KENDİNE DOĞRU YABANCILAŞMADAN YAKINLIĞA



Sema ÖZDAMAR

Uzman Klinik Psikolog


Her insan, potansiyel bir kendilik kapasitesi ile dünyaya gelir ve gelişimsel olarak yaşamı boyunca bu kapasiteyi taşır. Bunun anlamı, kendiliğin yalnızca erken dönem deneyimlerle belirlenen sabit bir yapı olmadığı; aksine, bireyin yaşantıları ve ilişkileri doğrultusunda sürekli şekillenebilen dinamik bir süreç olduğudur. Bireyin kendilik gelişimi, bebeklikten itibaren süregelen temel bir meseledir; doğuştan getirilen donanımların (mizaç ve fiziksel özellikler) yanında bakım vereninin (anne baba) etkileşimleri ile oluşmaktadır. Kendilik, bireyin geçmişini temsil ederken hırsları, idealleri, yetenekleriyle birlikte; güç aldığı “itici potansiyel”, şu andaki yaşamını ve gelecekteki yaşamını şekillendiren önemli bir gücü içinde barındırır.

Psikoloji bilimi ve pek çok disiplin, sosyal medya aracılığıyla bilgiye ulaşma hususunda önemli imkânlar sunsa da kaynağı belirsiz, bağlamından kopuk ve dağınık hâlde sunulan bilgiler; çoğu zaman derinleşmeyi ve sağlıklı bir kendilik aktivasyonunu beraberinde getirmemektedir. Burada gözden kaçmaması gereken konulardan biri de bilginin “kendine yakınlaşmadan” ziyade “kendine yabancılaşmaya” hizmet edip etmemesi meselesidir. Bunun önemli nedenlerinden biri de kişinin kendi duygu durumları ve buradan neşet eden davranışlar karşısında yüksek bir bilinçle kendinin farkında olmak yerine hemen davranışını gerekçelendirme çabasıdır.  Akılcılaştırma (rasyonalizasyon), bireyin, hissettiği şeyle temas etmek yerine, yaşadıklarını sürekli açıklamaya ve gerekçelendirmeye yönelerek duyguların karmaşıklığı karşısında “kendini koruma” çabasıdır. Böylece bilgi, içsel farkındalığı derinleştiren bir araç olmaktan çıkar; duygularla temasın yerine geçen bir açıklama dili hâline gelir. Donald Winnicott, bu tür yaşantıları “sahte kendilik” kavramı üzerinden açıklar.

Son zamanlarda bireyler kendilerini, ulaşması gereken hedefler ve üstlenmesi gereken roller üzerinden mükemmel veya yumuşatılmış hâliyle “en doğrusu”na ulaşma arzusuyla; âdeta “performans kaygısı” ile birlikte “kimlik inşa etme telaşına” düşebilmektedir. Örneğin, “hep haklı olan”, “en doğru olan” ya da bunun zıddı olarak “en kötü olan”ın kendisi olduğuna inanmak; yaşamın gerçek temasından uzak bir yerde olabilir. Bireyi, “idealler ülkesi” veya “savunmalar diyarı”na götürebilir. Duygusal kopukluk, yorgunluk, anlamsızlık hislerini beraberinde getirebilir. Bu durumda insan kendisini, yaşamı “şeffaf bir camın ardından” deneyimliyormuş gibi hissedebilir.

Kuşkusuz her birey, içinde doğduğu yaşam koşulları bakımından birbirinden farklı bireysel ve toplumsal şartlarla karşılaşır. Ancak bu farklılıkların ötesinde ortak olan, insan olma hâli ve bu hâli sürdürme çabasıdır. İnsan, dünyaya geldiği ilk günden itibaren kendilik aktivasyonu devrededir. Zira doğum deneyimi, bebeğin ilk travmasıdır denilebilir. Hayatta olumlu duygular, yaşantılar olduğu gibi zorlayıcı deneyimler ve duygular da vardır.

Hayatın içindeki hayal kırıklıkları, bütünüyle yok edilmesi gereken deneyimler değil, aksine ruhsal gelişimin temel yapı taşlarıdır; zira bireyin gerçeklikle temas edebilmesi, bu kırılmaların tolere edilebilmesine bağlıdır.

İnsan aynı zamanda kendisini başkalarıyla kurduğu ilişkiler aracılığıyla görebilen, inceleyebilen ve anlamlandırabilen bir yapıya sahiptir. Bireyin kendisini olduğu hâliyle ilişkide ortaya koyabildiği, bir öteki tarafından kendi varlığına şahit olunması dahi canlılık uyandıran ve hayatı gerçek kılan temel bir deneyimdir. Bu bağlamda kendilik gelişimi için, ilişkinin insan için değeri oldukça mühimdir.

Bazen bireyler gizliden gizliye, idealize edilmiş bir öteki tarafından kendiliğinin keşfedilmesini, kendisi saklansa dahi birilerinin onu bulacağı “hayaline” sahip olabilirler. Sanki biri gelecek ve hayat bambaşka akacaktır. Bu da ne yazık ki farkında olmadan, atılmamış adımlara ve belki de kendi varlığı, yaşamı için yeterince sorumluluk almamaya yol açabilmektedir. “İsraf edilmiş bir hayat” duygusu, derinden gelen ızdırap ve “tükenmişlik” hislerine yol açabilir. Bu içsel durgunluk çoğu zaman bir yetersizlik ya da başarısızlık göstergesi değildir. Aksine, kişinin kendi varlığıyla yeterince temas edememesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. İnsan, bu potansiyele temas ettiği ölçüde hem kendi varlığına yaklaşır hem de dünyayı imar eden sorumlu bir özne hâline gelir.

Kişi, kendi iç dünyasına yeniden yaklaşabildiğinde ve bu yakınlık bir başkası tarafından karşılık bulduğunda, içsel hareketlilik ve anlam duygusu yeniden canlanabilir. Bu bağlamda, insanın kendisine yönelmesi ve sahici ilişkiler kurabilmesi, ruhsal sağlığın ve canlılığın temel kaynaklarından biridir. Görülmek, anlaşılmak ve olduğu hâliyle kabul edilmek, insanın kendi iç dünyasında kök salmasına ve varlığını daha derinlikli biçimde deneyimlemesine imkân tanır.

Kendine yakınlaşmış bireyde gerçek kendilik; kendini kabul etme ve kendiliğindenlik temelinde, duyguların canlı biçimde yaşanabildiği, empati ve yakınlık kurulabilen sahici bir varoluş hâli olarak ortaya çıkar. Bu yapı, kişinin kendini ortaya koyduğu, hem kendi iç dünyasıyla hem de başkalarıyla bütünlüklü bir ilişki kurmasını mümkün kılar.

Kişi, hayatın geçici rolleriyle bütünüyle özdeşleştiğinde, belki de yaşamın gerçekliğiyle teması zayıflayabilir. Oysa insan, kendi kalbine ve niyetine yöneldikçe yaşadıklarının anlamı derinleşir.

İnsan, yaşam yolculuğu boyunca yalnızca kim olduğunu keşfetmez; aynı zamanda kim olacağını da adım adım inşa eden, etme süreci içinde olan bir varlıktır. Bu nedenle kendilik gelişimi, tamamlanmış ve sabit bir yapıdan ziyade, yaşam boyu dönüşen bir süreç olarak ele alınmalıdır.