MODERN ZAMANLARDA MUTEDİL KALABİLMEK


Abdurrahman AKBAŞ

DİB Başkanlık Müşaviri


Modern çağın panoraması

Hayat dinamik bir süreçtir. Yaşamak, sürekli bir değişim ve dönüşümden ibarettir. İnsanlığın maddi ve manevi terakkisi bu minval üzere gerçekleşir. Ancak her değişim bir gelişme olmayabilir. Değişimin olumlu bir seyir izlemesi ve güzel sonuçlara kapı aralaması, değişimi belirleyen faktörlerle yakından ilişkilidir. Bilinç ve iradeyi saf dışı bırakan haricî müdahaleler sebebiyle hayatın doğal seyriyle örtüşmeyen ve kontrolsüz bir şekilde gerçekleşen değişimler, insanı kendisine yabancılaştırabilmekte, fert ve toplum boyutunda hayatı yaşanmaz hâle getirebilmektedir. İletişim ve etkileşimin küreselleşmesiyle tarihin en hızlı ve en kapsamlı dönüşümlerine sahne olan modern çağ, bu durumun sayısız örnekleriyle doludur. Bugün aileden topluma, inançtan ahlaka, eğitimden kültüre, ticaretten sanata varıncaya kadar her alanda ciddi sorunlara kapı aralayan dönüşümler yaşanmaktadır.

Son yıllarda hayatın ayrılmaz bir parçası hâline gelen yeni medya araçlarının, söz konusu süreçte belirleyici bir rolü olduğu açıktır. Kuşkusuz bugün, medya -özellikle sosyal medya- üzerinden algılara yönelik küresel boyutta sistematik müdahaleler söz konusudur. Bir koşullandırma aracı olarak kullanılan medya, olguları belli amaçlar doğrultusunda şekillendirerek algıları materyalist bir yaklaşımla yeniden biçimlendirmektedir. Ayrıca kapitalist anlayışın bir dışavurumu olarak “her şeyin bir ederi olduğu” düşüncesi de medya üzerinden güçlü bir biçimde beslenmekte ve kitlelere dayatılmaktadır. Bilhassa dijitalleşmeyle birlikte kullanımı yaygınlaşan yeni medya mecralarında yapay zekâ marifetiyle sunulan kişiselleştirilmiş içerikler, insanları âdeta efsunlayarak tüketim endüstrisinin birer nesnesi hâline dönüştürmektedir.

İnternet, sosyal medya ve bileşenleri üzerinden gün boyu görsel ve işitsel uyarıcılara muhatap olmanın, gerekli gereksiz bilgilere, haberlere ve hikâyelere maruz kalmanın zihinleri nasıl ayarttığı izahtan varestedir. Algıların zaman ve mekân sınırı olmaksızın her an manipüle edilebildiği, görme görülme, beğenme beğenilme, kazanma tüketme ve daha fazlasına sahip olma dürtüsünün alabildiğine kamçılandığı bir mecradan bahsediyoruz. İnsanı kendinden, değerlerinden ve daha da önemlisi varoluş gayesinden uzaklaştırmayı hedefleyen yanılsamalar üzerine inşa edilmiş bu yapay dünyada haz, konfor ve tüketim, âdeta bir yaşama amacı olarak lanse edilmektedir. Birtakım programlar ve kavramlar üzerinden dayatılan tekdüze hayat biçimleriyle bireysel ve toplumsal farklılıklar törpülenmekte ve insanlar günbegün kendi değerlerine yabancılaştırılmaktadır.

Zihinsel esaret

Modern çağ insanı, yeme içme alışkanlığından giyim kuşam tarzına, aile hayatından sosyal ilişkilerine kadar her alanda kendisine sunulanı sorgulamaksızın kabullenmeye şartlanmış durumdadır. Bu zihinsel esaretin izdüşümünü ifrat ile tefrit arasında savruluş olarak özellikle sosyal medya mecralarında açıkça görmek mümkündür. Bedensel hazların ve maddi faydaların yegâne amaç hâline getirildiği bu yeni dünyada insanlar; değerlerinden, özgünlüklerinden ve nihayetinde özgürlüklerinden koparılarak sanal bir hayatın ışıltılı zindanlarına mahkûm edilmektedir. Özellikle gerçeklik algıları bozulan genç kuşaklar, bu simülatif dünyanın yanılsamaları içinde derin bunalımlar ve gelgitler yaşamaktadır.

