COVID-19 PANDEMİSİ


Alparslan AKÇA


Jüstinyen Vebası (541-549), Akdeniz Havzası’ndan başlayarak Avrupa ve Yakın Doğu’yu sarmış; dolayısıyla Avrupa ve Arap Yarımadası’nı derinden etkilemişti. Bu salgının, Avrupa nüfusunun yaklaşık yüzde yirmi beşinin yok olmasına neden olduğu söyleniyor. Üstelik Avrupa’nın etkilendiği tek salgın bu değil. Kara Veba ya da Kara Ölüm (1346-1353), son derece önemli sonuçlar doğuran başka bir salgın. Avrupa nüfusunun neredeyse yarısını tarihten silen Kara Veba, Feodalizm’in çöküşüne ve Rönesans’ın doğuşuna da zemin hazırlamasıyla biliniyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra ortaya çıkan İspanyol Gribinin de (1918-1920) 500 milyon kişiye bulaştığı, 50 milyona yakın can kaybına neden olduğu söyleniyor.


COVID-19 virüsü ise ilk kez 2019 Kasımında Çin’in Vuhan şehrinde ortaya çıktı ve çok kısa bir sürede geniş bir alana yayıldı. İlerleyen süreçte Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya Pasifik’te yer alan çeşitli ülkelerde yaşanan vakalar rapor edildi ve Mart 2020’de Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel salgın (pandemi) ilan edildi. Türkiye, COVID-19 salgınının sınırlarına girişini, sıkı önlemler alarak bir süre geciktirmeyi başarsa da aynı tarihlerde Sağlık Bakanlığı, tespit edilen ilk vakayı açıkladı.


Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi! Sokağa çıkma yasağı, uzaktan eğitim, maske takma zorunluluğu, sosyal mesafe, “evde kal” ve “hayat, eve sığar” çağrıları… O zamana kadar rutin denecek bir seyirde ilerleyen dijital dönüşüm ve değişim, bu pandemiden sonra hızlandı. İş dünyasında uzaktan çalışma, dönüşümlü mesai, esnek çalışma saatleri gibi modeller denendi. Eğitimden ticarete her şey ekranlara, bilgisayarlara taşındı. “Pandemi, bulaş, test, pozitif, vaka, entübe, çevrim içi ders, uzaktan eğitim, karantina, aşı…” gibi bazı kelime ve tıbbi kavramlar, yediden yetmişe herkesin diline yerleşti. Âdeta toplumsal ve psikolojik bir dönüşüm yaşanıyordu.


Pandemiyle birlikte “fırsatçılık”, “stokçuluk” gibi kavramlarla çok sık karşılaşsak da bu olumsuzluklara rağmen bütün dünyada yaşanan gıda tedarik sorununu ülkemizde yaşamadık. Birçok hizmet alanında kepenk kapandığına şahit olduk fakat bununla birlikte toplumsal dayanışmanın arttığını da gördük. Akraba ve bayram ziyareti alışkanlıkları değişti, camiler bir süre cemaatsiz kaldı, bireyselleşme ve yalnızlaşma arttı. Bütün bunlara rağmen halkın manevi ve millî bağları da kopmadı.


Doğaya dönüş ve sürdürülebilir yaşam etkinleşti. Şehir hayatının karmaşasını sorgulayan insanlar müstakil evlere, parklara, doğaya, dağlara, kamplara yönelmeye başladı. Hayat yavaşladı, herkes kendini dinleme fırsatı buldu. Sağlıkçılar, kuryeler, market çalışanları gibi pek çok meslek grubunun değerini anlama noktasında farkındalık arttı. Restoran ve turizm sektörü gibi pek çok alanda, onarılması uzun zaman alan yaralar açıldı. Fakat yerel sosyal destek grupları, evde sağlık gibi bazı uygulamalar da toplumsal dayanışma ve yardımlaşma refleksinin sembolü hâline geldi. Küresel tedarik zincirinin ne kadar kırılgan olduğu görülünce gıda başta olmak üzere bütün temel ihtiyaçlarda “yerlileşme” ve “yerelleşme” ön plana çıktı.


21. yüzyılın en büyük küresel salgını COVID-19, sadece sağlıkta değil ekonomik, kültürel, sosyal ve psikolojik yapıları da temelinden sarsan bir kırılma noktası olarak kayıtlara geçti. Bu kırılma noktası, sadece dünyada değil Türkiye’de çok katmanlı bir değişim ve dönüşüme neden oldu.