ASİL VEKİL İLİŞKİSİ
Ali Necip ERDOĞAN
Vekil, asili temsil eder. Kişi kendisini ilgilendiren işleri kendisi (asaleten) yapabileceği gibi yetki verdiği vekiline de yaptırabilir. Asili temsil eden vekil tarafından yapılan her iş asil tarafından yapılmış gibidir. Sadece bir konuda temsil yetkisi verilebileceği gibi birçok konuda temsil yetkisi verilebilir. Vekilin yetki verilen konulardaki iş ve fiilleri asil adınadır. Vekil asili, asilin belirlediği sınırların içinde kalarak hem vekâletini ima ve ihsas eder hem de riayeti nedeniyle asili imaen hatırlatır. Bu tutum, muhatabına vekilliği nedeniyle herhangi bir üstünlük taslamadığını, vekilliğinden dolayı herhangi bir hak ya da imtiyaz talep etmediğini bildirir ve gösterir. Asil de vekilin sınırlarını aşmaması nedeniyle hem ondan hoşnut olur hem de muhatabın kendisini (asili) hatırlaması nedeniyle muhatabı gönlüne düşürür. Vekil görüldüğünde asil hatırlanır. Bu ima, muhatabın anlayışına müdahale etmeyen bir hatırlatmadır. Muhatap neyi nasıl anlıyorsa aynı şekilde anlayışını muhafaza edebilir. Bu çok önemlidir çünkü muhatap asil ile değil vekil ile karşı karşıyadır. (Mesela vekil ile muhatap arasındaki kişisel dostluk bu anlayışa yön verebileceğinden asilin haklarına zarar verilebilir.) Vekilin temsil alanının tanımı, muhatabı tarafından da açık ve net bir şekilde anlaşılmalıdır ki asilin hak ve sorumluluklarını muhatap da bilebilsin ve o alanın içinde kalabilsin. Böylelikle vekil bu tanımlı alan dışında hiçbir talepte bulunamaz, iş ve fiilleri bu alanın dışına taşıyamaz, dolayısıyla da bu alanın dışındaki hiçbir şeyi dayatamaz, böylelikle muhatabın anlayışına da müdahale edememiş olur. Demek ki asil-vekil ilişkisi görünüşte ikili, fiilen üçlü bir ilişkidir: asil-vekil-muhatap.
Asil vekil ilişkisinde belirleyici olan en önemli unsur, yapılacak bir işi ya da fiili asilin ya fiziki imkânsızlık ya da bilgi ve tecrübe eksikliği nedeniyle yapamayacak olmasıdır. Mesela kurban kesmek isteyen birinin o an orada olamayışı nedeniyle orada bulunan birine vekâlet vermesi (fiziki imkânsızlık) veya dava açmak isteyen ya da kendisine dava açılan birinin, usulü, kanunları ve uygulamayı bilen bir avukata gitmesi, ona vekâlet vermesi (bilgi ve tecrübe eksikliği) gibi.
Tevekkül, vekl kökünden gelir; vekl, Allah’a güvenmek anlamındadır. Tevekkül ise, “birinin işini üstüne almak, birine güvence vermek; birine işini havale etmek, ona güvenmek” anlamına gelir. Kişi (asil) tevekkül ettiğinde vekil tayin etme zorunluluğuyla karşı karşıya kalmış olmaktadır çünkü kendi gücünü aşan bir iş ve fiili, o iş ve fiili gücü yetene havale etmektedir. ’’Devemi serbest bırakıp Allah’a tevekkül edeyim mi?’’ diye soran adama Efendimiz (s.a.s.), ’’Önce bağla sonra tevekkül et.’’ demiştir. Kişinin kendisinin (asaleten) yapabileceği bir işi yapmayıp bu işi vekile havale etmek istemesi, asil vekil ilişkisinin nasıl kurulacağına dair iki ilkeyi doğurur. Birincisi, kendisinin yapabileceği bir işi vekile havale edemez. İkincisi, tevekkül başlangıçta zorunlu bir ilişki olarak doğar çünkü kişi kendisini aşan iş ve fiiller için (istese de istemese de) tevekkül etmek zorundadır. Aradaki ilişki hem söz konusu zorunluluk nedeniyle hem de kişinin yapması gerekenleri yapmak zorunda olması nedeniyle henüz ikili bir ilişkidir. Talak suresi 3. ayette, “…Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter…” denilmiştir. Muhatabın dâhil olmasıyla bu ilişki üçlü bir ilişkiye dönüşecektir.
Adamın devesini bağladıktan sonra tevekkül etmesi öncelikle, aklının devede kalmasını engellemek içindir. Serbest bırakılan devenin ne yapacağı öngörülemez, dolayısıyla da deve, gittiği yerden ya da yaptıklarından sorumlu tutulamaz. Serbest bırakılan devenin başına gelecek olanlardan devenin sahibi sorumlu tutulacaktır. Bu yüzden deve, sahibinin aklını temsil eder. Adam deveyi bağladığında aklını da bağlamış olur. Yani kişi, yapabileceklerini yapmış, tedbirini almıştır. Kendi aklının (toplumsal aklın ve tecrübenin de bir sonucu olarak) sınırına gelmiştir. Bir olumsuzluk yaşandığında kişinin sorumluluğu, almış olduğu tedbirler nedeniyle en aza inmiştir. Yani kişi kendisinde potansiyel olarak bulunan aklı, tüm tedbirleri alarak “faal akla” çevirmiştir.