Bugün haz ve hız odaklı yaşama eğiliminin, her şeyi maddeye indirgeyen çarpık bir tutumu fazlasıyla öne çıkardığını ve insanları bir kasırga gibi çokluk yarışının içine çektiğini görüyoruz. Niceliksel çokluğun matah addedildiği ve hayatın bir rekabet alanına dönüştürüldüğü bu yeni düzlemde insani değerler ve ahlaki erdemler, daha çok kazanma, daha fazla tüketme ve daha ötesine ulaşma hırsının gölgesinde kalmaktadır. Maneviyatın ihmal edildiği bu amansız yarışın neticesinde de maalesef açgözlülük, kibir, haset gibi hastalıklar, psikolojik bunalımlar, kişilik problemleri ve daha pek çok girift sorun, hayatı büsbütün kuşatmaktadır. İnsanın içkin yönünü, deruni boyutunu, yaratılış gayesini, varoluş hikmetini göz ardı eden ve onu kendine yabancılaştıran bu gidişat, çağın vebası hâline gelen doyumsuzluk ve huzursuzluk gibi sorunları da beraberinde getirmektedir. Yine en temel sorumlulukların ve hatta mahremiyet sınırlarının bile fütursuzca ihlal edilmesine zemin oluşturmaktadır.

Dünyevileşme çıkmazında anlam krizi

Varlık âleminin sadece görünen yüzüne takılıp kalınması, ne yazık ki inancı, bilgiyi, ahlakı ve hukuku yozlaştırmakta; insanı süfli emellerin ardına düşürmektedir. Her şeyin bu dünyadan ibaret olduğu vehmiyle tasarlanan bir hayatta ulvi bir gayenin kendine yer bulması ebette mümkün olmaz. Çünkü orada hayaller, planlar, hedefler ve beklentiler, hep zahire göre belirlenir. Varlık âlemiyle ilişkiler hep bu doğrultuda tanzim edilir. Zevahirin âdeta kutsandığı böyle bir ortamda hak, hukuk, adalet, insaf, doğruluk, sadakat, merhamet gibi ulvi değerlerin yerini bencillik, duyarsızlık, sorumsuzluk, haksızlık, yalan ve ihanet gibi bayağılıklar alır. Böylece inanç, ahlak ve anlam krizlerinin bireysel, toplumsal ve küresel boyutta hayatı kuşatması kaçınılmaz olur. İnsanlar, tabiatlarına aykırı mecralarda süfli arzuların ve sonu gelmez ihtirasların rüzgârıyla bir uçtan diğer uca savrulup ömürlerini bir hiç uğruna günbegün heder ederler.

Oysa hayat, madde ve mana bütünlüğü ile anlamlıdır. Birbirini tamamlayan bu iki boyuttan birinin göz ardı edilmesi, hayatı anlamsızlaştıracaktır. Bilhassa hayatın maddi boyutunu anlamlandırma hususunda maneviyatın önemli bir yeri vardır. İnsan, fiziki âlemdeki varlığını metafizik âlemle kurduğu irtibat oranında anlamlandırabilmektedir. Varlığa, hayata, geleceğe, ölüme ve ötesine dair sorularına en güçlü cevabı burada bulabilmektedir. Diğer yandan maneviyat, kişinin hayat yolculuğunda karşılaştığı sorun, sıkıntı ve olumsuzluklarla baş edebilmesi noktasında da en önemli moral ve motivasyon kaynağıdır. Bu yüzden maneviyat ihmal edilerek sadece maddiyat üzerine inşa edilen hayatlar, karşılaşılan ilk krizde çatırdamakta, kırılıp dökülmektedir.

