EMANET ŞUURU BAĞLAMINDA
BİLGİ AHLAKI
Kur’an-ı Kerim, insanın henüz bu dünyaya gönderilmeden önceki varlık aşamasından başlattığı beşerî hayatı, farklı kıssalar eşliğinde dünyevi boyutlarıyla ele alırken insanın nihayetinde ulaşacağı sermedî hayatından da kesintiler vermeyi ihmal etmez. İnsan, bu hâliyle kâh meleklerin kendisine tazim ile eğildikleri Allah’ın bir temsilcisi kâh “Bak nasıl da Nil ayaklarımın altından akıyor, her şey gibi o da benim emrimde ve en büyük tanrınız benim.” küstahlığında bir Firavun olarak karşımıza çıkar. İnsanın aldanışı, bazen Hz. Âdem’in şeytana kanmasında olduğu gibi cennetten sürgün ve Arafat’ta hüzünlü bir buluşmadır. Ne var ki bazen bu aldanış, Firavun’un nafile tanrılık iddiasında olduğu gibi tam bir isyan hâlidir. Artık bu hâl, insanlığın kolektif hafızasında hüzünlü de olsa bir buluşmayı değil, suların kıyısında korkunç bir akıbeti hatırlatır.
Kur’an-ı Kerim, kendini bir “öğüt” ve bir “hatırlatma” eylemi olarak tanımlarken (Hâkka, 69/48; Kalem, 68/52) insanın, yüklendiği emanetin bilincinde olması çağrısını sık sık yineler. Emanet, insanın emin ve güvenilir olmasını, iman dinamiği ile
birleştirir. İman; hayâyı, ahlakı ve irfanı besler. Bu, “Bir kötülüğü işlerken kimse görmese dahi Allah görür.” bilincine ulaşmaktır. Akif’in deyişiyle bu, “Ne irfandır ahlâka veren yükseklik ne vicdandır, fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.” şeklinde bir şuurdur. Nihayet Cibrîl hadisinin eşsiz anlatımıyla “Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibadet etmektir. Zira sen O’nu görmesen de O, seni görmektedir.”
Böylesi bir iman, akıl ve izan ile hareket eder. Vahyin aydınlık dokunuşu, aklın efsunlu labirentinde yol alırken her türlü ipoteğe ve köleleştirmeye bir reddiye hâli içindedir. İnsan bu hâlde emaneti üstlendiğinin idrakindedir. Onun için asıl olan, ayartmalar ve aldatmalar değil, hidayet kaynağı olan Kur’an ve nebevi beyandır.
Emanet, ehline verilmediğinde ve insanlar emin ve güvenilir zannettikleri sahtekârların ve şarlatanların tumturaklı sözlerine kapıldıklarında ise fesadın gölgesi ve cehaletin karanlığı toplumun üstüne çökmeye başlar.
Çöken karanlık aslında eskilerin zulmâniyet dedikleri şeydir. Belki bu, hak görüntüsünde bir teşviş, süslü ambalajı içinde batıla bulaşmış yalancı bir saadet ve toplumu felakete sürükleyen sahte bir terakkidir. İmam Gazali’nin eserine el-Munkızu mine’d-Dalâl diye ad olan “kurtarmak” anlamındaki Arapça “inkâz” kökünü, -harfleri bile birbirini tutmayan ve sadece sahte bir ses çağrışımından ibaret olan- enkâzü’d-dalâl’e, başka bir deyişle bir “aldanışın enkazı”na çevirenler, büyük bir vebalin altında ezilmişlerdir. Onlar gerçekte “nûr”u, “nâr” ile karıştıranlardır. Bu tipolojiler, maşerî vicdanda derin yaralar açarak toplumsal muhayyilede hazin ve elim bir felaketin hatırası ve millî ruhun inkılabının şehadetle tescili olarak yer bulmuştur ve bir kere daha anlaşılmıştır ki emanetin ehline verilmesi basit bir şey değildir.
İnsanların putlaştırılmasının, din adına birilerinin lâ yüs’el ilan edilmesinin, İslam ile bağdaşır yanı yoktur. Cahiliye çağında, Allah’ın tanrılar panteonunun tepesinde, fakat sahte tanrılarla bir hiyerarşi içerisinde olduğu kabulü, Allah’ın küfüv ve dengi olmadığı ifade edilerek çoktan yıkılmıştır (İhlâs, 112/4).
