PROF. DR. İSMAİL E. ERÜNSAL İLE SAHAFLIK ÜZERİNE…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

Prof. Dr. İsmail E. Erünsal, 1 Mart 1945′te Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde doğdu. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü 1968′de, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1969 yılında bitirdi. Meydan Yayınevinin yayımladığı Meydan Larousse: Büyük Lugat ve Ansiklopedisi’nin yayın kurulunda çalıştı. 1974 yılında doktora eğitimi için İngiltere’ye gitti. Edinburgh Üniversitesi’nde J.R. Walsh’ın danışmanlığında Tâcîzâde Cafer Çelebi üzerine 1977 yılında doktorasını tamamladı.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümünde 1977-1990 yılları arasında öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1982 yılında doçent, 1988 yılında profesör oldu. 1990-2006 yılları arasında Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arşivcilik Bölümü Başkanlığını yürüttü. 1984-1995 yıllarında Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu üyeliği, 1992-1994 yıllarında Başbakanlık Osmanlı Arşivleri Danışma Kurulu üyeliğinde bulunmuştur. 1983 yılından beri İstanbul’da yayımlanmakta olan TDV İslam Ansiklopedisi’nin yönetiminde görev almıştır. Hâlen İSAM Kütüphanesinin de ilmî danışmanlığının yanı sıra TDV İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) tarafından yayımlanan hakemli iki akademik dergi olan İslam Araştırmaları Dergisi ve Osmanlı Araştırmaları Dergisi’nin yayın kurulu üyesidir. Ayrıca Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları Dergisi’nin yayın kurulu üyeliği de yapmaktadır.

Sürekli okuyan ve bunu aşk mertebesine eriştirmiş bir kişisiniz. Sizin dünyanıza kitap nasıl girdi ve kitap biriktirme merakınız nasıl başladı?

Kitap almaya 7-8 yaşlarında başladım. Merhum babam Hacı Cemil Efendi, beni pazar günleri okula başladığımdan itibaren öğle namazından sonra Tophane’de Karabaş Camii’nde Sürmeli Mehmed Efendi’nin vaazına götürür, vaazdan sonra da mükâfat olarak bir çikolata alırdı. Karabaş Camii’ndeki vaazdan sonra babamla birlikte doğru Beyazıt Camii’nin yolunu tutardık. Bende kitap alma ve biriktirme merakının başlangıcı Beyazıt Camii’ne giderken içinden geçtiğimiz Sahaflar Çarşısı’ndaki kitap sergileridir. Her vaazdan sonra babam bana sergilerden birkaç kitap seçtirirdi. Daha sonraları dükkânlara girip kitap alma dönemimiz başladı. Bu şekilde aldığım ilk kitap, belki de babamın yönlendirmesiyle Mehmed Zihni Efendi’nin Nimet-i İslam adlı eseriydi. Bunu Numan Kurtulmuş’un Amentü Şerhi ve diğer bazı dinî kitaplar takip etti. Dinî kitapları pek okuduğumu söyleyemem. Seviyeleri bana göre çok yüksekti. Bir süre sonra Arsen Lüpen ve Sherlock Holmes gibi dedektif hikâyelerini keşfettim ve bunların tiryakisi oldum. Bu arada o dönemde her Türk çocuğu gibi benim de Tom Miksler, Teksaslar, Oklohomalar, Red Kitler arkadaşım oldu. Okuma alışkanlığı kazanmamda dedektif hikâyelerinin ve çizgi romanların büyük payı vardır.

Ortaöğretim döneminde Batı klasiklerine yöneldim. Maarif Vekaletinin beyaz kapaklı ve ucuz fiyatlı klasiklerinin çoğunu okudum. Türk yazarlarına fakülte eğitimine kadar pek ilgi duymadım. Fakülte eğitimiyle birlikte mesleğin gerektirdiği bu tür okumaları yaptım.

İlim ve kültür dünyamızda önemli yeri olan sahaflık, Osmanlılarda ne zaman ve nerede başlamıştır?