İnsanı onarmak, hayatı onarmaktır

İnsan, pek çok sorunun kaynağı olduğu kadar çözümünde de kilit bir role sahiptir. İnsan düzeldiğinde çok şey düzelecektir. Biliyoruz ki Allah’ın kudretinin tecelligâhı olan insan, özü itibarıyla muhteşem ve muhterem bir varlıktır, kâinatın göz bebeğidir. Fiziksel, ruhsal ve zihinsel yetenekleri bakımından en güzel kıvamda yaratılmıştır. (Tin, 95/4; İnfitar, 82/7) Ne var ki o, çoğu zaman fıtratındaki bu kıvamı koruma hususunda duyarsız ve isteksiz davranabilmektedir. Bu da onun varlık âlemindeki konumuna halel getirmekte; Rabbiyle, kendisiyle ve çevresiyle ilişkilerindeki insicamın bozulmasına sebep olmaktadır. Bu itibarla çağın dengeleri altüst eden sorunlarından korunmanın yolu, insanı fıtratıyla buluşturmaktan geçmektedir.

Meselelerin çözümü için insanı tanımak ve anlamak şarttır. Ardından onu onarmak, yeniden kendisiyle buluşturmak, Rabbiyle tanıştırmak gerekir. Bu bağlamda İslam, kişiyi öncelikle nefis terbiyesine tabi tutar. Nefsin terbiyesi de kalbin terbiyesine bağlıdır. Kalp, imanla terbiye edilir. İman ise onun bir şubesi olan “hayâ” vasıtasıyla kalpte karar kılar. (Buhari, İman, 16; Edeb, 77) Dolayısıyla insanın onarılması, iman ve hayâyı merkeze alan bir terbiye süreci ile mümkündür. Değerler eğitimiyle de yakından ilişkili olan söz konusu onarım, nihayetinde kişinin Allah’a, kendisine ve çevresine karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirebilecek yüksek bir şuura ulaşmasını ve aynı zamanda zahir bâtın dengesinde bir hayat tasavvurunu pratiğe dönüştürmesini sağlayacaktır. Bu itibarla insanı onarmak, hayatı, dünyayı ve geleceği onarmaktır.

Çağın getirdiği inanç ve ahlak buhranlarının çaresi, madde/zahir ile mana/bâtın arasındaki dengededir. Hayata dair en hikmetli tavır, her şeyin bir şekli bir de özü olduğu gerçeğinden hareketle özü şekle, şekli de öze feda etmeden her ikisi arasında bir denge kurmaktır. Her türlü aşırılıktan, taşkınlıktan ve ölçüsüzlükten uzaklaşıp yaratılıştaki kıvam ve itidali yaşantıya aksettirmektir. Bu bağlamda Kur’an ve sünnetin getirdiği ölçüler, insanlık için en değerli imkândır. Her şeyi bir ölçü (kader) ile yaratan Yüce Allah, eşyanın tabiatına yerleştirdiği dengenin gözetilmesini ve muhafaza edilmesini emretmiştir. (Kamer, 54/49; Rahman, 55/7-8) Beslenirken, çalışırken, konuşurken, dinlenirken, eğlenirken, harcama yaparken, ibadet ederken, kısacası her durumda mutedil olmayı, has kullarının alametifarikası addetmiştir. (İsra, 17/29; Furkan, 25/67) Müslümanların inanç ve hayat tasavvurlarını taltif eden, “Böylece sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…” (Bakara, 2/143) ilahi fermanı da aynı hakikatin bir ifadesidir.

