NAMAZ MAHŞERDEKİ İLK SORGU



Dr. Halil KILIÇ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



إِنَّ أَوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ العَبْدُ يَوْمَ القِيَامَةِ مِنْ عَمَلِهِ صَلاَتُهُ، فَإِنْ صَلُحَتْ فَقَدْ أَفْلَحَ وَأَنْجَحَ، وَإِنْ فَسَدَتْ فَقَدْ خَابَ وَخَسِرَ


Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde kulun işlediği amellerinden ilk olarak hesap vereceği şey namazdır. Namazı tam ve düzgün olursa kurtuluşa erer ve başarılı olur; eğer namaz hesabı düzgün olmazsa hüsrana uğrar ve kaybeder...”

 

(Tirmizi, Salat, 305 [413])





İnsan, hayat yolculuğu boyunca sayısız tercihle karşı karşıya kalır. Bu yolculuğun sonunda, bütün tercihlerin hesabının görüleceği büyük bir durak vardır: Mahşer. İşte orada, kulun muhatap olacağı ilk soru, insanın hayatında neyi merkeze aldığını açıkça ortaya koyacaktır. Resul-i Ekrem’in (s.a.s.) bildirdiğine göre kulun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği amel, namazdır. İlk sorgunun namazdan olması, onun müminin dinî hayatında yalnızca bir ibadet başlığı değil aynı zamanda kulluğun mihenk taşı ve diğer amellerin istikametini belirleyen temel ölçü olduğunun bir göstergesidir. Zira kulluk bilincinin sürekliliği, büyük ölçüde namazla korunur ve beslenir.

Zekât, oruç ve hac gibi belli zamanlarda değil de her gün ifa edilen namaz, esasında diğer pek çok ibadeti bünyesinde barındıran kapsayıcı bir mahiyete sahiptir. Namaz kılan bir mümin, namaz esnasında yeme, içme ve nefsani arzulardan uzak durarak “oruç” terbiyesini kuşanır. Bedeniyle kıbleye yönelirken kalbinin pusulasını Allah’a sabitleyerek her vakit manevi bir “hac” yolculuğuna çıkar. “Kur’an” kıraatinin yanı sıra “tekbir”, “tesbih” ve “dua” ile kulluğunu diline taşır. Kur’an-ı Kerim’de namaz ile zekâtın ekseriyetle beraber zikredilmesi de bu bütünlüğün bir parçasıdır. Denilebilir ki namaz, ruhun ve bedenin “zekâtı”; zekât ise malın namazıdır. Her ikisi de kulu bencillikten arındırarak ilahi rızaya yaklaştırır.

Namaz, yalnızca yerine getirilmesi gereken sıradan bir ritüel değildir; aksine mümini inşa eden, şekillendiren ve onu tanımlayan bir kimlik beyanıdır. Bu yönüyle namaz, imanın yaşayan hâli ve onun en somut tezahürüdür. Hiç şüphesiz iman bir iddia ise namaz bu iddianın en güçlü ispatıdır. İman kalbin merkezinde yer alırken o kalbin manevi ritmini düzenleyen, ruhun nefes almasını sağlayan ana damar namazdır. Nasıl ki nefes bedeni ayakta tutuyorsa namaz da imanı diri tutar. Özellikle modern hayatın hız ve haz odaklı baskıları arasında iç dünyasından uzaklaşan insan için namaz; kalbin yeniden toparlandığı, yönünü bulduğu ve Rabbiyle buluştuğu güvenli bir sığınaktır. Aynı zamanda namaz, kulluğu disipline eden sürekli bir zikir hâli ve kötülüklere karşı âdeta manevi bir erken uyarı sistemidir. Bu sebeple namazı terk etmek; imanı savunmasız, insanı da sığınaksız ve pusulasız bırakmak demektir.

Bu kimlik inşasının ve manevi dirilişin en yoğun şekilde tecrübe edildiği zirve noktası, hiç şüphesiz namazın en önemli rüknü olan secdedir. Secde, kul ile Rabbi arasındaki mesafenin ortadan kalktığı, dünyevi ünvanların, sosyal statülerin ve zahirî ayrımların anlamını yitirdiği mutlak bir yakınlık hâlidir. Kul, secdede bütün fâni sıfatlarından arınarak yalnızca “abd” (kul) vasfıyla huzura durur. Bu yönüyle namaz, insanlığı aynı safta cem eden ve eşitleyen en büyük tevhid eylemidir. Zengin fakir, amir memur, işveren işçi ayrımı gözetmeksizin herkes, aynı kıbleye yönelerek aynı toprak üzerinde aynı İlah’ın huzurunda alnını secdeye koyar. Bu muazzam tablo, dünyevi hiyerarşilerin ötesine geçerek yalnızca Allah’a boyun eğmenin izzetini yansıtır. İşte bu şuurla huzura duran mümin, Rabbiyle olan ilahi randevusuna sadakat göstermiş olur. Zira her bir vakit, Allah Teâlâ’nın kulunu bizzat huzuruna çağırdığı hususi bir davettir. Vaktinde eda edilmeyen her namaz, bu ilahi davete icabetten mahrum kalmak ve yaratılış gayesinin en temel vefa borcunu ihmal etmektir.

Bu ilahi davete icabet edip namazı eda etmek, başlı başına kıymetli bir davranış olmakla birlikte namazın hedefi sadece eda edilmesi değil ikame edilmesidir. Namazın eda edilmesi ile ikame edilmesi arasında mühim bir fark vardır. Namazın edası seccadede tamamlansa da ikamesi selam verdikten sonra sokakta, iş yerinde, aile hayatında, ticarette, sosyal ve beşerî münasebetlerde başlar. Asıl namaz, selam verildiğinde biten değil ondan sonra insanı dönüştürmeye başlayan namazdır. Eğer bir namaz, sahibini hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoymuyor, ahlakını güzelleştirmiyorsa orada şeklen bir ibadet olsa da ruh eksik kalmış ve namaz hayata ikame edilmemiş demektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de “Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder.” (Ankebut, 29/45) buyrularak namazın insanı dönüştürücü bir ibadet olduğuna dikkat çekilmektedir. Bu sebeple mümin, namazı yalnızca vakitlere bölünmüş bir ritüel olarak değil ahlakı inşa eden bir hayat düzeni olarak görmeli; namazın ruhunu gündelik ilişkilerine, iş ahlakına ve kul hakkı konusundaki hassasiyetine yansıtmalıdır.

Netice itibarıyla namaz, Allah Teâlâ’dan kula yöneltilen kesintisiz bir davet; müminin, “Ben buradayım.” diyerek kulluk yoklamasında hazır bulunma iradesidir. Mahşer meydanındaki ilk sorgunun namaz üzerinden gerçekleşecek olması, bu ibadetin mümin hayatındaki merkezî konumunu tereddüde mahal bırakmayacak bir şekilde ortaya koymaktadır. Dolayısıyla basiret sahibi bir mümin, namazını gündelik meşgalelerine kurban etmez; tam tersine, hayatını namaz vakitlerine göre tanzim ederek varoluşuna anlam katar. Nihai muhasebenin namazla başlayacağı bilinciyle hareket eden kul, bu sayede hem maneviyatını korur hem de hayatın hengâmesi içinde istikametini muhafaza etmiş olur.

Rabbimiz bizleri namazı dosdoğru kılan, onu hayatına ikame eden ve hesap günü namazla ilgili bu ilk sorgudan yüz akıyla geçen kullarından eylesin. Âmin.