Osmanlıların fethinden sonra Bursa, hem bir başşehir hem de İslam dünyasının yeni kültür merkezlerinden biri olarak hızla gelişiyor. Öyle ki 15. yüzyılın ilk yarısında medrese sayısı 21’e ulaşıyor. Bu asırda şehir, tanınmış pek çok âlime de ev sahipliği yapıyor. Tabiatıyla yeni bir ilim merkezi olarak kitap akışının, istinsah ve telif faaliyetlerinin de yoğunlaştığı bir şehir hâline geliyor. Mesela –mübalağalı olmakla beraber- Bursa’da hem müderris hem kadı olarak görev yapan Molla Fenârî’nin 10 bin adet kitabı olduğunun rivayeti, bize 15. yüzyılda Bursa’ya dikkate değer bir kitap akışının olduğunu düşündürüyor. Bursa sahaflarıyla ilgili ulaşabildiğimiz en erken kayıt Nizameddin b. Mevlana Muhyiddin’e ait 1463 yılına ait terekedir. Bu terekede 3 lugat dışında 22 kitap, bir miktar cüz, kalem ve misvaklar var.

Sahafların ilim ve kültür hayatımıza katkılarını kısaca anlatabilir misiniz?

İstanbul’da Osmanlı ilmî hayatının ve kültür ortamının gelişmesinde önemli katkıları olan sahaflar, kitapla okuru buluşturmanın ötesinde, toplu olarak bulundukları mekân dolayısıyla Sahaflar Çarşısı namıyla bir ilim ve kültür muhitinin oluşumuna da zemin hazırlamışlardır. Bu dönemdeki Bursa ve Edirne sahaflarının Osmanlı kültür hayatına katkılarınınsa farklı bir şekilde gerçekleştiği görülüyor. Bursa sahafları eğitim ve öğretim için gerekli kitaplar yanında kitap telifi ve istinsahı için başta kâğıt olmak üzere kalem, kalemtıraş, mürekkep gibi her türlü malzemeyi temin etmekte ve cilt yapmaktaydılar. Edirne sahaflarını, İstanbul ve Bursa sahaflarından ayıran en önemli özellik terekelerinde bulunan kitapların cinsi ve muhteviyatıdır. Bu dönemde yaşamış Edirne’deki sahaflara ait birkaç terekede kahramanlık konularını işleyen hikâye kitaplarının ve destanlarının büyük bir yekûn oluşturduğu görülür. Öyle anlaşılıyor ki Edirne’de bulunan sahaflar halkın ve sınır boylarındaki askerlerin kahramanlık duygularını beslemek ve canlı tutmak için bu tür kitapları çoğalttırıp hem bu şehirde hem de Rumeli’deki diğer bölgelerde satmaktaydılar. Bu dönem Edirne sahaflarının sadece bu şehrin değil, aynı zamanda Rumeli bölgesinin de kültür hayatına bu yöndeki katkılarının öne çıktığı görülüyor.

17. ve 18. asırlar, İstanbul sahaflarının tarihinde yazma eser satışının yoğunlaştığı bir evredir. Zengin bir ulema sınıfının ortaya çıkışı çeşitli İslami konulardaki klasik eserlere talebi artırmış ve İstanbul sahaflarına İslam dünyasının kültür merkezlerinden bir kitap akışı başlamıştır. Bu dönemdeki sahaf terekelerinde bu tür eserlerin oldukça pahalı nüshalarına rastlanmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde kütüphanenin oluşumundan kısaca söz edebilir misiniz?

Osmanlı İmparatorluğunda sosyal hizmetler hayır sahipleri tarafından kurulan vakıflar vasıtasıyla yürütülüyordu. Bu vakıflar, bir insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her safhasında duyabileceği ihtiyaçlara cevap verebilmek gayesiyle kurulmuştu. Medreselerde müderris ve öğrencilerin, mahallelerde mahalle halkının kitap ihtiyaçlarını karşılamak için yapılmış kitap ve kütüphane vakıfları da bulunuyordu. Bu kütüphaneler ilk devirlerde ya cami, türbe, tekke gibi müstakil bir hayır kurumunun içinde ya karakteristik Türk ve Müslüman şehirlerinin teşkilinde ya da sosyal ve ekonomik hayata yön vermede önemli bir yeri olan imaret tesislerinde kurulmuşlardı. Daha sonraki yüzyıllarda da aynı gayeye yönelik yine bir vakıf kuruluşu olan müstakil kütüphaneler ortaya çıkmıştır. Yani Osmanlı Devri Türk kütüphaneleri, karşımıza bir vakıf kuruluşu olarak ortaya çıkmaktadır.

