NEZLECİ

Halil ÖZEL

Şehir merkezine epey uzak, Yörme diye bir köy, köyde küçük bir ilkokul, okulun bir sınıfında kıpır kıpır, yanakları al al çocuklar. Bir heyecan var, gören zanneder ki az sonra hocadan ya karneler ya da bir piknik müjdesi alınacak yahut yerli malı haftası kutlanacak, bir gezi düzenlenecek veya bunlar gibi bir şey. Bunlardan daha heyecan verici ne olabilir ki bir köy ilkokulunda? Aslında pek çok şey olabilir. Bunlardan biri ise, Halit gibi istisnasız bütün çocukların, sadece çocukların mı, hayır, büyüklerin, yaşlıların ve hatta ağaçların, dağların, yüklü bulutların da çok sevdiği, hepsine ayrı ayrı yakışan, hepsini tek tek değiştiren, boyayan, Halit’in çok sonra öğreneceği üzere, evlerinin hemen bitişiğindeki o çok eski kiliseye de adını veren Mikail isimli bir melek ile yardımcılarının elinden çıkan bir şey.

Nezleci, Halit’in okuduğu ilk kitaplardandı. Annelerinin sözünü dinlemeyen çocuklar, soğuk havada, yeterince koruyucu olmayan kıyafetleriyle çamurlu bir parkın ıslak kaydıraklarında, salıncaklarında, tahterevallilerinde akşama kadar oynamış. Onlar oynarken çirkin suratlı, tek dişli, uzun, kargacık burunlu, beli bükük, saçları süpürge, uzun parmaklı ellerinde pis bir torba taşıyan cadı gibi bir kadın, kötü kötü gülüyormuş. Çocukların iyice üşümesini, oyunlarının verdiği keyfin harareti yüzünden, içlerine işleyene kadar hissedemedikleri soğuğun en sonunda onları teslim almasını bekliyormuş. Sonunda çocukların gözlerine tek tek bakmış, hepsi de artık çakmak çakmak değil, baygın baygın bakıyormuş. Bakıyorlarmış ama kendilerine bakan bu kadını göremiyorlarmış. Artık tam vaktidir diye yanlarına sokulmuş cadı kadın. Torbasına parmağını daldırıp sarı renkli, iğrenç bir şeyi bir bir hepsinin burnuna sürmüş ve kahkahalar atarak oradan uzaklaşmış. Ertesi gün ise ateşler içinde yatan, burunlarından durmadan sümükler akan çocuklarının başında, anne babaları, “Vah vah, sonunda bizim yavrularımıza da bulaştı Nezleci!” diye üzgün üzgün konuşuyorlar, arada bir eğilip çocuklarının burunlarını siliyorlarmış.

Halit bu hikâyeyi, sahnelerinin resimlendirildiği küçük bir kitaptan okumuştu. Hem ilk okuduğu kitaplardan olduğuna hem de okurken Nezleci’nin, çocukların, nezle torbasının resimlerini de görüp hayli etkilendiğine göre, kitabı unutmaması için gerekli şartlar tamam demekti. Kitabı okuduktan sonra epey bir müddet teneffüslerde bahçeye ya da okuldan sonra sokağa çıkmadı, kararlıydı, çıkmayacaktı da. Belli mi olur, Nezleci, Yörme’ye de uğrardı belki. Ama böyle bir köyde ve üstelik Halit yaşta bir çocuk için bu kararda ne kadar sebat edilebilirdi ki? Çok sonraları hep düşündü Halit, acaba Nezleci ile Mikail melek tanışıyor muydu, beraber mi kurmuşlardı başına gelenlerden sorumlu o planı?

