YORGUNLUK SAĞANAĞINDA SÜKÛNET VE TEVEKKÜL


Tuba KAPLAN


Modern çağın en yaygın ruh ve bedensel hâllerinden biri yorgunluk. Sadece günlük hayatın çalkantılı gündeminin vücutta yarattığı somut tahribatı kastetmiyorum. Bedensel bir bitkinlikten ziyade zihinsel, duygusal ve varoluşsal bir tükenişi taşıyoruz. Modern insan artık dinlense bile toparlanamıyor, uyusa doymuyor, tatile çıksa, “ara verse” dahi döndüğünde daha yorgun hissediyor. Çağın yorgunluğu kaslarda ve vücutta değil ruhta birikiyor, bir tortu oluşturuyor. Modern toplum, insanı bir değer ortaya koyduğu için tatmin duygusunu yaşayan mutmain birine dönüştürmüyor. Bunun tam tersine yalnızca çalışan, üreten, sürekli “yetişmesi gereken” işlerin ardında amaçsızca salınan bir varlık hâline getiriyor.

Bu bitmeyen yetişme hâli, zamanla insanın kendisine yetişememesine sebep oldu. Sürekli “meşgul” olmak zorunda olan bir özneye dönüşen insan için çalışmak artık kimlik hâline geldi. “Ne iş yapıyorsun?” sorusu, “Sen kimsin?” sorusunun önüne geçmiş durumda. Bu nedenle yorgunluk bir zaaf; dinlenmekse neredeyse bir suç, tembelliğe kaçış, yetersizlik olarak algılanıyor. Oysa insan, yorulabilen bir varlık olarak yaratıldı. Yorgunluk, insanın sınırlı olduğunun en sahici işareti. İnsan kapasitesi sınırlı, hata yapan, yenilen, yorulan ve üzülen de bir varlık.

Yorgunluk toplumu: Tükenmenin sosyolojisi

Günümüz insanı, performans üzerinden tanımlanıyor. Daha çok üretmek, daha hızlı olmak, en yüksek verimi almak, modern insanın performansla ölçüldüğünün kanıtı. Başarı, dayanıklılığın ödüllendirildiği bir ölçüt hâline geldiğinden çağımızın yorgunluğu, dışsal baskılardan çok içselleştirilmiş beklentilerden besleniyor. Kimse bizi zorlamazsa da döngü o kadar net belirlenmiş ki biz kendimizi zorluyoruz. Daha fazlasını yapabileceğimizi düşünüyor, sınırlarımızı inkâr ediyoruz. Başkasına gerek kalmadan kendi hapishanemizi, talepkâr ve otoriter bir iç sesle yine kendimiz inşa ediyoruz.

Byung-Chul Han’ın “yorgunluk toplumu” olarak adlandırdığı bu çağda insan, artık başkasının tahakkümü altında değildir, ancak birey kendi kendisinin hem efendisi hem de kölesidir. Bu denklemde özgürlük hissi, insanı gerçekte daha derin tükenmişliğe sürükler. Çünkü insan, kendine acıma hakkını bile kaybeder. Yorulduğunu itiraf edemez, dinlenmek için hak talep etmeyi yetersizlik hissiyle eş tutar.

Edebiyat, bu tükenmişliği erken fark eden alanlardan biri. Franz Kafka’nın kahramanları hep yorgundur ve bu yorgunluk anlamsızlıktan doğar. Gregor Samsa uyanır uyanmaz işe yetişemediği için kaygılanır. Josef K. sürekli savunma hâlindedir. Dikkat edin yetişkinler tıpkı çocuklar gibi savunma hâlinde ve iki büklümdür. Farklı olanın, zayıf görüldüğü ve suçlandığı zamandayız çünkü. Aynılığı belirleyen kim peki? Albert Camus’nün Sisifos’u, sadece her gün aynı taşı aynı yokuşa sürerken bedeniyle değil anlam duygusuyla da yorulur. Virginia Woolf’un karakterleriyse zihinsel yorgunluğun en rafine örneğini oluşturur. Düşünmek bile bir yük hâline gelmiştir. Modern insanın yorgunluğu da böyledir: Tekrar eden bir hayatın içinde, neden yaptığını bilmeden sürdürülen bir çaba.

