TARİHE IŞIK TUTAN MÜTEFEKKİR:
MEHMED NİYAZİ ÖZDEMİR
Söyleşi: Şule TÜZÜN
Tarihçi, yazar ve mütefekkir
Dr. Mehmed Niyazi Özdemir’i Prof. Dr. Mustafa Aksoy’a sorduk…
Kültür tarihimizin çok yönlü isimlerinden biri olan Mehmet Niyazi Özdemir ile ilk tanışma hikâyenizden ve onun sizin hayatınızdaki öneminden bahseder misiniz?
Niyazi Ağabey, uzun süre Almanya’da yaşadıktan sonra 1988 yılında yurda dönmüş ve bir gazetede haftada iki defa yazmaya başlamıştı. O gazetede köşe yazısını devamlı okuduğum tek yazardı. Böylece ilk tanışmamız sanal olarak gazete vasıtasıyla oldu. Aslında ilk baskısını 1979’da yapan Millet ve Milliyetçilik adlı eserini o yıl okumuştum. Ancak o zaman daha liseyi yeni bitirdiğim için fazla tanıdığımı söyleyemem.
Niyazi Ağabey Almanya’da doktora yapıp orada uzun süre yaşadıktan sonra 1988’de Türkiye’ye yani İstanbul’a dönmüştü. Ben de 1988’de İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim Dalında yüksek lisans sınavını kazanmıştım. Elazığ’ın Karakoçan Lisesinde öğretmen olarak görev yaptığım için ancak Şubat 1989 yılında İstanbul’a gelebilmiştim. İstanbul’da Pertevniyal Lisesinde öğretmen olarak çalışmaya başladım. Dersten çıkıp hemen İstanbul Beyazıt Kütüphanesine gidiyordum. Bir gün kütüphanede karşılaştığımızda “Ağabey çok ilginçtir o gazetede tek okuduğum köşe yazarı sizsiniz.” dediğimde sadece gülümsemişti.
Niyazi Ağabey o tarihte İki Dünya Arasında romanını yeni baskısı için gözden geçiriyordu. Ben sık sık kitap alıp verdiğim için en ön masada, Niyazi Ağabey ise en arkadaki masada oturuyordu. O, bazen çay molası veriyordu ben de onu dinlemek için çayla aram iyi olmadığı hâlde zorunlu olarak çay molası verip, yanına oturup onu dinlemeye çalışıyordum. Fakat hiç sohbetimiz olmuyordu, o konuşuyor herkes gibi ben de dinliyordum. Ancak onu yakından tanıyanlar arada bir sorular soruyor o da anlatıyordu.
Bir gün Niyazi Ağabey arkadan yanıma gelerek “Affedersiniz. Bir şey sorabilir miyim?” dedi. “Buyur ağabey.” dedim. Psikoloji konusunda bir soru sordu ancak şimdi sorusunu tam hatırlamıyorum. Sorusunu cevaplamadan önce felsefe grubu öğretmeni olduğumu, psikoloji sertifikam olduğunu belirterek sorusuna cevap vermeye çalıştım. Teşekkür ederek masasına gitti. Bu kısa konuşmadan sonra her çay molasında ben de sorular sormaya başladım ve kütüphaneden sonra da dışarıda görüşmeye başladık.
Niyazi Ağabey bir gün bana “Mustafacığım, birileri yazmış, kaç yıl geçmiş biz alıp okuyoruz. Şunu unutma; yaz, yaz, yaz. Bugün okunmazsa yarın mutlaka okunur." dedi. Eğer bugün bir şeyler yazabiliyorsam onu Niyazi Ağabey’e borçluyum. Çünkü benim hayatımda ne akademisyen olmak ne de yazmak vardı. Tek amacım Mehmet Eröz gibi bir doktora yapıp öğretmenliğe devam etmekti.
Mehmet Niyazi’nin, eserlerinde, roman sanatından ve üslup endişesinden çok millî duygularımıza dayalı ayrıntıları ön planda tuttuğunu görüyoruz. Buradan yola çıkarak onun romancılığı ve eserlerinde öne çıkarmaya çalıştığı kavramları anlatır mısınız?