Deve aklı temsil eder. Deveyi bağlamak aklı bağlamaktır. Bu, aşkın olanla/yüce olanla temas etmenin irtibat kurmanın yolu ve en temel ilkesidir. Aksi takdirde akıl, serbest hareket eder ve fikirlerin uçuşmasına sebep olur. Sınırlanamayan "şey" tanımlanamaz. Aklı bağlamak onu sınırlamak, sınır içinde düşünmeyi sağlamak içindir. (Serbest düşünme ayrı bir konudur.) Kişinin kendisini aşan konulara ulaşabilmesinin de bir yoludur sınırlamak. İş ve fiil eğer kişinin kendisini aşmasaydı, kişi o iş ve fiili kendisi yapabilirdi. Kendisini aştığı için aklı bağlamak zorunda. Bu zorunluluk “Yüce”nin vekâlet ilişkisini devam ettirmek için yaratılan zorunluluktur. Yani yüce olan vekil ile ilişkisini sürekli kılmak için vekilin gücünü aşan durumları yaratır, bu onun yüceliğinin ve şanının gösterenidir, vekile kendisini hep ima eder. Böylelikle asil vekil ilişkisinin sürekliliğini sağlar. Bu sürekliliği en güzel ifade eden de “Deveyi sağlam kazığa bağlamak” deyimidir. Burada “sağlam” vurgusu, bağlamaya değil bağlanan yere yani “kazığa”dır. Sıkı sıkı bağla demiyor, bağladığın yer yani kazık sağlam olsun diyor. Devenin ipini sağlam olan kazığa öylesine, alel usul bağlayabilirsin, bağlaman gevşek olsun, kolay çözülsün ama bağladığın yer sağlam olsun anlamı çıkıyor. Demek ki (devenin temsil ettiği) akıl çok sıkı değil gevşek bağlanabilir çünkü değişen şartlar nedeniyle aklı revize etmek gerekebilir ama bağlandığı yer yani merkez sağlam olursa bağlama biçimi (aklı kullanmak) farklılık gösterebilir. Deve muhakkak bağlanacak, bağlandığı yer sağlam olacak, bağlanma biçimi farklılık gösterebilecek.
Bakara suresi 30. ayette, “Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler, Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.” denilmektedir. Yeryüzünde yaratılacak olan “halife”nin Hz. Âdem ve onun neslinden gelecek insanlar olduğu daha sonraki ayetlerden ve diğer surelerden anlaşılmaktadır. Halife, “arkada olmak, birinin arkasından gelmek, yerine geçmek” anlamlarına gelen half kökünden türetilmiş olup “birinin yerine geçerek işini, görevini devam ettiren” şeklinde açıklanır. Hilafet ise, “bir kimsenin diğer bir zatın yerini tutması”, “birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gelmek/gitmek, yerini doldurmak, vekâlet veya temsil etmek” gibi anlamlara gelir. (TDV İslam Ansiklopedisi, “Halife”, “Hilâfet”) Dolayısıyla müfessirler bu ayette geçen halife kavramını, Allah’ın iradesini yeryüzünde temsil eden, O’nun adına hareket eden, emir ve yasaklarını tatbik eden kimse olarak açıklamışlardır. Sad suresi 26. ayette “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır." denilmektedir. Buradan insanın yeryüzündeki iş ve fiillerinin kendi adına asaleten ve kendisini yaratan Yüce Allah (c.c.) adına (halife olması bakımından) vekâleten olduğu sonucuna varılabilir.
Asil vekil ilişkisinde insan, yeryüzünde halife olmak bakımından vekil iken, tevekkül ettiğinde yani kendisini aşan bir iş ve fiil söz konusu olduğunda “asil” konumuna geçmektedir. İmam Buhari’den rivayet edilen bir hadiste sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..." (Buhari, Rikâk, 38)
Asil (Yüce Allah) vekile (halife olması bakımından) kendini ima eder. Bu onun yüceliğindendir. İma O’nun yüceliğinin vekil tarafından kabul edilmesi ve onaylanması içindir. Bu, vekilin korunmasını da sağlar. Çünkü yüce olan kavranamaz, dolayısıyla da sembolleştirilemez. Vekil, yüceliği kavrayamayacağından ima’ya razı olur. Vekilin cevabı da yüceliği tasdik etmek ve onaylamak üzere tevekkülle mümkündür. Tevekkül eden yüceliği kabul edip onaylarken hem kendini (vekil olarak) korur hem de yüce olanla ilişkisinin sürekliliğine bağlı kalır. Vekilin asil adına yapacağı her iş ve fiil, asil tarafından tanımlanmıştır. Tanımlanan alanın dışına çıkılmadığında asil vekil akdine riayet edilmiş olur. Akde riayet tarafların vaatlerinin geçerliliğini de korumuş olur. O zaman vekilin duası (hem kendisini aşan iş ve fiillerdeki tevekkülü hem de istek ve arzuları/ilişkideki süreklilik) aradaki akdi ima eder. Akde riayet asilin vekile, vekilin asile dönük olmasıdır.
Asil vekil ilişkisinin asıl amacı muhataptır. Çünkü muhatap aracılığıyla asil vekil ilişkisi belirginleşip görünür hâle gelir. O zaman bu ilişkinin “göstereni” muhatap “gösterileni” de hem asil hem de vekildir. Muhatabın varlığı asili de vekili de hem dünya ile hem de ahiret ile sürdürülebilir ilişki içinde var eder. Üstelik de asili ve vekili bir ve aynı kılacak süreci işletir. Asil vekil ilişkisi kurulmadan muhatap işlevsel olarak var olamaz. Dolayısıyla da muhatabın anlaşılması mümkün olmaz. Çünkü her muhatap (insan, hayvan, cemadat, nebatat, nesneler, eşyalar) aynı zamanda kendisi de asil vekil ilişkisi içindedir.