ZAHİR BÂTIN DENGESİNE MUTASAVVIFLARIN YAKLAŞIMI
Dr. Hamdi TEKELİ
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
Zahir, Arapça kökenli bir kelime olup lügat anlamı bilinmedik yanı olmayan, belli, dış yüz, malum demektir. İslami literatürde zahir, yaygın olarak varlık ve olayların görünen yüzünü ve dinî metinlerin literal anlamını belirtmek için kullanılır. Zahir kelimesi, zıddı olan bâtınla birlikte kullanıldığı zaman önemli bir kavram ikilisi oluşturur. Tasavvuf terimi olarak ise zahir; şeriat, şer’î hükümler, tecelli eden Hakk’a verilen isim gibi manalara gelir. (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yay., İst., 2012, s. 389)
Bâtın kelimesi ise Arapça kökenli bir kelime olup lügat anlamı, bir şeyin özü, öz, lüb, hafî yani gizli olan ve gizli âlem, nihan, iç yüz demektir.
“O, ilk ve sondur. Zahir ve bâtındır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hadid, 57/3) ayet-i kerimesinde belirtildiği gibi Allah’ın dört isminden biri olan bâtının tasavvufi boyutu için şunları söylemek mümkündür: Her zahirin bir bâtını vardır. Bâtıni anlamlar ancak keşfen ve zevken bilinir; bâtın aynı zamanda salikin kalbi ve ruhu, iç âlemi demektir. (Uludağ, a.g.e., s.67-68) Tasavvufun da pek çok tarifi yapılmakla birlikte özellikle Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde, “Tasavvuf, İslam’ın zahir ve bâtın hükümleri çerçevesinde yaşanan manevi ve deruni hayat tarzı…” olarak tanımlanmaktadır.
Kültürümüzde zahir bâtın ayrımının ne zaman ortaya çıktığı meselesine gelince yapacağımız şu alıntı durumu özetlemektedir: “İslam’da zahir ve bâtın olmak üzere iki bilgi türünün bulunduğu görüşü ilk defa Şiiler tarafından ortaya atılmıştır. Hz. Ali henüz hayatta iken çevresinde toplanan bazı kişiler ondan başka hiç kimsenin bilmediği bir bâtın ilminin varlığından söz etmişlerdi. Fakat Hz. Ali bu iddiaları reddederek Allah’ın kendisine lütfettiği zekâ ile naslardan çıkardığı bazı manalar dışında herkesin bildiğinden farklı bir ilme sahip olmadığını belirtmişti.
Buna rağmen Hz. Ali tarafından kabul edilmeyen bu isnat, öncelikle Şiiler arasında yayılmış, daha sonra da bu tür bilgilerin bir kısmı Sünni kaynaklara da girmiş, sufiler arasında da yayılmıştır.
Bazı mutasavvıflar dinî ilimleri zahir ve bâtın olmak üzere ikiye ayırır; hadis, fıkıh ve kelam gibi ilimlere zahir ilimleri, tasavvufa da bâtın ilmi adını verirler. Zahirî ilimlerle meşgul olanlara zahir uleması, rüsum uleması ve ehl-i zahir; kendilerine de bâtın uleması ve ehl-i bâtın derler.
Zahir ile bâtın arasında bir çelişkinin bulunup bulunmadığı konusu da tartışılmıştır. Gizli ve bâtıni bir ilmin meşruiyeti kabul edildikten sonra bu konuda farklı kanaatlere sahip kimseler, zaman zaman ‘şathiyyat’ türünden taşkınlıklara kadar varan sözlerle ifade ettikleri kendi inanç ve düşüncelerini bâtın ilmi olarak takdim etme yolunu tutmuşlardır. Ancak bu tür taşkınlıklar bütün zahir âlimleriyle birçok mutasavvıf tarafından İslam’ın zahirî hükümlerine ve temel esaslarına aykırı bulunarak reddedilmiştir. Nitekim Ebu Said el-Harraz, Hücviri, Gazali, Sühreverdi gibi birçok sufi, “Zahire aykırı düşen her bâtın, batıldır.” kaidesini benimsemişlerdir. Bir şeyi bilmekle o şeyi yaşayarak öğrenmek arasında fark bulunduğu gibi zahir ile bâtın arasında da bir fark olabilir. Hâl diliyle söyleneni söz diliyle anlatmak da bir kapalılığa yol açar. Zahir ilmi ile bâtın ilmi arasındaki uyum ve tutarlılığın her zaman yeteri kadar açık biçimde ortaya konulamaması, bir taraftan Sülemi, Gazali ve İbnü’l-Arabi gibi mutasavvıfların, Bâtınilik’le suçlanmasına; diğer taraftan çeşitli dış kaynaklardan, özellikle Bâtınilik’ten, Şiilik’ten, İhvân-ı Safâ ve Yeni Eflatunculuk’tan gelen tesirlerin, ‘bâtın ilmi’ ve ‘nasların bâtıni manası’ adı altında İslam muhitinde kolaylıkla tutunmasına yol açmıştır.” (Süleyman Uludağ, TDV İslam Ansiklopedisi, “Bâtın İlmi”, c. 5, 1992, s. 188-189)
Tarihten günümüze kadar geçen süreçte zahir bâtın ayrımına pek çok örnek bulmak mümkündür. Nitekim Hikem-i Ataiyye’de zahir ve bâtın yani varlık âleminin dış yüzü ve iç yüzü hakkındaki 88. hikmet şöyledir: “Kâinatın dış ve zahiri gaflet, iç ve bâtını ibrettir. Bunun için nefis, gafletinin zahirine, kalp ise ibretinin bâtınına bakar.” (Ataullah İskenderî, Tasavvufi Hikmetler Hikem-i Atâiyye, Hazırlayan: Mustafa Kara, Dergâh Yay., İst., 1990, s. 27)
Zahir bâtın dengesi bağlamında herhangi bir ayete baktığımız zaman lafzî/literal olarak Yüce Allah’ın o ayette bizlere neyi emrettiği; ayetin nüzul sebebinin ne olduğu, ayetin siyak ve sibakında neler geçmekte olduğu hususları anlaşılır. Lafzın hususi oluşu, mananın umumi oluşuna engel olup olmadığı, edebî sanatları, tefsir tarihine bakıldığı zaman o ayetin nasıl anlaşıldığı vb. yönlerin araştırılması konunun zahirî boyutunu oluşturur.
