EKRANDA PARLAYAN HAYATLAR GERÇEKTE KARANLIK EMELLER
M. Cüneyd ÇİĞDEMLİ
DİB Başkanlık Müşaviri
Saat gece yarısını çoktan geçti. Şehir elini eteğini çekmiş; dışarıdaki sessizliği yalnızca uzaktan gelen birkaç köpeğin huzursuz havlaması bölüyor. Odanın karanlığını yırtan yegâne şey avucumun içinden yüzüme vuran o soğuk mavi ışık. Başparmağım âdeta benden bağımsız, mekanik bir ritimle ekranı aşağıdan yukarıya kaydırıyor.
Birbirinden ilgisiz hayatlar, saniyeler içinde gözlerimin önünden akıp gidiyor. Kimisi üç saniye çalıyor ömrümden kimisi beş kimisine ise hipnotize olmuşçasına sonuna kadar takılı kalıyorum. Depresif bir ruh hâlinden çıkıp ışıltılı bir yaşama nasıl geçileceğini heyecanla anlatan biri var; incelikli tüyolar veriyor. Hemen ardından bir başkası beliriyor; mutlaka okunması gereken o hayat değiştiren kitapları sıralıyor nefes nefese. Ben daha ne olduğunu anlamadan pürüzsüz bir cilde sahip olmanın beş altın kuralını anlatan bir başka yüz düşüyor ekrana.
Aniden duraksıyorum. En son izlediğim videodan sadece beş içerik öncesini bile hatırlayamadığımı fark ediyorum. Başparmağımla akışı telaşla geri sararak o hatırlayamadığım içeriği bulmaya ve merakımı gidermeye çalışıyorum. İçimden bir ses “Kalk,” diyor, “bırak artık.” Ancak bu cılız isteği eyleme dökecek iradem felç olmuş gibi. Her yeni içerik, görünmez bir kanca gibi beni ekranda tutuyor. Sanki hayati bir şey arıyorum ama aslında hiçbir şey aramıyorum. Uykum var, göz kapaklarım ağırlaşıyor ama ekranın ışığı uykumu bastırıyor. Tüm enerjim çekilmiş, sadece başparmağım hareket ediyor. Gözlerimi bile kırpmadan, zihnim uyuşmuş hâlde akışı takip etmeyi sürdürüyorum.
Size de tanıdık geldi mi bu durum? Muhtemelen evet. Çünkü bu sahne modern insanın hem kolektif bir vicdan rahatlatma seansı hem de gerçeklikten en büyük kaçış rampası. İşte bu “zombi” hâli, yani kendi irademizle girdiğimiz ancak algoritmaların etkisiyle içinde kaybolduğumuz bu tünel, duygu ve düşünce dünyamızda sandığımızdan çok daha derin yaralar açabiliyor. Sosyal medyadaki akımlar, sadece viral olan içeriklerden veya komik şakalardan ibaret değil elbette. Karşımızda; duyguyu ustaca tetikleyen, sonra bu duyguya (çoğu zaman ticari, politik veya ideolojik) bir çözüm sunan, bizi dijital ödüllerle sisteme hapseden ve nihayetinde bizi birbirimize -hatta kendimize- yabancılaştıran bir “duygu ekonomisi” duruyor.
Her başarılı pazarlama stratejisi, önce bir ihtiyaç doğurmakla işe başlar. Sosyal medya akımları da benzer şekilde planlanır. Ancak onların tezgâha koydukları şey sadece bir ürün değil idealize edilmiş bir hayat biçimi.
Ekranı kaydırdığınızda karşımıza çıkan o “Sabah 06.00 rutini” videosu, size sadece erken kalkmanın faydalarını anlatmaz. Satır aralarına dikkatlice bakıldığında, “Sen tembelsin, hayatı kaçırıyorsun.” alt metni görülecektir. Mükemmel düzenlenmiş kahvaltı tabakları, pürüzsüz ciltler veya ilişkide asla yapılmaması gerekenler listeleri, zihnimizde sinsice bir yetersizlik hissi üretir. Bu içerikler, önce bizde bir eksiklik duygusu, tanımsız bir kaygı ya da hafif dozda bir korku (FOMO) oluşturur. Vitrindeki hayat o kadar parlak ve kusursuzdur ki telefonun ekranını kararttığınız anda kendi oturma odanız size birdenbire gri ve tahammül edilemez gelir.
