YARATILIŞIN BİYOLOJİK KODU


Doç. Dr. Selcen ÇELİK UZUNER

Karadeniz Teknik Üniversitesi Fen Fakültesi


İnsanoğlu olarak kendimizi bildik bileli nasıl oluştuğumuzu düşünmekte ve tartışmaktayız. Sahip olduğumuz bilinç, doğal olarak insanı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmamızın temel motivasyonudur. Günümüzde de canlılığın yaratılıp yaratılmadığı ya da kendiliğinden olup olmadığı hususlarında, -İslam inancı açısından konu net olmakla birlikte- bilim çevrelerinde hararetli tartışmalar bulunmaktadır. Yaşamın kendiliğinden olduğunu varsayan görüşün dayandığı temel nokta, genellikle rastgelelik bağlamında yaşam için en iyi şartların zaman içinde evrilişidir. Her ne kadar bu, biyolojik bir argüman olsa da “ilk canlılığın” nasıl ortaya çıktığı, bilim açısından hâlâ gizemini korumakta ve rastgeleliğin açıklayamadığı bir noktada tıkanmaktadır. Rastgelelik zaten başlı başına ayrı bir konudur. Ancak özellikle biyolojik bilimlerde rastgeleliği, “açıklayamadığımız olgular” için kullanmaya meyilliyiz. Yaşamın, galaksi içinde sadece dünyamızda olduğu düşünülmektedir. Evrenin oluşumu ile ilgili rastgeleliğe atıfta bulunan “Çoklu Evren” argümanının tam tersi olarak yaşamın ve dünyanın bir yaratıcıya atfedilen, üst bir bilinçle tasarlanarak oluşturulduğunu öne süren “İnce (Hassas) Ayar” argümanı ortaya atılmıştır. Her iki argüman da özellikle fizik ve kozmoloji ile ilgili alanlarda oldukça tartışılmakta olan ve tartışmalarda güncelliğini asla yitirmeyen iki karşıt argümandır. Canlılığın kendisini inceleyen biyolojik bilimler ise ne yazık ki bu argümanların tartışılması sırasında fizik ve kozmoloji bilimleri kadar ön plana çıkmamıştır.

Canlılığın ilk kez nasıl ortaya çıktığını biyolojinin açıklaması çok kolay görünmüyor. Ancak milyon yıl öncesinde kanıt aramak yerine, günümüzdeki insanın, hatta tüm canlıların, canlılığının nasıl işlediğine bakarak canlılığın sistemi üzerine daha hızlı ve belirgin ipuçları elde edebiliriz. Zira bu konuda bilimsel bilgimiz epeyce gelişmiş durumdadır. Burada değineceğimiz konu ise diğer canlılardan ziyade insan üzerine olacaktır.

İnsan, temelde özelleşmiş hücrelerin dokuları ve sonrasında dokuların belli işi yapmak üzere hazır bulunan organları oluşturmasıyla madde hâline bürünmüştür. Tümdengelim ile insan vücudunu makro seviyede anlamak biraz daha tıbbın alanına girse de moleküler biyoloji; DNA, protein ve RNA gibi biyokimyasal moleküllerden hareketle tümevarım yoluyla insan vücudunun mikro işleyişine odaklanmaktadır. Örneğin, hücresel olayların gerçekleşmesi DNA, RNA ve proteinler arasındaki ilişkiler ile şekillendirilir. İnsan genomunda yirmi bin civarında gen bulunmakta olup bunlar, başına buyruk çalışmak yerine birbirleri ile etkileşim hâlinde çalışmaktadır. Eğer bir hücre içine girme imkânımız olsaydı hücre içi trafikten başımız döner ve bu trafiği oluşturan moleküllerin hedeflerini asla şaşırmadan ve tabiri caizse yorulmadan nasıl işlediğini görünce aklımızı yitirebilirdik. Kendileri için ayarlanmış işleri karıştırmadan ve sekteye uğratmadan yapan DNA, RNA, proteinler ve organeller, gözle göremediğimiz mikro dünyamızın ince ayarlarını yaparak canlılığı oluşturuyorlar. Buradan hareketle moleküler biyoloji açısından canlılığın ince ayarlarını dört açıdan değerlendirebiliriz: Pozisyon, etkileşim, miktar ve zamanlama. Hepsini tek tek örneklendirmeye çalışalım.