Oysa tıpkı Mehmet Akif gibi sanatı sosyal meselelerimizi anlatabilmek için kullanmaya çalışmıştır. Bilindiği gibi bir gün Mehmet Akif’e en çok beğendiği şiirin hangisi olduğunu sorarlar. O, “Benim kitabımda şiir arayan boş yere aramasın bulamaz.” demiştir. Niyazi Ağabey de hiçbir zaman kendisini romancı olarak ifade etmemiştir. Fakat o, Türkiye’de genelde romancı olarak bilinir.
Mehmed Niyazi Ağabey’in hiçbir romanı kurgusal olmayıp hayatın yaşanmışlıklarıdır. Hatta kahramanlarının tamamı gerçek insanlardır. Bu bağlamda onun romanlarını belgesel eserler olarak ifade etmek daha doğru olur.
Romancılığı konusunda zaman zaman yaptığımız sohbetlerde o, özetle şunları anlatmıştı: “Roman yazmamdaki amacımın roman dili vasıtasıyla daha çok sayıda okuyucuya ulaşmaktır. Çünkü ilmî eserlerin okuyucu grubu ne yazık ki sınırlıdır.
Benim romanlarım yaşadıklarım ve yaşananlardır. Hiçbiri kurgusal değildir. Mesela Dahîler ve Deliler romanım bizzat üniversite öğrenciliğimde yaşadıklarımı konu edinir, orada anlatılan olaylar ve romanın kahramanları, adları ve lakapları gerçektir.”
Bilindiği gibi Niyazi Ağabey Çanakkale Mahşeri romanını yedi yılda yazdı. Bir antropolog gibi defalarca savaş alanlarında ve savaş kahramanlarının vârisleri hakkında saha araştırmaları yaptı. Romanın kahramanları savaşa katılmış veya savaşa tanıklık etmiş insanlardır. Romanın kahramanları ve olaylar kurgu olmayıp hepsi gerçektir.
Niyazi Ağabey İki Dünya Arasında adlı romanının aşk romanı olarak anılmasına çok üzülürdü. Çünkü İki Dünya Arasındaki romanı, Niyazi Ağabey’in Almanya’daki hayatının hikâyesi olup vatan için bir Türk gencinin nelerden vazgeçtiğinin roman diliyle anlatılmasıdır. Bu romanının kurgusal olmadığını ve Niyazi Ağabey’in hayat hikâyesi olduğunu düşünerek okursak bir sosyal psikoloji kitabı olduğunu anlarız.
Sonuç olarak Niyazi Ağabey’in romanlarında roman ve roman sanatını arayanlar boşuna aramasın çünkü bulamazlar.
Mehmet Niyazi, düşünce hayatımızda nerede boşluk varsa sanki o boşlukları doldurabilmek için gayret etti ve yazdıklarıyla Türkiye’de birçok konuda ilk oldu. Nedir bu ilkler, bize biraz açar mısınız?
Niyazi Ağabey’in her yazdığı ilktir. Belki bunu bazıları abartı olarak kabul edebilir. Türkiye’de ilk İslam Devlet Felsefesi adlı eseri o yazdı. İlk Türk Devlet Felsefesi adlı eseri o yazdı. Yine Türk Tarih Felsefesi adlı eseri o yazdı. Dünyaya bir meydan okuma olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı Çanakkale savaşları âdeta unutulmuş, Çanakkale şehitlikleri bir bakıma çürümeye terk edilmiş ya da alkoliklerin mekânı haline gelmişken, Çanakkale Mahşeri adlı eseriyle bir bakıma Çanakkale ruhunu yeniden canlandırmıştır.
1991’den 1998’e kadar süren hazırlık aşamasından sonra Çanakkale Mahşeri kitabı okuyucuyla buluştu. Bu, onun geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan kitabı oldu aynı zamanda. Eserin yazılma serüvenini ve sonrasını anlatır mısınız?