Bu duygu ticaretinin vitrine koyduğu en parlak, en albenili ambalaj ise kuşkusuz “Glow Up” (parlama, gelişim) akımlarıdır. İlk bakışta bireye, “Kendinin en iyi versiyonu ol.” gibi ilham verici bir vasat sunan bu akım, aslında insanı sonu gelmez bir tüketim döngüsünün ve tek tipleştirilmiş estetik algısının kölesi hâline getirir. Bu süreçte insan; duygularını, düşüncelerini ve değerlerini yaşayan bir özne olmaktan çıkar, sürekli güncellenmesi gereken bir projeye ya da vitrine konulacak bir metaya dönüşür.
Dijital dünyanın dayattığı o kusursuz imajlara erişemedikçe büyüyen ruhsal boşluk, daha fazla tüketim ve sekülerleşmeyle doldurulmaya çalışılır. Bu, sadece masum bir imaj değişikliği değil insanın iç dünyasına yapılan sömürgeci bir müdahaledir. Kendi değerlerini ve manevi derinliğini bu akımın potasında eriten birey, dışarıda güzelleşirken içeride hızla kendine yabancılaşmaktadır.
Bu yabancılaşmanın en tahripkâr yüzü, bireyin sahip olduğu dinî ve ahlaki hassasiyetleri, modernleşmenin önünde birer ayak bağı gibi görmeye başlamasıyla tezahür eder. Özellikle sosyal medyada; mütedeyyin duruşundan ve dinî kimliğinden sıyrılmayı, bir özgürleşme veya bir başarı hikâyesi gibi sunan influencerların içerikleri, bu ideolojik dayatmanın en somut kanıtıdır. Burada manevi bir sembolün terk edilmesini basit bir stil değişikliği ambalajına sararak sunar; takipçilerine “eski ve kısıtlayıcı” olandan kurtulup “yeni ve özgür” olana kanat açma illüzyonunu pazarlar. Oysa bu sözde özgürleşme, hakikatte küresel kapitalizmin ve tek tipleştirici yaşam tarzının çizdiği sınırlara gönüllü bir teslimiyetten başka bir şey değildir. Değerlerin terk edilmesi bir yükseliş değil kimliğin yeni nesil sömürgecilerin zihin işgal planlarına kurban edilmesidir.
Elbette kirli emelleri olmayıp fıtrata uygun bir iyileşme çabasıyla içerik üretenleri bu eleştirinin dışında tutmak gerekir. Ancak karşımızdaki hâkim “Glow Up” dalgası masum birer motivasyon videosu olmanın çok ötesinde; ticari, politik ve ideolojik emellere hizmet eden, incelikle tasarlanmış birer mühendislik ürünüdür. Ticari boyutta bu çark, insanın bedeni üzerindeki en ufak hoşnutsuzluğu, milyarlarca dolarlık kozmetik ve estetik endüstrisine bir yakıt olarak sunar. Politik düzlemde ise bireyi toplumsal meselelerden koparıp sadece kendi dış görünüşüne hapseden sinsi bir apolitikleşme süreci işletir. Aslında bu akım, Batı merkezli yaşam tarzını “tek geçer akçe” ve “evrensel başarı kriteri” olarak dayatan etkili bir yumuşak güç (soft power) aracıdır. Algoritmalar vasıtasıyla zihinlerimize sızan bu yeni nesil sömürgecilik; yerel kültürleri ve dinî yaşayış biçimlerini -ki nedense hedef tahtasında hep İslam vardır- birer gelişmemişlik belirtisi olarak kodlayarak sessiz ve derinden küresel bir kültürel hegemonya inşa etmektedir.
Tam bu düşünceler zihnimde yankılanırken başparmağım havada asılı kaldı; o mekanik ritim bir anda kesildi. Ekrandaki parıltılı dönüşüm masallarının aslında ruhu çalınmış bir beden kültünden ibaret olduğunu fark ettim o saniye, hipnoz bozulmuştu. Gerçek iyileşmenin vitrinde değil fıtratımızda saklı olduğu gerçeği, yüzüme vuran o soğuk mavi ışığı anlamsızlaştırdı.
Bizi dijital bir veri setine indirgeyen bu sömürgeci kuşatmaya verilecek en asil cevabın, teknolojiye karşı uyanık olmak, algoritmaların oyununa gelmeyen sağlam bir irade kuşanmak olduğunu anladım ve ekranı kararttım. Odanın güvenli karanlığına sığınıp kendi hakikatime döndüğümde telefonu zihnimin başköşesinden indirdiğim o an, asıl aydınlanmanın başladığını hissettim. Şimdi telefon bir kenarda suskun, zihnim ise uyanık. Artık o yorucu kalabalık çekilmiş, gürültü bitmiş; odada sadece ben varım, karanlık ve huzur var. İyi geceler.