Haddizatında Kur’an-ı Kerim, zahir ile bâtın, ruh ile beden, madde ile mana, dünya ile ahiret arasındaki dengeyi koruyacak ilke ve ölçülerin eşsiz kaynağıdır. Bu anlamda, “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma…” (Kasas, 28/77) ayeti, ideal bir hayatın çerçevesini belirlemiştir. Her işte mutedil olmayı kurtuluş vesilesi sayan Hz. Peygamber de (s.a.s.) Müslümanları ibadette bile aşırılıktan sakındırarak her alanda dengeli bir tavır içinde olmanın önemine dikkat çekmiştir. (İbn Mace, Zühd, 28; Buhari, Nikâh, 1) Bu sebeple oyun ve eğlenceden, gelip geçici zevk ve hazdan, çoğu zaman endişe ve pişmanlıktan ibaret olan bir dünyada herkes için gerekli olan huzur ve esenlik, Kur’an ve sünnetin rehberliğinde aranmalıdır.

Bu anlayışla ifrat ve tefritten sakınarak her hâlinde mutedil bir yol tutan insan, kendisini gerçek özgürlüğe ulaştıracak erdemli, onurlu ve güzel bir hayatın yolunu tutmuş demektir. Çünkü itidal, insanı kendi hakikatiyle buluşturacak yolun işaret levhası ve hem dünya hem de ahiret huzurunun istikamet göstergesidir. Bugün varlığın sadece zahirine takılıp kalan, varoluş gayesini unutarak çıkar tutkularının ve dünyevileşmenin keşmekeşliğinde yönünü kaybeden insanın en büyük ihtiyacı da bu değil midir?

Farkındalık, tefekkür ve gayret

Algı ve gerçeklik noktasında ciddi savrulmaların yaşandığı, aykırı davranışların ve aşırılıkların taltif edildiği günümüzde mutedil kalabilmek, dengeli ve tutarlı bir hayat inşa edebilmek, her şeyden önce derin bir farkındalık gerektirir. Modern çağın gerçeklik algılarını manipüle eden sahteliklerini idrak etmeden mutedil ve müstakim bir hayat inşa etmek kolay olmayacaktır. Bu yüzden öncelikle içinde bulunulan durumu doğru tespit etmek, bu durumdan kurtulma kararlılığı göstermek ve nereye gittiğinin, neyi tercih ettiğinin bilincinde olmak icap eder. Bununla birlikte zevahirin kıskacından sıyrılarak kapsamlı ve derinlikli bir tefekküre vakit ayırmak da hayati bir sorumluluktur. Zira hikmete ve hakikate ulaşmanın yegâne yolu, doğru bilgiye, basirete ve ferasete dayalı tefekkürden geçmektedir.

O hâlde konjonktürün ayartıcı cazibesine ve sürükleyici rüzgârına kapılmamak için biraz kenara çekilmek, durup düşünmek, olup bitenler üzerine kafa yormak, herkes için ötelenemez bir görevdir. Bu görevden kaçmak, insana zihinsel bir konfor sunabilir, onu rahatlatabilir, ancak bu aldatıcı bir rahatlamadır. Konforundan ödün vermeksizin yaşayan, düşünmekten, sormaktan ve sorgulamaktan kaçanların gerçek huzurla yollarının kesişmesi mümkün değildir.

Söz konusu görev ve sorumlulukların hakkıyla ifa edilmesi ise insana, yukarıdan bir bakışla çağı ve dünyayı okuma imkânı verecek ve fıtratındaki kıvamı, itidali korumanın yollarını açacaktır. Hayatın maddi yönünü ihmal etmeden fakat oraya da takılıp kalmadan yaşayabileceği bir hayat tasavvuru kazandıracaktır. Böylece insan, modern çağın en temel huzursuzluk sebebi olan dünyevileşmenin girdabına sürüklenmeden ve nefsin bayağı arzularına yenik düşüp kirlenmeden bu geçici hayat yolculuğunu güzelce yürüyebilme imkânına kavuşmuş olacaktır. Sınırlı ömrünü yaratılış gayesine uygun, her türlü aşırılıktan uzak, zahir bâtın veya madde mana anlamında dengeli, tutarlı, kararlı ve istikrarlı bir şekilde yaşama gayreti ise onu gerçek ve kalıcı bir ruhsal huzura ve dinginliğe ulaştıracaktır.