Mekke’nin entelektüellerinden Velîd b. el-Mugîre, “Kur’an, öyle tatlı, öyle ahenkli ki kökleri sağlam, dallarında meyveler olan ulu bir ağaç gibi görkemli” derken, inadı, putlarla ilgili çeşitli beklentileri, Mekke’de putperestlik üzerine kurulmuş rant düzeni ve gözünü boyayan sahte ideolojiye dayalı jakoben retoriği uğruna Kur’an’ı yalanlayabilmişti.
Kur’an karşısında her türlü sahte retoriğe hayır demek, Velîd bin el-Mugîre, Übey b. Selûl ve Kâ‘b b. el-Eşref olmaya bir reddiyedir. Buna mukabil Sa’d b. Ebî Vakkâs, Bişr b. el-Berâ, Hz. Aişe ve Hz. Ali gibi olmaya bir teşebbüstür. İslam’ı özünden tahrif ederek, tavizkâr bir diyalogculuğa esir etmeye çalışan zihniyet ile yapılan mücadelede ilmî çaba, Medine Yahudileri ile mücadele konusunda Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından özel olarak eğitilen Muaz b. Cebel, Bişr b. el-Berâ ve Davud b. Seleme’nin (r. anhum) yolundan yürümektir.
Burada Bakara suresinin 44. ayeti hatırlanmalıdır. Bu ayet, Yahudi din bilginlerinin, kendi tabilerine Tevrat’ın hükümlerine riayet etmelerini söylerken kendilerinin buna muhalif davranmalarını konu edinmektedir. Günümüzde din istismarcılarının yaptıkları, ayette bahsi geçen kişilerin yaptıklarından farklı değildir. Allah Resulü de hadislerinde başkalarına Hakka tabi olma çağrısı yaparken kendilerini bunun dışında tutanları çok korkunç temsillerle anlatmıştır. Bu doğrultuda İsrâ suresine dair rivayetlerde Allah Resulü, cehennem ehli içerisinde dudakları ateşten makaslarla kesilmiş bazı insanlar görüp bunun sebebini sorunca Cebrail (a.s.) bu insanların, başkalarına iyilik yapmayı ve Allah’a itaati tavsiye ederken kendileri bu tavsiyeye riayet etmeyen kişiler olduğunu haber vermiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I/120). Söz konusu anlatıma konu insanlar, dini istismar eden tipolojilere uymaktadır. Başka bir hadiste bağırsakları yere sarkmış olarak değirmen taşını döndüren eşekler gibi dönüp duran insanlar şeklindeki tasvir, ilmi, kendi süfli menfaatleri uğruna kullanan ve kitleleri kandıran kişilere gönderme yapmaktadır.
Bu anlamda Allah Resulü emanet kavramının ne kadar önemli olduğunu bir hadisinde bize şöyle anlatır: “Şüphesiz emanet, insanların kalplerinin derinliklerinde kök salıp yerleşmiştir. Sonra Kur’an inmiş, bu sayede insanlar Kur’an’dan ve sünnetten diğer bilgilerle beraber emaneti de öğrenmişlerdir. [Ne var ki]: İnsan bir kere uykuya dalar ve kalbinden emanet şuuru çekilip alınır. Onda olgun hurmanın üzerindeki gibi belli belirsiz bir iz kalır. Sonra insan tekrar uykuya dalar, kalbinden emanet şuuru tekrar alınır. Bunun izi de ayağının üzerine yuvarlanan korun sebep olduğu kabarcık gibidir. Bu kabarcık su toplamış göründüğünden içinde su var zannedersin, ama içi boştur. Gelecekte insanlar alışveriş yaparlarken, neredeyse hiçbiri, emaneti yerine getirmeyecektir. Artık iş, o noktaya varacaktır ki ‘Filan oğulları arasında güvenilir [emin] bir kimse varmış.ʼ denecektir. Bir başkası hakkında ise ʻNe dobra adam!ʼ, ʻNe beyefendi insan!ʼ, ʻNe kadar akıllı biri!ʼ diye söylenecektir. Gel gör ki onların kalbinde hardal tanesi kadar iman olmayacaktır (Buhari, Rikâk, 35; Müslim, İman, 230).”
