ELEMDEN KEMALE

SABRIN HAKİKATİ


Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi



İnsanın dünya tecrübesi, bir yönüyle oyun ve eğlence sahnesi iken diğer yönüyle çetin sınavlardan geçilen sarsıcı bir olgunlaşma meydanıdır. Hayat, zıtlıkların omuz omuza verdiği bir bütündür: Neşe ile keder, lütuf ile kahır, varlık ile yokluk aynı yolculuğun ayrılmaz parçalarıdır. Bu denge içerisinde insanın, ilahi emirlere sadakati ve nefsî arzulardan sakınması kadar hayatın önüne çıkardığı meşakkatler karşısında sergilediği tavır da imtihanın başarısını belirleyen önemli bir faktördür. Bu zorlu süreçte ruhu selamete çıkaracak yegâne anahtar ise İslam ahlakının sarsılmaz sütunu olan sabırdır.

Sabır, sanılanın tersine pasif bir bekleyiş ya da çaresiz bir boyun eğiş değildir. Aksine, her türlü fırtına karşısında ilahi takdire rıza göstererek dik durabilme iradesidir. O, insanın içindeki sükûneti dış dünyadaki fırtınalara feda etmemesi, şikâyet dilini terk ederek metaneti kuşanmasıdır. Ariflerin gönül dünyalarından sâdır olan tanımlar, sabrın bu derinliğini tüm berraklığıyla gözler önüne sermektedir. Büyük mutasavvıf Zünnun-ı Mısri’nin ifadesiyle sabır, “Allah’ın emirlerine muhalefet etmekten uzaklaşmak, boğazda düğümlenip kalan o acı musibet lokmasını yutarken dahi sükûneti muhafaza edebilmek ve darlık içindeyken bile kanaatin zenginliğiyle vakur görünebilmektir.” Dolayısıyla itaat, sükûn ve kanaati içine alan sabır, her ne şart altında olursa olsun insanın, Rabbine karşı gösterdiği rıza hâlinin bir tecellisidir.

İnsan, en somut ve çetin imtihanını kuşkusuz iradesi dışında maruz kaldığı bela ve musibetler karşısında verir. Zira gerçek metanet, kontrolümüz dışında gelişen hadiseler karşısında kalbi ve dili isyanın yıkıcılığından koruyarak sergilenen duruşta saklıdır. İslam irfan geleneğinin öncüleri, bu manevi duruşu sadece bir katlanma hâli değil derin bir edep makamı olarak tarif etmişlerdir. Söz gelimi Sehl b. Abdullah Tüsteri, sabrı; ilahi bir ferahlığı sükûnetle bekleyen bir ümit kapısı olarak görürken Cüneyd-i Bağdadi ise bu hâli, acı bir ilacı yüzünü buruşturmadan yutabilme asaleti ve içteki sızıyı vakarla örtme becerisi olarak niteler. Benzer bir yaklaşımla Ruveym ve Herevi için sabrın özü, dildeki şikâyeti tamamen terk edip iç dünyadaki fırtınaları sessiz bir tevekkülle dizginlemektir. İbn Ata ise meseleyi bir nezaket zirvesine taşıyarak musibetler karşısında hüsn-i edep ile durmanın, diğer bir deyişle Hak’tan gelen her türlü tecelliyi bir misafir nezaketiyle karşılamanın, kulun asıl vazifesi olduğunu vurgular.

Dünya hayatı, varlığın özünü ortaya çıkaran bir sınav yeridir. Kur’an-ı Kerim, bu imtihanın kaçınılmazlığını ve hangi alanlardan geleceğini açık bir şekilde ilan eder: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155) Bu ilahi hitap, imtihanın bir ceza değil bir arındırma süreci olduğunu hatırlatır. Korku, darlık ve kayıplar karşısında edeple teslimiyet gösterenler, yalnızca zorluğu aşmakla kalmaz; aynı zamanda sonsuz rahmetin ve ebedî saadetin kapılarını da aralar.

