Nermin TAYLAN
Tarihin en önemli kırılma noktalarından, İslam dünyasının bitmeyen yası, Müslümanların dinmeyen gözyaşı ve Hz. Hüseyin’i şehadete yürüten adalet çığlığı Kerbela… Kerbela olayının üzerinden asırlar geçmiş, çeşitli milletler, çeşitli mezhepler, çeşitli devletler hep kendilerince yorumlamış bu acı vakayı. Zaman zaman siyasi zaman zaman da mezhepsel kavgalarla olayın tarihî süreci pek de incelenmemiş aslında. Gelin bizler bu defa tüm mezhepsel yorumlardan uzak, tüm siyasi çıkarlardan ırak bir hâlde Kerbela olayının tarihî sürecine gidelim ve dönemin İslam dünyasını ve bu acı hadisenin o dünya içerisinde nasıl yaşandığını sağlıklı bir bakış açısıyla anlamaya çalışalım.
Hilafet
Efendimiz (s.a.s.) ahirete irtihal ettiğinde yerine kimseyi bırakmamış, arkasından gelenlere bir yol haritası çizmemişti. Kendisine inananlara bıraktığı miras, Kur’an-ı Kerim ve sünnetiydi. Müslümanlar onun yokluğunda bu mirasla yollarını bulmaya, devletlerini idare etmeye çalıştılar. Efendimiz (s.a.s.) dönemindeki tecrübeleri, tanık oldukları, gelenekleri, yaşadıkları siyasi olaylar ve Efendimizden öğrendikleri ile Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin (r. anhum) hilafet dönemleri yaşandı.
Burada şunu özellikle belirtmek gerekir ki; Efendimizden (s.a.s.) önce Arabistan’da kabilecilik vardı ve her kabile bir devletmiş gibi davranırdı. Kabileler arası çatışmalar, özellikle kaynakları kullanma noktasında kavgalar had safhada iken Efendimiz onları bir araya toplayıp tek bir devlete bağlı kalmayı öğretti. Bunların haricinde ise Efendimizin de mensup olduğu Kureyş kabilesi daima siyasete yön veren taraf olduğundan diğer kabileler bu kabile ile iyi geçinme yolunu seçmişti.
Hicretin 40. yılında bir Harici tarafından Hz. Ali’nin (r.a.) şehit edilmesi önemli bir kırılma noktası oldu. Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Kûfeliler Hz. Hasan’ı halife seçtiler. Ancak Hz. Hasan, halife seçildikten altı ay sonra, dönemin siyasi olayları neticesinde kan dökülmesin diye fedakârane bir tavırla babasının rakibi olan ve babasıyla Sıffin’de savaşan Muaviye’ye hilafeti bıraktı.
Bu tavrıyla babasının arkadaşları tarafından büyük eleştirilere maruz kaldı ve kendisini eleştirenlere “Ben hilafet makamında kalacağım ama sizin kanınız akacak. Bana zillet içinde olduğumu söylüyorsunuz; sizin kanınızı korumam zillet içinde olmamdan daha iyidir.” cevabını vererek hicretin 41. yılında kendisinin, aile efradının bulunduğu Kûfe’de yapılan bir törenle hilafeti Muaviye’ye teslim etti.
Böylece Hz. Osman’ın (r.a.) amcazadesi olan Muaviye’nin, Hz. Osman’ın kanını isteyerek Hz. Ali ile savaşması ve nihayetinde “Herkesten biat almadı ve hilafeti meşru değildir.” gibi sözlerle Hz. Ali’nin hilafetini tartışmaya açması netice vermişti.
Böylece hilafet makamı Kûfe’den Şam’a geçmiş olduğundan Hz. Ömer (r.a.) döneminde oluşturulan her kabilenin devletten yıllık maaş alması olayında Kûfeliler biraz sıkıntıya düşebilecekti. Çünkü hilafet makamı Kûfe’de olduğundan buradaki kabileler devlete yakınlığıyla ekonomik anlamda rahattı. Ama artık iktidarı Şam’a kaptırmışlardı.
Hz. Hasan (r.a.) mevzulardan dolayı Kûfelilerin kendisine biraz sıkıntı yaşatacağı düşüncesiyle ailesini toplayıp Medine’ye taşındı. Hz. Hüseyin (r.a.) ise tüm bunlara muhalifti ve yaşanan hadiselerden oldukça rahatsızdı.
Hz. Hüseyin, asla hilafetin devredilmesi taraftarı değildi ama ağabeyi Hz. Hasan’a uymak durumunda kaldı. O da Hz. Muaviye’ye biat edip ağabeyiyle birlikte Medine’ye gitti.
