BİR MİLLETİN HAFIZASI ÜZERİNE

ÇANAKKALE ZAFERİ

VE İSTİKLAL MARȘI


Rümeysa OĞUZ


Millet, yalnızca aynı toprak parçası üzerinde yaşayan insanların toplamı değildir; onu millet yapan asıl unsur, ortak bir hafızada buluşabilmesidir. Bu hafıza; sevinçleri, acıları, zaferleri, yenilgileri ve fedakârlıklarıyla kuşaktan kuşağa aktarılan bir ruhu taşır. Millet olmak, geçmişi hatırlamak kadar onun yüklediği sorumluluğu da omuzlayabilmektir. Çünkü hafıza kaybolduğunda, aidiyet zayıflar; aidiyet zayıfladığında ise millet olma bilinci yara alır. Milletin hafızasını diri tutan en güçlü unsurlar tarihte iz bırakan dönüm noktalarıdır. Bu noktalar, sadece hatırlanmak için değil ders almak ve geleceğe yön vermek için de vardır. Şehitlerimizin canlarıyla yazdığı destanlar, milletin vicdanında silinmez izler bırakır. O izler korundukça millet kendini tanır ve değerlerini bilir. Çanakkale Zaferi ve İstiklal Marşı, bu hafızanın en derin ve en öğretici sayfalarıdır.

Türk milletinin hafızasında bazı tarihler vardır ki yalnızca bir günü değil bir ruhu, bir direnişi ve bir varoluş mücadelesini temsil eder. 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi ile 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilişi, bu anlamda milletimizin kaderini tayin eden iki büyük dönüm noktasıdır. Biri cephede canla kanla verilen mücadelenin, diğeri ise bu mücadelenin milletin ortak vicdanında kelimelere dökülmesinin vücut bulmuş hâlidir. Hafızamızı diri tutmaksa hepimizin boynuna borçtur. Zira geleceğe emin adımlarla gitmek, insanın geçmişini hatırlamasıyla mümkündür. Bu hatırlayış, İstiklal Şairimiz Mehmet Akif’in söylediği gibi “üstüne bastığımız yerleri toprak deyip geçmememizi” sağlar. Tanımamızı… Tanıklığımızı... Bu tanışıklıkla vicdanımız diri kalır. Bu tanıklıkla ihtiram duygumuz artar. Ve bu tanıklık vesilesiyle sahip çıkarız vatanımıza...

Çanakkale, bu minvalden baktığımızda yalnızca bir savaşın adı değildir. Çanakkale, imkânsızlıklar içinde gösterilen iradenin, inancın ve fedakârlığın adıdır. Birinci Dünya Savaşı sırasında, dünyanın en güçlü donanmalarına karşı verilen bu mücadelede Mehmetçik, vatan toprağını korumak için canını hiçe saymış; “Çanakkale Geçilmez” sözünü tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Bu topraklarda verilen mücadele, yalnızca askerî bir zafer değil aynı zamanda bir milletin yeniden dirilişinin habercisi olmuştur. Çünkü orada yalnız bir savaş yapılmamış, namus addedilen vatan için aziz askerimiz canından geçmiştir. Kanıyla yazmıştır dilimizden düşürmediğimiz o sözü: Toprağa ve tarihe, “Çanakkale Geçilmez” diye.

18 Mart 1915’te kazanılan Deniz Zaferi, Çanakkale Savaşları’nın seyrini değiştiren kritik bir dönemeç olmuştur. İtilaf Devletleri, güçlü donanmalarıyla Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’u ele geçirmeyi ve Osmanlı Devleti’ni saf dışı bırakmayı hedeflemişlerdir. Ancak Türk ordusu, sınırlı imkânlarına rağmen büyük bir strateji ve kararlılıkla bu saldırıyı bozguna uğratmıştır. Nusret Mayın Gemisi’nin Karanlık Liman’a döşediği mayınlar, bu zaferin en önemli sebeplerinden biridir. Nusret’in sessizce bıraktığı mayınlar, düşman zırhlılarını birer birer sulara gömmüş; düşmanın tüm planlarını altüst etmiştir. Bu büyük zafer, mücadelenin, azmin, kararlılığın ve her şeyi göze almanın sembolüdür aslında. Her şeyi göze almak... Belki en çok bunun üzerinde durup düşünmemiz gerekir. Çanakkale’yi, o büyük zaferi anlamak için ezber ettiğimiz bilgileri derinleştirmek, onları tefekkür etmek, kahraman askerimizle empati kurmak şarttır. Bu zafer manamızın derununda bir mana taşır. Olmazı oldurmak, iman kuvvetiyle Allah’a dayanmak ve canını feda ederek kendini ortaya koymak… Aslında budur zaferimiz.

Seyit Onbaşı mesela... Çanakkale denildiğinde akla gelen büyük kahramanlarımızdan… Vinçlerin çalışmadığı bir anda, 215 okkalık mermiyi sırtlayarak topa süren Seyit Onbaşı. Yalnızca fiziksel gücüyle mi başarmıştır olmaz denilen bu işi? Nasıl, aklımızın aldığı hangi açıklamayla ve hangi güçle yüklenmiştir o koca mermiyi? O, imanıyla ve vatan sevgisiyle destanlaşmıştır bu yüzden. Onun bu fedakârlığı, cephedeki binlerce isimsiz kahramanın sembolü hâline gelmiştir. Çünkü Çanakkale’de her Mehmetçik, adı bilinmese de aynı inançla savaşmış, aynı fedakârlığı göstermiştir. Aynı iman gücüyle mücadele edip aynı kararlılıkla canından geçme pahasına vatanımızı korumuştur.