Kitabı okumasının ve Nezleci’yi rüyalarında bile görmesinin üzerinden çok geçmedi, sınıf arkadaşı Asım’a babasının kumandalı kalem, Hamit’in babasının da kokulu silgi aldığı gündü. Uçlu kalemleri bile sınıftaki birkaç arkadaşında görüp hayran kaldıkları günlerden biriydi ki Asım, açık sarı renkli, tepeden değil de yandan basmalı bir kalemle gelmiş, bakmak isteyenlere dokunmadan bakabileceklerini söylemiş, sonra da ucunu çıkarmak için tepeden değil, yandan basıldığını göstermişti. Şaşıp kalan arkadaşlarına da “Ne sandınız oğlum, kumandalı kalem bu.” demişti. Hamit de silgisiyle hava atıyordu, üzerinde silik bir çiçek resmi olan, mavi, küçük, hoş bir silgiydi bu, çok güzel kokuyordu. Çocuklar Hamit’in elinde tuttuğu silgiyi koklamak için yarışıyordu, tam Halit de koklarken, “Yeter be, kokusunu bitireceksiniz.” diyip hızla çekmişti silgiyi Hamit. Hepsi birden sus pus olup ağır ağır dağıldılar, kokulu silginin dağıttığı hayallerle ve annelerinin kaybetmesinler diye ortasını delip ip geçirerek boyunlarına astığı avuçları kadar büyük, kokusuz silgilerle. Belki onların babası da alırdı, akşam eve gidince kokulu silgiyi muhakkak annelerine anlatıp mızmızlanacaklar, babaları onlara da alsın diye yalvaracaklardı. Böyle şeyler için babaya değil anneye yalvarılırdı köyde, ya da her şey için.

İşte o gün Halit de eve geldi, her arkadaşı gibi annesine umutsuzca yalvardı, yalvardı; annesi ise sabretti, sabretti ve sonunda sabrı taşıp kızdı. Böyle basit bir şey için elçi olamazdı, çok istiyorsa doğrudan kendisi iletmeliydi talebini babalık makamına. Eh, Halit’in buna cesareti olamayacağına göre, artık ne gelirdi elden, en iyisi başka hayaller kurmaktı. Resim dersinde kış temalı resimler çizmelerini istemişti öğretmenleri. Halit, karanlık bir gecede parıldayan yıldızlar, gülümseyen bir hilal, kardan adam ve karla kaplanmış ağaçlar çizmişti. Artık Nezleci ve torbası yoktu kâbuslarında, çoktandır düşünmüyor ya da pek korkmuyordu Nezleci’den. Zaman geçiyordu çünkü zaman bir çocuk için aheste aheste, sanki hiçbir şey değiştirmeden, köye dokunmadan, evinin penceresinden seyrettiği dağdan bir şey alıp götürmeden, etrafından kimseyi eksiltmeden geçiyor ve başka resimli kitaplar okunuyor, başka küçük hikâyelerin içinde dolaşılıyor ve hepsi de gerçek zannediliyordu, Güneş’in Evi gibi mesela. Çocuk zihninin belki en güzel bir yanı saplantı hâline gelen bir kararlılıktan uzak olmasıdır. Halit de zihninde Nezleci’nin yaptığı böyle bir tesirden çabucak sıyrılıp oyunlara dönmeye, karlı kışlı hayaller kurup çizmeye başladı. Nezleci’yi hatırlamak bile istemiyor, aklına gelecek olursa hemen başka bir şey düşünmeye çalışıyordu, sanki düşüncelerinden haberdar olursa ona da uğrayacaktı cadı, öyle zannediyordu. Şimdi sıra, o gün derste çizdiği hayalin gerçek olmasını istemekti, ama kimden? Babası kar yağdırabilir miydi, ya öğretmeni? Annesi, bunun için dua etmesi gerektiğini söyledi; karları yağdıran melekler varmış, başlarında da Mikail isimli büyük bir melek bulunuyormuş, her bir kar tanesini bir melek indiriyormuş yeryüzüne. Mikail melek. O zaman Mikail meleğe mi dua etmesi gerekiyordu? “Hayır yavrum, Allah’ımıza dua etmelisin, Mikail meleği de Allah yarattı, karları da Allah yaratır, melekler sadece Allah’ın emirlerini yerine getiren hizmetçileridir.” dedi hacıannesi. Hacıanne, babaanneye deniyordu. Halit’in, önce dedesi, sonra da adını aldığı amcası o doğmadan kısa süre önce peş peşe vefat edince Halit’in babası, teselli bulsun diye hacca götürmüştü annesini. Yüreği kavrulan bir anne, bir eş için ne güzel bir teselli yeri. Babaanne hacı olduktan sonra, adı da hacıanne olmuştu.