“Akademisyenlik meslek olmaktan çıktı, mekseb hâline geldi.” diyerek akademik hayatın gerilemesinden yakınıyorsunuz. Akademisyenlik hayatında 45 yılını geride bırakmış bir hocamız olarak bu gerilemeden kısaca bahsedebilir misiniz?

Belki bu tabii bir gelişmedir ama devrin gereği olarak akademisyenliğin bir meslek olmaktan çıkıp kazanç yolu olması beni rahatsız ediyor. Çünkü biz, akademisyenliğin bir yaşam biçimi, bir hayat tarzı olduğu dönemlerde yetiştik. Akademisyenliğin maddi şartlarının yanında gerekli kıldığı bir hayat düzeni de vardır. Bir akademisyenin fakülte dışında evindeki çalışma masasının üzerinde de daima çalıştığı konularla ilgili kitap, fotokopi, notlar bulunmalı ve akşam eve geldiğinde zaruri ihtiyaçlarına ve ailesine zaman ayırdıktan sonra çalışmaya koyulmalıdır. Aslında bir akademisyen, zihnî çalışma dışındaki aktiviteleri gerçekleştirirken de çalıştığı konuyla meşgul olmalıdır. Yıllar önce rahmetli Prof. Dr. Fuat Sezgin’den bizzat dinlemiştim. Bir gün hocası ve İstanbul’da Şarkiyat Enstitüsünde beraber çalıştıkları Helmut Ritter’i ziyaret ettiğinde Ritter: “Fuat, günde kaç saat çalışıyorsun?” diye sormuş. O da 10-12 saat çalıştığı hâlde biraz fazla göstermek için 16 saat demiş. Ritter: “Olmaz Fuat, bir ilim adamı günde 24 saat çalışmalı.” demiş. Burada Ritter’in kastettiği bir ilim adamının zihninin çalıştığı konuya 24 saat konsantre olabilmesidir. Ancak bu konsantrasyon sonucunda bir şeyler bulabilir, bir şeyler keşfedebilirsiniz.

Son olarak ömrünü ilme vakfetmiş bir ilim adamı olarak ilim yolculuğuna çıkmış ve çıkacak olanlara neler söylemek istersiniz?

Derdimiz bilgi üretmek olsun. Şimdi bazıları alıyor önüne dört tane kitabı, beşinciyi de kendisi yazıyor. Bu bilgi üretmek değil. Rahmetli Mehmet Genç Hoca’nın çok güzel bir tarifi var, diyor ki: “Dört kova suyun yanına boş bir kova koyuyorlar. Dolulardan birer maşrapa boş olana aktarıyorlar. Böylece yeni bir kova su elde ediyorlar.” İşte aynen buna dönmüş durumda. Ben bu konuları çalışırken binlerce vesika okuyorum ve oradan çıkardığım bir cümlenin de arkasında durabiliyorum. Bu üretim zor, bu yüzden de kimse bu işe girmiyor. Deli pösteki sayar gibi sayacaksınız, kolay değil.

Osmanlıların dünya kültür tarihinde bir zincir olmasını istiyorsak bunu bizim yapmamız lazım. Dünya kültür tarihini yazanlar Türkçe bilmiyor. Bilmedikleri için de sizin tarihiniz ne kadar önemli olursa olsun sizi atlıyorlar. Bu bir realite… Ben kütüphanelerle ilgili çalışmaya başladığımda Batı literatüründe bu konuda Osmanlı dönemine ait hiçbir şey yoktu. Yazdıkları kitaplarda Bizans Dönemi’nden doğrudan Cumhuriyet’e atlarlardı. O yüzden ben kütüphanelerle ilgili İngilizce neşriyat yaptım. Şimdi artık o bilgileri kullanıyorlar.