Çanakkale Savaşları, yalnızca denizde değil karada da büyük kahramanlıklara sahne olmuştur. Anafartalar, Conkbayırı ve Arıburnu gibi cephelerde Mehmetçik, düşmana geçit vermemiştir. Açlık, susuzluk ve ağır şartlar altında verilen bu mücadelede askerlerimiz, vatan savunmasının ne demek olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Cephede omuz omuza çarpışan askerler arasında Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı, Laz’ı, Çerkez’i vardı; hepsi aynı bayrak için, aynı toprak için can vermeye hazırdı. Bu yönüyle Çanakkale, millet olma bilincinin de pekiştiği bir cephe olmuştur. Bölünmenin değil bir olmanın; ayrılığın değil birlikteliğin, yalnızlığın değil topluluğun ve imanın sembolü olmuştur Çanakkale. Ve bu sembolün sessiz tanıkları: Çanakkale Şehitlikleri ve abideleri. Şehitler Abidesi, Conkbayırı Şehitliği, 57. Alay Şehitliği ve ismi bilinmeyen nice mezar

taşı, ziyaret eden herkese derin bir sorumluluk duygusu yükler. O topraklarda yankılanan sessizlik, aslında bir milletin vicdanıdır. Her bir mezar taşı, bize özgürlüğün bedelini, birliğin önemini, millet olmanın anlamını, toprağımızın önemini hatırlatır. Canla ve kanla ödenen bir önemi ve anlamı…

Çanakkale’de yazılan bu destan, ilerleyen yıllarda Millî Mücadele’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturmuştur. Cephede kazanılan bu ruh, milletin bağımsızlık azmini diri tutmuş; bu azmin en güçlü ifadesi ise İstiklal Marşı olmuştur. 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen İstiklal Marşı, milletimizin ortak duygularını, inancını ve kararlılığını dizelere dökmüştür. Mehmet Akif Ersoy’un kaleme aldığı İstiklal Marşı, bir şiirden çok daha fazlasıdır bu yüzden. O, cephede savaşan askerin duası, evladını cepheye gönderen annenin sabrı, bir milletin istiklal yeminini anlatmıştır hepimize. “Korkma!” diye başlayan bu marş, bizlere en zor zamanlarda umut aşılamış; bağımsızlıktan asla vazgeçilmeyeceğini haykırmıştır. Akif, bu marşı yazarken milletin acısını, direncini ve imanını yüreğinde hissetmiş; kalemini bu sorumlulukla oynatmıştır. Bu sorumluluğu bizlere de miras bırakmıştır şüphesiz. Aziz şehitlerimiz ve İstiklal Şairimiz bize anlam dolu bir tarihin perdesini aralayarak seslenirler. Şehitlerimiz şehadetiyle, şairimiz sözleriyle, “Korkma!” der bize. “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!”

İstiklal Marşı’nın Meclis’te kabulü, Millî Mücadele’nin yalnızca silahla değil fikirle ve inançla da yürütüldüğünün göstergesidir aynı zamanda. Bu marş, milletin ortak paydası olmuş; cephede savaşan askerle cephe gerisinde dua eden halkı aynı idealde buluşturmuştur. Bayrağımızla birlikte İstiklal Marşı, bağımsızlığımızın en güçlü sembollerinden biri hâline gelmiştir. Bu sebeple 18 Mart ve 12 Mart, birbirini tamamlayan iki anlamlı tarihtir. Çanakkale’de canını veren şehitlerimiz, İstiklal Marşı’nda kelimelere bürünmüş; marşımızda yankılanan dizeler, Çanakkale’de, öncesinde ve sonrasında toprağa düşen her canın hatırasını yüklenmiştir. O hatıra, kahramanların ağzından, “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” diyerek dile gelir. Bu iki tarih, ayrı ayrı anılsa da aynı ruhun farklı tezahürü gibidir.

Tüm bunlardan yola çıkarak kendimize şunu sormamız gerekir: Bugün bize düşen görev nedir? Bugün bizlere düşen, bu büyük mirası yalnızca anmakla sınırlı bırakmamaktır. Çanakkale ruhunu ve İstiklal Marşı’nın taşıdığı anlamı doğru kavramak; birlik, beraberlik ve vatan sevgisini canlı tutmaktır. Aziz şehitlerimizin emanet ettiği bu toprakları korumak, onların fedakârlıklarına layık bir gelecek inşa etmektir. Bir olmaktır. Birlik olmaktır bugün bize düşen. Hatıra değil hatır yapmaktır tarihi. Bir söz olmanın ötesine geçirmektir şanlı destanımızı. İdrak etmek, benimsemek, şahitlik etmek, hissetmek, sevmek, anmak, dua etmek, sahip çıkmak, korumak, daha iyisi olsun diye çalışmaktır bugün bize düşen. Çünkü bu vatan gerçekten şehitlerimizin kanlarıyla sulanmıştır. Akif’in Çanakkale Şehitlerine ismini verdiği şiirde de söylediği gibi:

Şüheda gövdesi bir baksana dağlar taşlar…

O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,

Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor;

Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!