Örneğin, Kur’an-ı Kerim’i okuma hususunda; Müzzemmil suresinin 4. ayetinde “Kur’an’ı tane tane, hakkını vererek oku.” hitabı, ayetleri tecvit kaidelerine ve diğer ilmî usullere riayet ederek okumamızı emrederken Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ümmetimin başına öyle bir zaman gelecek ki Kur’an okuyucuları çok olacak ama fıkıh âlimleri az olacak; okudukları boğazdan aşağıya geçmeyecek…”(Hakîm, el-Müstedrek, Daru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut, 1.Bsk., 1990/1411, 4/504 [8412]) ikazı da konunun bâtın yönünü oluşturur. Yani herhangi bir ayette Yüce Allah’ın murad-ı ilahisinin ne olduğu, o ayet ile amelin önemi, Yüce Allah bizi hesaba çekmeden kendimizi hesaba çekmemiz gerektiği gibi hususlar ise ayetin bâtını ile ilgilidir.
Hadis-i şeriflere zahir ile bâtın açısından bakıldığı zaman da bir hadisin sebeb-i vürudu, sıhhat derecesi, rivayet senedi gibi hususlar hadisin zahirî yönlerini oluştururken o hadiste murad-ı nebi nedir, bu konu ile nasıl amel etmeliyiz vb. hususlar da bâtın yönünü oluşturur. Kısacası zahir bâtın dengesi önemlidir. Bu önemi ifade etmek amacıyla da “zahirde halk ile bâtında Hak ile olmak” gibi ifadeler tasavvufta kullanılmıştır.
İbadet konusunda örnek vermek gerekirse henüz namaza durmadan taharet, setr-i avret, kıbleye yönelme, vakit ve niyet gibi haricî; namaz başladıktan sonra da tekbir, kıyam, kıraat, rükû, secde ve kade-i ahire gibi dâhilî şartlar namazın zahirini oluşturur. Namaz kılan kişinin yalan ve gıybetten uzaklaşması, kibir, haset ve kin gibi hasletlerden kurtulması, kazancını helal ve meşru yollardan kazanması, topluma faydalı bir insan olması gibi hususlar ise namazın bâtıni yönünü oluşturur diyebiliriz.
Kişinin ibadetinde zahir ve bâtın dengesi bozulursa kişi, iki uç noktaya doğru savrulur: Bu uçlardan biri maneviyattan yoksun, şekilci ve kuru bir dindarlık tipidir. Bu uca savrulan kişiler sadece kurallara odaklanır, dinî kuralların insanlara neden emredildiğini gözden kaçırır ve dinimizin ruhunu da ıskalayabilir.
Diğeri ise kişinin sadece bâtına odaklanmış olarak ibadetleri ve dinî kuralları terk ederek kendisini nefsin tuzaklarına açık hâle getirmesidir. Günümüzde bazı insanların yaşadığı, “iç dış çatışmasını” çözmenin formülü de burada bulunmaktadır.
Tasavvufta her iki uç da büyük hata kabul edilir. Dinimizin kurallarına riayet eden mutasavvıflar, diğer bir ifade ile müteşerri sufiler zahir ve bâtın dengesine önem vererek yaşantısını sürdürmüşlerdir.
Zahir ile bâtın kavramları, ontolojik ve epistemolojik olarak bir bakıma iç içedir denilebilir. Çünkü birini göz önünde bulundurmadan diğeri hakkında fikir yürütmek mümkün değildir. Örneğin, nasıl ki insan ruh ve bedenden meydana gelmiş ise ve kuşlar tek kanat ile uçamıyor ve iki kanada muhtaç ise; cevizin dış kabuğu olmadan iç kabuğu oluşmayacak ve cevizin içindeki özü olmayacaksa…
Sonuç olarak söylemek gerekirse tasavvuf ehline göre zahir ile bâtın, birbirinden tamamen bağımsız değil aksine birbirinin tamamlayıcısıdır. Zahiri başlangıç noktası kabul etmeden, zahirî ilimlerin ve nasların zahirî manasına riayet etmeden elde edildiği iddia edilen bâtıni ilim ve manalar da tasavvuf disiplininde makbul ve muteber sayılmaz.