Herman Melville’in Kâtip Bartleby adlı hikâyesindeki Bartleby, modern yorgunluğun en çarpıcı edebî figürlerinden biridir. Bartleby çalışmayı reddetmiyor fakat her beklentiye karşı sakin bir cümleyle cevap veriyor: “Yapmamayı tercih ederim.” İsyan etmiyor, yorgun bir geri çekilmeyi gösteriyor. Bartleby bağırmaz, protesto etmez, hızlanmaz. O, sistemin ritmine katılmayı reddeder. Bartleby’nin yorgunluğu tembellik değildir. Aksine, modern dünyanın bitmek bilmeyen taleplerine karşı sessiz bir karşı koyma şeklidir. O, daha fazla çalışarak değil durarak cevap verir. Bu duruş, modern insan için rahatsız edicidir. Çünkü Bartleby, yorgunluğu bastırmak yerine görünür kılar. Onun pasifliği, hız çağında en radikal eyleme dönüşür.

Ivan Gonçarov’un Oblomov adlı romanındaki Oblomov’daysa yorgunluk başka bir yerden temsil edilir. Oblomov, dünyanın anlamsız telaşını reddettiği için yorgundur. O, modernleşmenin hızına uyum sağlayamaz çünkü bu hızın insanı tükettiğini sezer. Oblomov’un yataktan kalkmak istemeyişi, bir sezgidir. Dünya, insanın ruhunu aşındıracak kadar acelecidir. Oblomov, modern gözle bakıldığında “tembel”dir. Oysa romanın derininde, varoluşsal bir itiraz vardır. Oblomov, yavaşlar. Ama modern toplum, yavaşlayanları dışarıda bırakır. Çünkü yavaşlık, düzenin ritmini bozar.

Sanat eserlerinde de benzer bir yorgunluk hissi belirginleşiyor. Mesela Edward Hopper’ın resimlerindeki yalnız figürler, çalışmaktan çok beklemekten yorulmuş gibidir. Modern insan artık hareketten değil anlamsızlıktan da yorulmaktadır. Üstelik bütün bu yorgunluk, sadece bireysel değil toplumsal bir hâl de almıştır. Çünkü modern toplum, dur durak bilmez, durmaya izin yoktur.

Kapitalizmin yorgun bedenleri

Kapitalist düzen, çalışmayı ahlaki bir erdem hâline getirirken dinlenmeyi tembellikle eşitledi. Oysa dinlenmek, bir başka açıdan insanın kendini yeniden kurma alanı. Paul Lafargue’ın Tembellik Hakkı, bu algıya yöneltilmiş sert bir eleştiridir. Lafargue, modern insanın çalışma takıntısını bir tür kölelik olarak görür ve şu soruyu sorar: İnsan neden dinlenmekten utanır hâle geldi? Lafargue’a göre ölçüsüz çalışma, insanı yüceltmektense tüketen bir faaliyettir. Kapitalizm, insanın zamanını da bedenini de satın alır. Dinlenme bile “verimli” olmak zorundadır: Kısa molalar, hızlı tatiller, üretkenliği artırmak için yapılan uykular… Dinlenmek bile çalışmanın hizmetine sunulmuştur.

Bu nedenle modern insan gerçekten dinlenemez. Çünkü ona göre dinlenmek, amaçsız bir hâl içinde olmayı ifade eder. Durup dinlenmenin, tefekküre olanak sağladığı ıskalanır. Oysa kapitalist zihin, her anı amaçla doldurur. “Boş durmak”, “hiçbir şey yapmamak” suç gibi algılanır. Fakat insan ruhu, boşlukla temas etmeden toparlanamaz. Yorgunluk burada başlar: Beden, çalışmaktan değil; ruh, duramamaktan tükenir. Japonya’da insanlar iş yerlerinde uyur. Uzun mesai saatleri taltif edilir. Aile ve yaşam düzenine ters çarpık bir hayat güzellenirken insan kendisini bastırdığını fark edemez. Neden bu kadar çalışıyorum? Ben kendimde hangi sesi susturuyorum? Yaşamı ve bedeni ihmal ederken ben neyden kaçıyorum?