Bela ve musibetler, her ne kadar beşerî fıtratın hoşlanmadığı durumlar olsa da imtihanı murat edenin bizzat Rabbimiz olduğu şuuruyla şikâyet ve isyandan kaçınmak, kulluğun en hassas çizgisini oluşturur. Peygamber Efendimizin, kabir başında kederle ağlayan bir kadına rastladığında yaptığı, “Sabır, ancak musibetin ilk başa geldiği anda olmalıdır.” (Buhari, Cenaiz, 31) uyarısı, bu manevi duruşun vaktini ve şeklini tayin eder. Bu kadim teslimiyet bilinci, Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lokman’ın evladına verdiği, “Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir.” (Lokman, 31/17) öğüdüyle bir varoluş disiplinine dönüşür.

Sabır, sadece musibet anında ortaya çıkan bir erdemden ibaret de değildir. Aynı zamanda ilahi emirlere itaat ederken ve yasaklardan kaçınırken kuşanılan bir ahlaki disiplindir. Dinî hayatın gereklerini yerine getirmek, doğası gereği birtakım zorluk ve sıkıntıları barındırdığı için arifler sabrı, dinin hükümlerine karşı gösterilen bir sebat hâli olarak da tanımlamışlardır. Gazali’nin ifadesiyle bu erdem, nefsin yakıcı arzuları karşısında dinin emirlerini ayakta tutma mücadelesidir. İbadetleri riyadan arındırıp sadece Allah’ın rızası için ihlasla yerine getirmek ise ancak bu içsel dirençle mümkündür.

Sabır, ahlaki yapının temel taşı ve diğer tüm erdemlerin can suyu hükmündedir. O, karşılaşılan direncin mahiyetine göre farklı isimler alarak bir nevi ruhun zırhı hâline gelmektedir. Savaş meydanında zorluklara karşı durduğunda şecaat (cesaret), nefsin süfli arzuları önünde set olduğunda iffet, öfkenin yakıcı ateşi karşısında serin bir sığınağa dönüştüğünde ise hilm (yumuşak huyluluk) adını alır. Keza bir sırrı muhafaza etme iradesi, dünyalık hırslardan el çekme vakarı (zühd) veya eldekiyle yetinme asaleti (kanaat) ancak sabrın o sarsılmaz iradesiyle hayat bulabilir. Bu bağlamda sabır, ahlaki karakterin sadece bir parçası değil dürüstlükten sadakate, cömertlikten tevazuya kadar tüm güzelliklerin kendisinden neşet ettiği bir ana erdem ve şahsiyetin en güçlü kalesidir.

Öte yandan irfan geleneğimizde güzel ahlak, çoğu zaman insanlardan gelen eziyet ve sıkıntılara karşı sergilenen o engin sabırla özdeşleştirilmiştir. Ariflerin nazarında kemalatın yolu, başkalarının kusurlarını kendi nefsimizin potasında eritmekten geçmektedir. Tüsteri’nin veciz ifadesiyle, “Güzel ahlakın asgari derecesi, halktan gelen cefaya katlanmak, kötülüğe karşılık vermemek ve hatta zalime merhametle dua edebilecek bir gönül genişliğine ulaşmaktır.” Hatem el-Esam’ın, insanın kendi nefsi dışındaki herkese tahammül göstermesi gerektiğini vurgulayan ikazı, sabrın yönünü içsel bir terbiyeye çevirir. Hallac-ı Mansur’a göre ise bu sabır, doğrudan bir marifet meselesidir; zira Hakk’ı gerçekten tanıyan ve O’na yakınlık duyan bir ruh, halktan gelen eziyeti geçici bir gölge gibi görür ve ona aldırış etmeyecek bir manevi yüceliğe erişir. Dolayısıyla sabır, insanı sadece kendi dertlerine karşı dirençli kılmaz; aynı zamanda toplumsal barışın ve diğerkâmlığın da kapılarını aralar.