O gece uyumadan önce çok dua etti Halit. Annesinin öğrettiği gibi, sağ tarafına doğru dönüp yattı, bildiği dua ve sureleri okudu, sonra uzun uzun dua etti. “Allah’ım”, dedi, “nolur bizim köye kar yağdır, sabah uyandığımda bir sürü kar yağmış olsun, nolur Allah’ım, kar yağarsa sana çok şükredicem Allah’ım, ya Rabbim, noolursun bir sürü, her yere kar yağsın…” diye tekrar ederken kar hayalleri billur bir rüyaya dönüştü. Uzaktan gelen köpek sesleri duyuldu. Soğuktan tecrit edilmiş bu kamış tavanlı ve toprak damlı odaya doluşan bütün ev halkını uyutup kendi de uykuya dalacak sobanın son sesleri duyuldu. Yanı başında yatan kardeşinin nefes alış verişleri, hacıannesinin oturduğu yerden kaza ve teheccüd namazları kılarken dudaklarından yayılan tatlı mırıltılar, ineklerin kesik kesik böğürmeleri de bu billur rüyalara eşlik etti. Fazla vakit geçmedi ki hacıannesi usulca uyandırdı Halit’i: “Halit’im, hadi kuzum kalk, sabah namazı kılacaktık hani ya, hadi kalk, namazını kıl, sonra hemen yatarsın, hadi yavrum benim.” İşte böyle oldu Halit’in ilk sabah namazı. Hacıannesi odaya bir leğen getirmiş, sobaya birkaç odun atıp hem odayı hem güğümdeki suyu ılıştırmıştı. Halit leğenin üstüne eğilip abdestini alırken o mübarek kadın, ibriği yavaş yavaş torununun ellerine dökmüş, abdest biter bitmez de bir havlu alıp sobanın kenarlarına sıkıca bastırıp ısıtarak bununla Halit’in yüzünü, kollarını kurulamıştı. O anda sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Hacıannesi torununu sıkıca giydirip köy camisine uğurladı.