Pozisyon

Biyolojik sistemlerde bir şeyin “nerede” gerçekleştiği, en az “ne olduğu” kadar önemlidir. Aynı molekül veya kimyasal değişim; DNA üzerindeki, bir gen içindeki, hücredeki veya dokudaki tam konumuna bağlı olarak çok farklı sonuçlar doğurabilir. Örneğin, DNA üzerindeki küçük bir kimyasal değişim, doğru bölgede gerçekleştiğinde normal bir düzenleyici sinyal işlevi görürken farklı bir konumdaki aynı değişim ise “hasar” oluşturur. Benzer şekilde tüm hücreler aynı genetik bilgiyi taşısa da sadece belirli genler belirli dokularda aktiftir; bu da farklı hücre tiplerinin var olmasını ve düzgün çalışmasını sağlar. Her genin, biri anneden biri babadan gelen iki formu bulunmaktadır ve genlerin çoğunda iki formu da çalıştırılmaktadır. Ancak yüze yakın gen için bu durum öyle değildir. “Damgalanmış genler” dediğimiz bu genlerin bazılarında anneden gelen bazılarında babadan gelen formlar çalıştırılmak zorundadır. Eğer damgalanmış genlerden biri için genin anneden gelen formu çalışmak zorundaysa tam tersi babadan gelen formu çalıştığında hastalıklar oluşmaktadır. Aynı şekilde babadan gelen formun çalışması gerektiği genler için de anneden gelen form çalıştığında hastalıklar oluşmaktadır. Ve iki durumda oluşan hastalıklar da tıp literatüründe farklı klinik tablolarla yer almaktadır. O hâlde aynı genin formları olduklarına göre ne fark eder ki diye düşündüğümüz noktada, bir kısım genler için bunun büyük farkla önem arz ettiğini hatırlayalım. Genel olarak bahsettiğimiz bu örnekler, biyolojik işlevin büyük ölçüde doğru mekânsal yerleşime dayalı olduğunu göstermektedir.

Etkileşim

Canlı hücreler, rastgele karşılaşmalar yerine moleküller arasındaki yüksek düzeyde, “özgül etkileşimler” aracılığıyla çalışır. Proteinler, enzimler, reseptörler ve sinyal molekülleri; yalnızca uygun molekülleri tanıyacak ve onlarla etkileşime girecek şekilde yapılandırılmıştır. Bu etkileşimler genlerin çalışması, hücre büyümesi, onarım ve programlanmış hücre ölümü gibi hayati süreçleri kontrol eder. Eğer moleküller ayrım gözetmeksizin etkileşime girseydi hücresel süreçler hızla düzensizleşir ve birbiriyle uyumsuz sinyaller aynı anda ortaya çıkardı. Bu nedenle yaşamın güvenilirliğinin, hassas ve seçici moleküler etkileşimlere bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

Miktar

Biyolojide, bir molekülün “doğru miktarda” bulunması normal işleyiş için kritiktir. Pek çok molekül, aşırı miktarda olduğunda zararlı, yetersiz miktarda olduğunda ise etkisizdir. Hücreler; her bir gen ürününün, proteinin veya hormonun ne kadar üretileceğini fizyolojik ihtiyaçlara göre titizlikle düzenler. Bazı moleküller sadece düşük bir arka plan seviyesinde gereklidir, bazıları ise strese veya çevresel sinyallere karşılık geçici olarak artırılır. Moleküler seviyelerin bu hassas kontrolü, dengeyi sağlamakta; böylece hem eksikliği hem de aşırı yüklenmeyi önlemektedir.

Zamanlama

Biyolojik süreçlerin “uygun zamanda” gerçekleşmesi gerekir. Pek çok hücresel ve fizyolojik olay; günlük ritimler, gelişim aşamaları veya hücre bölünmesi gibi katı zamansal kalıpları izler. Kısa sürdüğünde faydalı olan sinyaller şayet çok uzun süre devam ederse zararlı hâle gelebilir; çok erken veya çok geç gerçekleşen süreçler ise normal işleyişi bozabilir. Örneğin, hormon salınımı, gen aktivasyonu ve hücresel sinyalleşmenin tamamı zaman içinde sıkı bir koordinasyon içindedir. Embriyonik dönemde hızlı bir hücre farklılaşması gerekirken (aksi hâlde embriyo oluşamazken) özelleşmiş hücrelerin (yetişkinlikte) farklılaşmaya gitmesi kanser oluşumu için temel oluşturur. Bu, biyolojik düzenlemenin sadece “ne olduğuna” değil aynı zamanda “ne zaman” olduğuna da bağlı olduğunu kanıtlamaktadır.