Kerbela’ya Gidişin Dönüm Noktası
Hicretin 50. yılından sonra Muaviye önemli bir karar aldı ve zaman zaman hutbe okuttuğu, kabile reisleri ile görüştürdüğü, İslam ordularının başında savaşa gönderdiği oğlu Yezid’i veliaht olarak insanlara tanıtmaya başladı. O güne kadar İslam devletinde böyle bir saltanat süreci olmamıştı. Nihayetinde hicretin 56. yılında Yezid’in veliahtlığı ilan edildi. Hicaz’da dört önemli isim (Hz. Ebubekir’in oğlu Abdurrahman, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah, Zübeyr b. Avvam’ın oğlu Abdullah, Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin) şiddetle buna karşı çıktı. Yezid’in veliahtlığına büyük kitleler karşı olmasa da babaları halife olmuş olan bu dört sahabenin hem yaş hem de bulundukları konum olarak muhalefeti önemli bir hadiseydi. Çünkü Yezid sahabe değildi ve bu dört ismin en küçüğü olan Hz. Hüseyin, Yezid’den 21 yaş büyüktü. Dolayısıyla liderlik söz konusu olduğunda Yezid en geriden geliyordu.
Hz. Muaviye, bu dört ismin muhalefetini çok önemsedi ve bin kişilik bir süvari birliği ile Medine’ye onlarla görüşmeye gitti. Onlar da Muaviye ile görüşmemek için Mekke’ye gittiler, Muaviye peşlerinden Mekke’ye gidip onlarla uzun uzun görüştü. Muhalif dört isim kendilerine sözcü olarak Abdullah b. Zübeyr’i seçmişti. Bu görüşmelerde Muaviye’ye İslam’da saltanat olmadığı hatırlatılınca Muaviye “Ben artık yaşlandım. Ölümümden sonra ümmet yeniden tefrikaya düşmesin, eski hadiseler yaşanmasın diye oğlumu veliaht tayin ettim. Hüseyin sen oğlumun en yakın akrabasısın, ölümümden sonra onun hilafet döneminde kendisine hami olmanı bekliyorum.” dedi. Bu dört kişi Muaviye’ye dönerek “Senin bu dediğin hırakliyedir (Bizans sistemi) yani saltanattır.” diyerek Muaviye’ye başka bir teklifte bulundular.
Dediler ki; ya Allah Resulü’nün yaptığı gibi bu ümmetin kendi işidir de ve senden sonraki halifeyi onların seçmesini iste, ya Hz. Ebubekir’in yaptığı gibi akraban olmayan birini tayin et, onu kabul edelim, ya Hz. Ömer’in yaptığı gibi akrabalarından olmayan bir şûra tayin et, biz onu da kabul ederiz. Muaviye ise tüm bunları reddetti ve işi zamana bıraktı. Bu sırada zaman ilerledi ve Abdurrahman b. Ebubekir vefat etti ve geriye üç muhalif kaldı. Hicretin 60. yılında Muaviye ölünce Yezid, Medine valisine bir mektup yazar ve durumu bildirerek “Ben biat aldım, sen de Medine’dekilerden ve özellikle bu üç isimden biat al.” der. Vali mektubu alır almaz iki kişiyi yani Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Zübeyr’i çağırır, “Hemen biat edin.” der. Onlar da “Biz böyle kıyıda köşede biat edecek insanlar değiliz, yarın Mescid-i Nebevi’de ilan edersin ve herkes biat eder.” der ve o gece Mekke’ye giderler. Hz. Hüseyin, Mekke’ye gidince oradaki büyüklerle istişare eder ve bir karar vermeye çalışır. Abdüllah b. Zübeyr ise Harem’e sığınır ve “Ben Allah’ın evine sığındım.” diyerek gelip giden hacılara konuşmalar yaparak Yezid’e muhalefete devam eder.
Bu sırada Kûfeliler, Hz. Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenince ona yüzlerce mektup yazarlar. “Bizim burada bir vali var, bizi idare edemiyor, Kûfe’de zulüm var. Ne olur buraya gel sana biat edelim.” derler. Hz. Hüseyin, Mekke’ye gidişinden tahminen bir buçuk ay sonra amcasının oğlu Müslim b. Akil’i olan biteni öğrenmesi için Kûfe’ye gönderir. Müslim Kûfe’ye gidişinden kısa süre sonra on binlerce insandan biat alır ve Hz. Hüseyin’e durumu anlatıp hemen gelmesi gerektiğini yazar.