İslam geleneğinde yorgunluk ve dinlenme

Modern toplumun en büyük problemlerinden biri yeniyi icat ederken yaşanılan tecrübeyi ihmal etmesidir. Modern bireyde belki yorgunlukla baş etme yolları var ama yorgunluğu anlamlandırma dili yok, içinde bulunduğu duruma verdiği adlarsa ya temelsiz ya da yüzeysel. Bu dil, kadim geleneklerde mevcuttu. Baksak anlayacağız.

İslam düşüncesinde insan, sınırsız bir varlık olarak görülmez. Kur’an’da insanın “zayıf yaratıldığı” (Nisa, 4/28) hatırlatılır. Yorgunluk, bu zayıflığın doğal sonucudur. Ancak bu zayıflık, bir eksikliği göstermeyerek ilahi dengeye işaret eder. İnsan, yorulabilen bir varlık olduğu için Allah’a muhtaçtır. Hz. Peygamber’in hayatı, bu dengenin en açık örneğidir. Çalışma teşvik edilirken bedenin ve ruhun hakkı da korunur. “Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır.” (Müslim, Sıyam, 193) hadisi, dinlenmenin ahlaki bir sorumluluk olduğunu gösterir. İbadet bile insan gücünü aşacak şekilde sürekli kılınmamıştır. Denge esastır. İbn Sina, ruh sağlığını “itidal” kavramıyla açıklar. Ona göre aşırılık, ister çalışmada ister dinlenmede olsun, insanı bozar. Dinlenmek, ruhun yeniden hizalanmasıdır. Gazali ise insanın yorgunluğunu, her şeyi kendi kontrolünde tutma arzusuyla ilişkilendirir. İnsan, gücünün yetmediği yerde durmayı öğrenmediğinde tükenir. Kontrol etme güdüsü, gereksiz çabayı beraberinde getirirken insan yavaş yavaş tükenir.

Tevekkül

Tevekkül, çalışmayı terk etmek, işini ertelemek, tembelliğe kılıf bulmak ya da sorumluluğu ertelemek değil çalışmanın yükünü mutlaklaştırmamaktır. İnsan elinden geleni yapar ama sonuçları Allah’a bırakır. Sonuçlarda kaderi inkâr etmez. Bu bilinç, yorgunluğu dönüştürür. Çünkü yorgunluğun en ağır tarafı, her şeyden kendini sorumlu hissetmektir. Kontrol etme arzusuyla kişi her zaman istediği sonucu alabileceği vehmine kapılır. İslam geleneği anlamları kapsar, genişletir ve güzelce kavramamızı sağlar. Mesela İbn Ataullah el-İskenderi’ye göre tevekkül, kalbin dinlenmesidir. Beden yorulabilir ama kalp, Allah’a güvendiğinde sükûnete erer. Yorgunluk, bu noktada bir hatırlatmaya dönüşür: İnsanın sınırlı olduğu gerçeğini, insana haber verir. Bu hatırlayış, insanı çökertmez aksine hafifletir. Ne kadar kuşatıcı bir mana bütünü… Direniş olarak dinlenmek, vazgeçmek ve sükût, hatırlamamız gereken ölçülerdir. Sükûnet, modern çağda neredeyse unutulmuş bir erdem. İslam felsefesinde sükûnet, ruhun itidal hâlidir. Ne aşırı hareket ne tam durağanlık… Dengede durmayı, dengede olmayı kabullenmek.

Modern dünyada dinlenmek bir lüks, gereksiz, acziyet ya da yetersizlik gibi sunulurken İslam geleneğinde dinlenmek bir haktır. Hatta bir ihtiyaçtan öte, insan olmanın gereğidir. Çünkü insan ancak durabildiğinde neye doğru yürüdüğünü fark eder.

Sonuç: Yorgunluğu dinlemek

Yorgunluk, bastırılması gereken bir zayıflık olarak görülmeyerek bedeni ve ruhu duyduğumuz bir ses, dinlenmesi gereken bir işarettir. Modern insan bu işareti susturmaya çalıştıkça daha çok tükenir. Bize insan olmanın sınırlarını hatırlatan yorgunluk, insanı sükûnete çağırır, böylelikle sükûnetle insan tevekküle açılır.

Belki de bugün en büyük direniş, yavaşlamak; en büyük cesaret, durabilmektir. Çünkü insan, ancak durduğunda yükünü fark eder. Ve ancak yükünü fark ettiğinde, onu Allah’a bırakmayı öğrenir.