İnsan vücudu, farklı işlevlere sahip olan ancak birbirleriyle kurdukları köklü iletişim ağları sayesinde uyum içinde çalışan yaklaşık 400 hücre tipinden oluşur. Her ne kadar bu hücrelerin temel işleyişleri yukarıda bahsedildiği gibi aynı olsa da bu hücrelerin birbirinden farklı olmasını sağlayan sistem, epigenetiktir.

Epigenetik, hangi genlerin, hangi hücrede, ne kadar ve ne zaman çalışacağını ya da çalışmayacağını belirler. Hücresel yazılım, hücre çekirdeği içerisinde iki temel işletim sistemi hâlinde saklanır: Genom ve epigenom. Hem genom hem de epigenom, kalıcı ve/veya geçici hücresel süreçler boyunca gen ifadelerini tam bir uyum içinde yönetir. Bu nedenle hücreleri, kendi kuralları olan birer mikro evren olarak düşünebiliriz. Bu kurallar, yukarıda bahsettiğimiz 4 tane ince ayar sayesinde düzenlenir. Böylece ince/hassas ayar argümanının yalnızca fizik ve kozmoloji ile sınırlı olmadığını, moleküler biyoloji düzeyinde de anlamlı ve açıklayıcı bir çerçeve sunduğunu söyleyebiliriz.

İnsan hücrelerinde gerçekleşen moleküler süreçler; rastgele ve düzensiz olaylar olmaktan ziyade konum, etkileşim, miktar ve zamanlama gibi dört temel prensibin uyumlu biçimde işlemesiyle sürdürülmektedir. Genlerin nerede ve ne zaman aktif olduğu, moleküllerin kimlerle ve hangi düzeyde etkileşime girdiği ve bu süreçlerin doğru zaman aralıklarında gerçekleşmesi, yaşamın devamı için kritik öneme sahiptir. Bu parametrelerden herhangi birindeki bozulma, hücresel işlev kaybına, hastalıklara veya yaşamın sonlanmasına yol açabilmektedir. Dolayısıyla moleküler biyolojik sistemlerde gözlenen bu çok katmanlı düzen, yaşamın yalnızca tesadüfi süreçlerle açıklanamayacağını; aksine biyolojik sistemlerin yüksek derecede hassas ayarlanmış bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir.

Biyolojik ince ayarlara baktığımızda hücre içindeki moleküllerin rastgelelikten fersah fersah uzakta; ne yapması, nasıl yapması, ne kadar yapması ve kim (ne) ile yapması gerektiğinin bilincinde, bir üst irade tarafından ayarlandığını görebiliyoruz. Üstelik insanda gözlemlediğimiz bu ince ayarlar; bir bakteride, bir bitkide veya bir hayvanda da benzer şekilde işlemektedir. Canlılığın kanunu olarak bu ince ayarları göstermek abartı olmayacaktır. Bu durumda canlılığın rastgele oluştuğunu iddia ederek bu bilinci görmezden gelmek, canlılığın kendisini de görmezden gelmek ile eş değerdir.

İnce ayar argümanı, bu bağlamda biyolojik alan içinde oldukça kuvvetli deliller bulmakta. İnce ayarların iç içe geçişini bilinçli olarak tasarlayan üst irade ise bizatihi Yüce Allah’tır. Nitekim Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet-i kerimede, insanın nasıl bir bilinçle ve nasıl bir amaç doğrultusunda yaratıldığını bildirmektedir:

“O ki yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı.” (Secde, 32/7)

“Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Secde, 32/9)

“İnsan, bizim kendisini az bir sudan (meniden) yarattığımızı görmedi mi ki, kalkmış apaçık bir düşman kesilmiştir.” (Yasin, 36/77)

“Hâlbuki o sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır. Görmediniz mi Allah yedi göğü, tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? Onların içinde nasıl ayı bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır? Allah, sizi (babanız Adem’i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı).”  (Nuh, 71/14-17)

“Sizin yaratılışınızda ve Allah’ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır.” (Casiye, 45/4)

Bu deliller ve nicelerinin müşahedesi için çok uzaklara gitmeye gerek yok. İnsan, hayatın koşuşturmasından, meşgalesinden kendini aldığı bir vakit, sakince oturarak varoluşunu düşündüğünde, göremediği DNA’sından ve hücrelerinden başlayarak nice deliller bulacaktır. Aynı deliller, saksıda en sevdiğimiz çiçeğin hücresinde, başını okşadığımız bir kedinin hücresinde, ekmek yapmak için koyduğumuz bir maya hücresinin içinde de vardır. Yaratılışın kodu, hem insanın özünde hem de nice mahlûkat âleminde, hem gizli hem de aşikâr bir şekilde mevcuttur. Bulana, görene, idrak edebilene ne mutlu…