Hz. Hüseyin mektubu alınca Mekkelilerle istişare eder. Kendisine sürekli gitmemesi için uyarıda bulunanlara “davete icabet” için gitmesi gerektiğini söyler. Hac farizası sırasında Arafat’a çıkmadan bir gün önce veda tavafı yapar, haccını tamamlamadan ihramdan çıkar ve yola koyulur. Ailesini, kızlarını, kız kardeşlerini, küçük çocuklarını alıp yola çıkan Hz. Hüseyin giderken savaşmak niyetinde değildir. Ne böyle bir isyanın çıkacağını ne de kendisini çağıranların sözünden döneceğini tahmin etmiştir. Yirmi dört günlük yolculuğu sırasında kendisine katılanlar da olur. Bu sırada durumdan haberdar olan Yezid, Kûfe’ye sertliği ve muhaliflere göz açtırmamasıyla tanınan Ubeydullah b. Ziyad’ı vali tayin eder. Ubeydullah, Kûfe’ye gider, kabile liderlerini toplar ve onları kendilerine tabi olmaya ikna edip kabilelerine sahip çıkmalarını söyler. Böylece Müslim b. Akil, yalnız kalınca kaçar ancak bir Kûfelinin evinde yakalanır. Müslim, kendisine biat edenlerin toplanması için çağrı yapınca 12.000 kişiden yalnızca 200 kişi toplanır. İlerlerken o 200 kişi de kaçar ve nihayetinde bir kabileye sığınınca burada ihbar edilir. Kafası kesilip cesedi ibret olsun diye Kûfe çarşısına asılır.
Müslim, öldürülmeden önce Ömer b. Saad b. Ebu Vakkas’ı vasi tayin eder ve “Hüseyin’e haber et gelmesin.” der. Hz. Hüseyin haberi alır, yol arkadaşlarıyla istişare eder ancak arkadaşları geri dönmek istemezler. Müslim’in kardeşleri de ağabeylerinin intikamını almadan geri dönmeyeceklerini söyleyince yola devam edilir. Ubeydullah b. Ziyad, 1000 kişilik bir süvari birliği göndererek Hz. Hüseyin’in Kûfelilere ulaşmasını engellemek ister. Yolu kesilen Hz. Hüseyin ordu komutanına mektupları göstererek niyetini anlatır. Valiye mektuplar yazılır, cevap beklenirken Kerbela’ya kadar ilerlenir. Ubeydullah b. Ziyad’ın cevabı “Onları orada tut, sakın Kûfe’ye girmelerine müsaade etme.” olur. Muharrem ayının ikinci günü Hz. Hüseyin ve arkadaşları Kerbela’da yeniden arkasındakilerle konuşunca yine bir ayrılık olur ve toplam 72 kişi kalırlar.
Ubeydullah b. Ziyad, bu kez Ömer b. Saad Ebi Vakkas’ı Hz. Hüseyin’in üzerine gönderir. Ömer b. Saad Ebi Vakkas Mekkelidir ve Hz. Hüseyin’in de arkadaşıdır aslında. Bu sebeple önce reddetse de kendisine sunulan makamlar ve ikna çabaları sonucunda bu görevi kabul edip Kerbela’ya gider. Hz. Hüseyin’le görüşmeleri sırasında Hz. Hüseyin onlara, “Ben buraya Kûfelilerin çağrısı ile geldim. Şayet onlar benden vazgeçtilerse ya bana müsaade edin Mekke’ye geri döneyim yahut Yezid’le olan sorunumu çözmek için beni bir askerî birliğin korumasında Şam’a götürün yahut da ben Müslümanlarla savaşmak istemiyorum, kâfirlerle savaş olan bir yere gönderin ben orada savaşıp şehit olayım.” teklifinde bulunur.
Ömer b. Saad bu üç seçeneği çok olumlu görüp Ubeydullah’a yazar. Ubeydullah konuyu adamlarıyla istişare ederken Şimr b. Zi’l-Cevşen isimli adamı “Hüseyin bir daha böyle ele geçmez, o şimdi böyle der sonra yine muhalefet eder. Elimize geçen bu fırsatı değerlendirelim.” der. Ubeydullah hemen Ömer’e mektup yazar ve “Koşulsuz teslimiyet dışında hiçbir teklif kabul edilemez.” der. Hz. Hüseyin onurunun kırılacağını ve rencide edileceğini düşündüğü için teslim olmayı reddeder. 2 Muharrem’den 10 Muharrem’e kadar geçen süreden sonra Ömer artık atış emri verir lâkin askerlerin birçoğu Peygamber torununa ateş etmeyi reddeder. Ok atışlarıyla birlikte ailesi, Hz. Hüseyin’in gözlerinin önünde tek tek şehit edilir.
Kucağınca bulunan küçük çocuğu da yere düşünce ardı ardına kılıç darbeleri ve oklarla Hz. Hüseyin’in mübarek bedeni de şehit düşer.
Efendimizin vefatının üzerinden henüz elli yıl geçmişti. Sahabeyi görmüş insanlar daha Peygamber kokusu üzerinden gitmemiş Hz. Hüseyin’i şehit etmiş, 5 bin kişilik bir ordu Resulüllah’ın akrabası 72 kişiyi acımasızca katletmişti. Katiller, Hz. Hüseyin’in şehadetinden sonra da durmamış Efendimizin öptüğü başını kesip önce Kûfe valisi Ubeydullah’a sonra da Yezid’e götürmüştü.
Kerbela şehitlerine binlerce rahmet ve minnetle…