Allah Resulü’nün “dobra”, “beyefendi”, “akıllı biri” diye tanımlanacağını söylediği, gerçekte içleri fesat ve hesap ile dolu bu tür insanlar, günümüzde bir hayli çoğalmıştır. Nebevi uyarılardan ders alınmadığı takdirde, sağlam bir Kur’an ve hadis kültürü elde edilememekte ve ne yazık ki geriye, körü körüne tabiiyetler, sonu hüsran olan aldanışlar ve toplumsal örselenmelerle iç içe geçmiş mahrumiyet ve madûniyetler kalmaktadır. O hâlde vahye kulak vermenin zamanı çoktan gelmiştir: “Allah, size emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emretmektedir. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt verir! Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitir ve görür” (Nisâ, 4/58); “Ey iman edenler! Allah’a ve Peygamber’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi [aranızdaki] emanetlere de hainlik etmeyin.” (Enfâl, 8/27); “Onlar emanetlerini ve verdikleri sözleri gözetirler.” (Mü’minûn, 23/8)
Kuşkusuz bu ilahi çağrılar toplumun safralarından kurtulmasının ve hakikate uyanışının bir mottosu olmalıdır. Zira hadiste deruni bir anlam örgüsü içinde ifade edildiği üzere uykuda emaneti kaybetme riskimiz vardır. “Elinizden yitireceğiniz ilk şey emanettir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 7182; İbn Ebî Şeybe, Musannef, 37585) hadis-i şerifi ise bu konuda teyakkuzda olmaya yönelik kuvvetli bir ikazdır. Çoğu insan, eylemlerini, -Dinî nas böyle buyurdu- diyerek Hakkʼa nispet eder görünse de gerçekte onlar yaptıkları şeyleri, benimsedikleri liderlerine ve ideolojilerine nispetle yapmaktadırlar. Modern siyasi vasıtalar, giderek çok daha fazla şekilde “politik birer din” kılığına bürünmekte ve fütürist bir “inanç ideolojisine” dönüşmektedir (Taha Abdurrahman. Rûhuʼd-dîn, Dârülbeyzâ: Merkezüʼs-Sekâfî el-Arabî, 2012, 340). Gadamer’e atıfla başka evrenlere kapalı her türden siyasi semantik alan, şiddeti beslemektedir. Bu durum, çeşitli güç odakları tarafından manipüle edilmektedir. Bu noktada 11 Eylül olayları, Cihadist eylem stratejisi ve İslamofobi kurgusu iyi analiz edilmelidir. İslam her türlü “inanç emperyalizmi”ni reddeder.
Hudayinabit ya da pıtrak gibi ortaya çıkan bu gruplar, ancak birlik şuuru ile yakamızdan düşecektir.
Allah Resulü’nün “Siz kendiniz için altı şeyi garanti edin, ben de sizin için cenneti garanti edeyim.” dediği hatırlanmalıdır. Kutlu Nebi, “Konuştuğunuzda doğru söz söyleyin; söz verdiğinizde sözünüzü tutun; size bir şey emanet edildiğinde emanetin hukukunu gözetin; iffetlerinizi koruyun; gözünüzü haram olandan sakının; elinizi haram olana uzatmayın.” buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, 323 (21695). Bu hadis, modern dönemdeki savrulmalara karşı son derece anlamlı bir uyarıdır. Dini istismar eden tipolojilere şuurlu bir bariyer inşası için bu nebevi ikaza kulak vermek zorundayız. Birbirimizle kenetlenmek ve 15 Temmuz’da şehadete yürüyenlerin aziz hatırasına ve vatanın ulviyetine saygı gereği birlik sorumluluğumuzu yerine getirmek bir gerekliliktir.
Giderek yalnızlaşan insanların birbirlerine sımsıkı bağlanmalarını, ortak kültür ve zengin bilgi temelinde birleşmelerini sağlayacak olan unsurların başında, Kur’an ve hadis temeline dayanan inanç, dürüstlük, ahlak ve hoşgörü çerçevesinde işleyen açık toplum gelmektedir. Bilge bir toplumun, bilimsel ve kültürel bir pragmatiğe ve kolektif zemine dayanması bir zorunluluktur. Bu manada insanın ruhunda bulunan ve onu doğruya ve iyi olana sevk eden vicdani potansiyel vahiyle buluşmalı, vicdan, irfan, izan ve Kur’an’ın hizmetine girmelidir. Kur’an’ın “bilgi şımarıklığı” (Mü’min, 40/83) olarak nitelendirdiği sarmaldan çıkmanın yegâne yolu budur. Kur’ani değerler evrenseldir. Her türlü şarlatanlık bu değerlerle yıkılır. İstidlal ve şehadet kavramlarını dengeli biçimde istihdam etmek suretiyle toplumsal bir dayanışma modeli kurma kararlılığının karşısında her türlü sapkın söylem maşerî vicdanda reddedilmeye mahkûmdur. Böylece beşerî ilişkiler ahlaki, estetik ve irfani boyutta güçlü bir dinamizmin parçası olacaktır.