Halit, tahta merdivenlerden aşağıya, kayıp düşmemeye dikkat ederek indi, bu Anadolu köyünün yakıcı sabah ayazında, ayağının altında ezilen buzların sesleriyle evin tam karşısındaki camiye gitti, namazını kılıp eve geri döndü. Ne kadar da şaşırmış ve takdir etmişti cami imamı ve yaşlı amcalar. Camiden dönerken havanın seyrek seyrek kar atıştırdığını gördü Halit, küçük yüreği heyecan, sevinç ve umutla doldu. Eve girer girmez hacıannesinin sıcak öpücüğünü aldıktan sonra yatağına girip huzurla uykuya daldı. Daha da kısa ya da ona öyle gelen bir zaman sonra ise bir takırtı işitti, uyku korosunun ahengini bozan bir çatlak ses ya da oyunu bozup kaçan bir mızıkçının sesi. Bir demir, güçlü darbelerle başka bir demiri dövüyor. Odada çok hafif bir hareketlenme oluyor, soğuğun kesif dokunuşlarının yokladığı kollar, bacaklar, omuzlar, uyanan bilincin refleksiyle şefkatli yorganın koynuna sokuluyor. Takırtı biraz ara veriyor, aralanan gözler tekrar düşüyor karanlık, yumuşak, huzurlu, sıcacık, mışıl mışıl uykunun kucağına ama tam bu sırada gürültü yeniden başlıyor. Bu bir başlayıp bir bitişler birkaç defa daha tekrar edince artık sadece gözler ve bilinçler değil, sinirler de uyanıyor. Az sonra biri öfkeyle söylenmeli ama kimse ses çıkarmıyor, tepkiler sadece sesli bir homurtu ile sağa yahut sola dönmekten ibaret kalıyor. Ardından bir sıcaklık yayılmaya başlıyor bir noktadan çevreye doğru. Bu sıcak dalgadan hemen önce, uyku sarhoşluğundan kurtulmayı başarabilenlerce ne olup bittiği nihayet anlaşılıyor. Şefkatli yorganın koynundan soğuk odaya herkesten önce çıkan anne, uyuyan sobayı uyandırmaya çalışmakta, sobanın öğüttüğü odun ve hayvan gübrelerinin atıklarını, yani külleri temizlemek için demir bir boru parçasıyla sobanın bağırsaklarını karıştırmaktaymış meğer. Yavruları sıcak yorganın altındaki uykudan yine sıcak odanın içine uyansın diye, kendisi keskin ayazın esir aldığı balkona çıkmış, yakacak getirmiş. Halit, kendine gelip bu tatlı sahneyi bir an seyrettikten sonra birden hatırladı, yataktan fırlayıp pencereye koştu, hava henüz tam aydınlanmamıştı ama aradığı şeyi nereye baksa görüyordu. Duası kabul edilmiş, her yere bir sürü kar yağmıştı; çatılar, ağaçlar, yollar, Arayıt Dağı, her yer, her yer bembeyazdı işte. Rüya gibiydi, lapa lapa yağan, bembeyaz bir rüya. İri kar tanelerine baktıkça Mikail melek komutasındaki melekleri görür gibi oluyordu, ellerinde kar taneleri, bembeyaz, binlerce kanatlı melek, tebessümler saçarak yerle gök arasında gidip geliyordu. Sobanın üzerinde ısıtılmış bazlamaların arasına, cömert koyunlarının sütünden yapılan tereyağı sürüldü, heyecan ve sevinçten uçan bir çocuk ne kadar yiyebilirse o kadar yiyerek kahvaltı safhasını hızlıca atlattı Halit.

Babası bu karda okula tek başına gidemeyeceğini söyleyip Halit’i sırtına aldığı gibi sokağa çıktı. Henüz çiğnenmemiş karlarla kaplı sokaklarda enfes bir kar kokusu ve kristal kar sesi vardı. Bu koku ve ses tarif edilebilir mi? Bacalardan dumanlar yükseliyordu, her adımında kart kurt, kart kurt seslerle ezilen karların üstünde ağır ağır yürüyen babasının ağzından ve burnundan da. Acaba bacalardan mı yoksa babasının nefeslerinden mi daha çok duman çıkıyordu? Halit bunları seyredip düşünürken babası bir hatıra anlatmaya başladı. Halit’in dedesi, yani babasının babası küçükken, böyle güzel bir kar yağmış Yörme’ye. Onun babası da tıpkı Halit’inki gibi sırtına almış oğlunu ve okula götürmüş. “Babamın, kendisi daha küçücükken vefat eden dedemle ilgili hatırladığı tek hatırasıymış bu.” diyordu Halit’in babası. Şimdi bunları dinlerken yıllar öncesinden kalma bu hatıra sanki tekrar canlanıyor gibi geldi Halit’e. Halit’in, dedesiyle aynı adı taşıyan babası, hatıradaki büyük dede; sırtındaki de Halit oluverdi sanki.

İnsan, zaman ve mekânın sürüp giden hikâyesi böyleydi işte, ne garip. Halit, okula yaklaşınca babasına yalvardı, sırtından indirsin onu diye. Arkadaşlarının, bu hâlini görüp alay etmelerinden korkuyordu. Ama babası dinlemedi. Köşeyi döndükleri zaman bir de baktı ki sırtında küçük küçük kız ve oğlan çocukları, bir sürü baba okul yolundaydı. Bu manzara Halit’i rahatlattı ve gülümsetti. Artık utangaçlık yerine babasıyla gurur duyma vaktiydi.