Çanakkale Mahşeri adlı eser yukarıda da ifade ettiğim gibi Çanakkale ruhunu ayağa kaldırmıştır. Bu eser bir antropolog ve kültür tarihçisi anlayışı ile yazılmış olup romandaki kahramanlardan sadece iki tanesi gerçek değildir. Niyazi Ağabey’e neden o iki insanı aldığını sorduğumda şöyle demişti. “Mustafacığım, Çanakkale savaşları hakkında yabancı ve Türkçe eserler ile hatıratların hepsini okudum. Ancak belki gözümden kaçmış kıyıda köşede kalmış eserler olabilir. Okuduğum bu eserlerin ve hatıratların hiçbirinde Türk askerlerinin savaştan kaçtığına ya da savaşta geri plana gittiğine dair bir bilgiye rastlamadım. Ancak her savaşta mutlaka savaştan korkan askerler olur, o nedenle gerçek olamayan iki askeri romana aldım.” dedi. Yani romandaki tek kurgu bu iki asker.
Çanakkale Mahşeri adlı eserden sonra âdeta Türkiye’nin her yerinden Çanakkale’ye geziler düzenlenmeye başlandı. Niyazi Ağabey’in anlattığına göre Çanakkale Mahşeri’nden önce yazılmış küçük çaplı 4-5 eser varken kitap çıktıktan sonra 100 civarında eser yazılmıştı. Ancak ne acıdır ki bu kitapların çoğunda Çanakkale Mahşeri’nden hiç bahsedilmiyordu. Hatta bazı gezi turlarının hazırladığı broşürlerde Çanakkale savaşları hakkında okunması gereken kitaplar listelerinde Çanakkale Mahşeri’ne yer verilmiyordu. O ve ben bu duruma çok üzülürdük. Fakat sonradan “Mustafacığım boşver, kafana takma.” diye beni teselli eder, sonra da “Çanakkale ruhu ayağa kalktı, yani amacım gerçek oldu.” der gülerdik.
Tarihe yerli ve millî bir bakış açısı getiren, gerek romanlarıyla gerek yazılarıyla unutulan millî ve manevi değerlerimizi hatırlatan Özdemir’i gençlerimiz nereden, nasıl okumaya başlamalı?
Mehmet Niyazi, romanları ve fikir eserlerinde hep doğu ve batı vurgusu yaparak bizi anlatmıştır. Ayrıca romanlarında hep bizi yani yaşanmışları ve yaşadıklarımızı anlatmıştır. Bu nedenle romanların da kurgusal eserler olmadığına dikkat ederek okumak gerekiyor.
Okuyucuları onun şu sözlerine çok dikkat etmesini temenni ederim:
“Tarih, sosyal bilimlerin belkemiğidir. Tarih bilmeyen toplumların ayakta kalmaları mümkün değildir.”
“Aşırı akıl dünyayı mekanikleştirir, aşırı metafizik de dünyayı hurafelerle doldurur. Bu nedenle akıl ile metafiziği dengelemek gerekir. Bugün maalesef Türkiye’de akla ve metafiziğe çok ihtiyacımız var. Ancak ikisinden de hayli hayli uzağız.”
Mehmet Niyazi Özdemir Kimdir?
Adapazarı’nın Akyazı ilçesine bağlı Beldibi köyünde Mehmet Bey ile Fatma Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Kalabalık bir aileye mensup olan Mehmed Niyazi’nin on dört kardeşi vardır. Mehmed Niyazi, ilk ve ortaokulu Akyazı’da okudu. Lise öğrenimi için İstanbul’a gitti. 1959’da Haydarpaşa Lisesinden mezun olduktan sonra, 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1964’te Ötüken Neşriyat’ın kuruluşunda yer aldı. 1966-1967 arasında bir dönem Millî Türk Talebe Birliğinde genel başkan olarak görev yaptı. 1968-1976 arasında Almanya’da yaşadı; Malburg, Bonn ve Köln üniversitelerinde "Türk Kamu Hukukunda Temel Hürriyetler" konusunda doktora yaptı; Moxburg Üniversitesinde çalıştı. 1988’de Türkiye’ye döndü, varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu için herhangi bir işte çalışmadı. Hayatının son döneminde eserlerini İSAM Kütüphanesinde kaleme aldı. Dahîler ve Deliler, Çanakkale Mahşeri, İslam Devlet Felsefesi, gibi çok sayıda eser kaleme alan Mehmed Niyazi Özdemir, 11 Mayıs 2018’de İstanbul’da vefat etti.