ZAHİR BÂTIN
DENGESİ
Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ
Diyanet İşleri Başkanı
Yüce dinimiz İslam’a göre insan, ne salt biyolojik bir varlık ne de sadece metafizik bir tasavvurdur. Kur’an-ı Kerim’in, “Onun şeklini tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim vakit siz de hemen onun için secdeye kapanın.” (Hicr, 15/29) ayeti, insanın maddeyi aşan bir boyuta sahip olduğunu, meleklerin bile hürmet gösterdiği bir yönü bulunduğunu dikkatlerimize sunar. Bu ayet aynı zamanda insanın ontolojik yapısının temelini oluşturan ve beden ruh, madde mana veya zahir bâtın kavramlarıyla ifadesini bulan iki asli unsura da işaret eder.
Maddi ve manevi olarak en güzel kıvamda yaratılan insan, ulvi bir gayeyle dünyaya gönderilmiştir. İnsanın en temel sorumluluğu, hem yaratıcısı ile olan kulluk ilişkisinde hem de varlık âlemi ile olan iletişiminde beden ruh ve madde mana dengesinde mutedil bir yol tutmaktır. Bu yaklaşım, insanın inanç, duygu, düşünce ve davranışlarının tamamında kendini göstermelidir. Zira insan, madde ile mana arasındaki hassas ilişkiyi göz ardı ettiğinde ciddi savrulmalar yaşayabilmektedir. Bu durum, bireysel düzeyde iç huzursuzluğun artmasına, toplumsal düzeyde ise güven duygusunun aşınmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle beden ve ruhtan müteşekkil insanın, hayatın her alanında bu iki unsur arasındaki dengeyi gözetmesi son derece önemlidir.
Kuşkusuz ideal bir hayat, ancak İslam’ın varlık, bilgi ve değer tasavvuru ile inşa edilebilir. Çünkü İslam, insanlığa, dünya ile ahiret, beden ile ruh, zahir ile bâtın, amel ile niyet arasında dengeyi esas alan mutedil bir hayat nizamı teklif eder. Kur’an-ı Kerim’de yer alan, “Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara ihsanda bulun.” (Kasas, 28/77) emri, İslam’ın hayat idealini ortaya koyan ilahi bir ölçüdür. Bu ölçü doğrultusunda İslam, insanın bu dünyada sahip olduğu imkânları sınırsız bir tasarruf alanı olarak değil ahiret bilinci, adalet ilkesi, ihsan ve sorumluluk duygusu ekseninde kullanılması gereken bir emanet olarak ele alır.
Bu bağlamda insanın her iki boyutunu birlikte kuşatan, madde ve mana yönüyle hayatı bir bütün olarak ele alan yaklaşımın en güzel örneği, kuşkusuz Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır (s.a.s.). Onun anlam dünyasında zahir ve bâtın, aynı hakikatin birbirini destekleyen tamamlayıcı unsurlarıdır. Onun madde ile manayı aynı zeminde buluşturan örnekliği, dengeli ve huzurlu bir hayat yaşamak isteyenler için eşsiz bir kılavuzdur. Çünkü onun inanç, duygu ve düşünce dünyası, ibadet ve kulluk bilinci, bireysel ve sosyal hayatı, büsbütün vahyin rehberliğinde şekillenmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak, onu “hakkımızda şahitlik edecek” (Müzzemmil, 73/15) “doğruluk rehberi” (Tevbe, 9/33) olarak bizlere tanıtmaktadır. Ona tabi olanları da “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet yaptık…” (Bakara, 2/143) ayetiyle taltif etmektedir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Müslümanları “dengeli ümmet” olarak nitelendirmesi, zahir bâtın, madde mana, beden ruh arasındaki ölçüyü gözetmenin gerekliliğini vurgular. Söz konusu ayet, aynı zamanda Müslümanlar için “üsve-i hasene” olan Hz. Peygamber’in örnekliğinde bir hayat yaşanmasını, her türlü aşırılıktan kaçınılmasını ve her koşulda dengeli bir tutum benimsenmesini öğütleyen ilahi bir fermandır. Bu fermana gönül veren Müslümanlar, tarih boyunca İslam’ın bütüncül yaklaşımını merkeze almış; inancı hayattan, ibadeti ahlaktan, dinî vecibeleri dünyevi gerçekliklerden koparmadan insanlığa örnek olacak bir medeniyet inşa etmişlerdir. Müslümanların her konuda dengeyi esas alan yaklaşımı, İslam toplumlarında bireysel ve kolektif huzuru tesis etmekle kalmamış, farklı inanç ve kültür mensuplarına da ilham kaynağı olmuştur.
Ne var ki küreselleşmeyle birlikte belirginleşen dünyevileşme sebebiyle her şeyin yüzeyselleştiği, derinliğini kaybettiği ve anlamını yitirdiği günümüzde, ilgi ve eğilimler her geçen gün farklılaşmakta; insanların din, toplum ve hayat algıları pek çok açıdan yozlaşmaya maruz kalmaktadır. Bugün zahir ile bâtın, beden ile ruh, madde ile mana arasındaki denge, belki de tarihte hiç olmadığı kadar bozulmuştur. Özellikle anlamın yerini imajın, hikmetin yerini hazzın aldığı, ibadetlerin bile içsel derinliğinden uzaklaştırılıp şekle indirgendiği son zamanlarda, “Niçin varım?” sorusundan daha çok “Nasıl görünüyorum?” kaygısı hayatı kuşatmıştır. İnsanlık, âdeta engin manevi yönünün güzelliklerinden koparılarak geçici ve aldatıcı maddi zevklerin esaretine mahkûm edilmiştir. Bunun bir yansıması olarak bugün dünyanın birçok noktasında inanç, ahlak ve anlam krizlerinin insanlığı çepeçevre kuşattığını görüyoruz.
Böyle bir zamanda, insanı dünyadan soyutlanmış münzevi bir hayata hapsetmediği gibi maneviyattan yoksun bir dünyaya da mahkûm etmeyen İslam’ın ilke, değer ve hakikatlerinin yeniden insanlıkla buluşturulması, büyük önem arz etmektedir. Bu çerçevede Müslümanların sorumluluğu, yüce dinimizin dünya ile ahiret, madde ile mana, beden ile ruh, zahir ile bâtın, amel ile niyet arasındaki hassas dengeyi tesis eden ölçülerini çağın idrakine sunmaktır. Bunları sadece soyut kavramlar olarak değil aileden topluma, eğitimden ekonomiye, bilgi üretiminden çevre ahlakına kadar her alanda uygulayarak güzel bir örneklikle insanlığa teklif etmektir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu ve Sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesiyle bizlere öğrettiği bu bütüncül perspektifin yeniden ihya edilmesi, yalnızca Müslümanlar için değil itidali yitirmesi sebebiyle derin bunalımlara düçar olan tüm insanlık için bir istikamet pusulası olacaktır.