Sınıflar sakinlerine kavuşunca ders başladı. Başladı ama aklı fikri dışarıda olan çocuklar için bitmek bilmedi ilk ders. Daha ders esnasında fısıldaşmalarla, kaş göz işaretleri ile kurulan takımlarla teneffüste kar topu savaşları oynandı, kardan adam inşasına başlandı, yerlerde yuvarlaya yuvarlaya kocaman kar topları yapıldı, karların üstünde yatıp izler bırakıldı. Halit, bütün bunları bir o oyuna bir ötekine koşturarak tatmaya çalıştı. Karın erimesinden ve oynayamadığı oyunların içinde ukde kalmasından korkuyordu sanki. Bütün gün, işte böyle geçti okulda.

Son ders saatinin henüz başıydı. Halit de diğer arkadaşları gibi çok yorgundu ve nihayet üşüdüğünü hissetmeye, içinde bir titreme, midesinde bir bulantı duymaya başladı. Ayaklarının ıslak olduğunu fark etti, içine kar dolmuş ve erimiş, annesinin alta delikli üste sağlam olmak üzere üst üste giydirdiği kalın çoraplarını sırılsıklam yapmıştı. Bir arkadaşının kar topu savaşı sırasında sırtından aşağıya bıraktığı iki iri kar topu da belini ve çamaşırlarını ıslatmıştı. Ama bütün bunları şimdi fark etmiş, olurken hiç umursamamıştı. Arkadaşlarına baktı Halit, hepsi hâlâ heyecanlı, kıpır kıpır, yanakları al aldı. Kendi yanakları da öyle olmalıydı, sıcaklığını hissediyordu. Gözü pencereden dışarıya doğru kaydı. Sabahtan beri lapa lapa yağan kar artık tek tük serpiştiriyor, hafiften esen rüzgâr bunları oradan oraya savuruyor, sanki artık hiçbiri yere düşmüyordu. Acaba onları indiren melekler de rüzgârda böyle uçuşuyor da ellerindeki kar tanesini yere bir türlü koyamıyorlar mıydı? Hiç melek görmemişti Halit. Acaba görebilir miyim diye dışarıya daha dikkatle bakmaya, kar tanelerini takip etmeye çalıştı. Onları taşıyan elleri görmeye çalışıyordu. Fakat içinde bir kırgınlık, bir bulantı, alnında beliren boncuk boncuk terler, boğazında hafif bir acı... Odaklanamıyordu. Derken, bahçede gözüne bir karaltı ilişti: Elinde, içinde sarı bir şeyler dolu bir torba, tek dişiyle sırıta sırıta ona bakan, çirkin, ürkütücü bir ihtiyar kadın. Kendinden geçti.

“Halit, oğlum, sana diyorum, duymuyor musun beni, hadi bakayım alın şu kovayı da odunluğa gidip odun getirin arkadaşınla, bugün nöbetçi siz değil misiniz?” Öğretmeninin bu ikazıyla bir parça kendine gelen Halit, arkadaşlarının şaşkın bakışları eşliğinde ayağa kalktı. Titriyordu. Öğretmeni hâlini hiç fark edememişti. Arkadaşı olmasa bu gündüz vakti korkudan dışarıya çıkamazdı. Mikail ile birlikte çıktılar, odun doldurup getirdiler. Dışarıda terli alnına ve içine dolan rüzgâr, Halit için son darbe oldu. O gün okul bitince eve nasıl gitti, annesi kızıp azarlayarak üstünü başını nasıl değiştirip yatağa yatırdı, hiç hatırlayamıyordu. Hatırladığı tek şey, eve giderken her köşe başında elindeki torbayla ona doğru yaklaşır gibi görünen, tek dişiyle sırıtan, siyah, yırtık pırtık paçavra gibi bir pelerine bürünmüş Nezleci idi.