ve farklı yorumlara açık, birçok yere çekilecek sözler sarfetmezdi. Söyleyeceğini açık açık söyler, insanların kafalarında istifham bırakmamaya önem verirdi.
Her insan, ilahi mesaja muhataptır. Bu sebeple Hz. Peygamber, ulaşabildiği bütün insanlara İslam’ı anlatmış; muhatabının yaşına, konumuna ve özel koşullarına göre konuşmasının çerçevesini belirlemeye çalışmıştır. Bu sebeple benzer sorulara değişik zamanlarda birbirini nakzetmeyen farklı cevaplar vermiştir. Bir bakıma cevapların çerçevesini muhatabının durumu, ihtiyaç duyduğu bilgi ve gündem şekillendirmiştir. Nitekim tebliğin ilk yıllarından itibaren küçük yaştaki çocukların, yetişkinlerin ve yaşlıların, kadınların ve erkeklerin İslam ile müşerref olduklarını görüyoruz. İslam Peygamberi bütün insanlara ulaşmaya çalışmış; kurtuluş yolunu her insana sunmuştur.
Hz. Peygamber’le ilişkisi olan insanların onun nazik ve değer veren tutumuyla kendilerini değerli hissettiklerini, onun yanında rahatladıklarını biliyoruz. Nitekim erkeklerin ve kadınların özel sorunları dâhil olmak üzere birçok konuyu Allah Elçisi’yle konuştuklarında, davranışlarının onun sıcak ve merhametli tavrından beslendiğini biliyoruz.
Hz. Peygamber’in tebliğ ve davetinde etkili olmasının sebeplerinden biri sözü ve eylemi arasındaki uyum ve samimiyetidir. O, insanları davet ettiği ilahi emir ve yasaklara en başta kendisi uyar; bir mümin olarak İslami emirlerin insanlara öğretilmesine ve nasıl hayata geçirileceğine rehberlik ederdi. Onun elçilik görevi ilahi mesajı iletmekten ibaret olmayıp aynı zamanda nasıl iyi bir Müslüman olunacağını da göstermektir. Bu samimiyet ve tutarlılık, tebliğ ve davet sahibinin insanları etkileyen bir başka yönüdür.
Hz. Peygamber, muhatabının durumunu dikkate aldığı gibi kendisinin de muhataplarına değer veren tutum ve davranışlara önem verdiğini görüyoruz. Sade yaşantısı, diğer insanlardan farklı olmayan gündelik hayatı, temiz elbiseler giymeye önem vermesi, temizliğe dikkat etmesi, güzel koku sürmesi, insanları rahatsız edecek kokulara sebep olan yiyeceklerden kaçınması, onun karşısındaki insanlara değer verdiğinin göstergelerinden bazılarıdır.
Bilgilendirme için uygun yer ve zamanları kollaması, nebevi tebliğ metodunun ilkelerinden biridir. Hz. Peygamber, muhatabının durumunu dikkate aldığı gibi insanlarla ilişki kuracağı uygun zamanları da gözetir, ona göre konuşmalar yapardı.
Resulullah (s.a.s.), yaşadığı toplumda insanlar arasında ortaya çıkan sorunları çözmeye yönelik konuşmalarının yanı sıra zaman zaman ihtiyaç duyduğunda Müslümanlara nasihat ederek onlara bazı İslami ilkeleri hatırlatırdı. O, Rabbinin vahyettiklerini tebliğ eden, güvenilir bir nasihatçiydi. (Araf, 7/68) Nasihat ve tavsiye, ihmal edilen bilginin tekrar gündeme gelmesini sağlayabilir. Müslümanların motive edilmesi, sorumluluklarını yerine getirmelerinin sağlanması gibi ihtiyaçlara binaen bazen topluluklara bazen de daha küçük gruplara ya da kişilere nasihat, tavsiye ve telkinde bulunduğu muhakkaktır.
Öte yandan dinde derinleşmek ve İslami emir ve yasakları öğrenmek, onları hayata geçirmek, öğrenme faaliyetinin sürekliliğini gerektirmektedir. Bu sebeple asr-ı saadette Müslümanların eğitimi de ihmal edilmemiştir. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’in hem çocukların hem de yetişkinlerin yetiştirilmesi için sistematik eğitime de önem verdiğini görüyoruz. Nitekim Hz. Peygamber’in başlattığı eğitim ve bilgilendirme faaliyetleri, İslam medeniyetinin insanlık tarihinde ilim ve kültür medeniyeti olarak büyük bir açılıma ve insani değerlerin gelişimine önemli katkılar sunmasına imkân verdiği muhakkaktır.