Zeynep YAMAN
Bir yolculuğa çıkarken yanınızda ne götürürsünüz? Bir valiz içerisinde yolculuğunuz süresince ihtiyacınız olacak eşyalar, değil mi? Peki bir yolculuk ne kadar sürer? Bazen birkaç gün, birkaç hafta, belki de birkaç ay, süresine göre hazırlarız kendimizi.
Biz de bugün sizinle bir yolculuğa çıkacağız, bizi biz yapan bir yolculuğa. Yanımızda orta boy bir bavul, kalbimizde sevdiklerimiz, heybemizde anılar. Yükümüz ağır, yol uzun. Sonu nereye varır, bunu belki başka bir durakta öğreneceğiz.
Bozkırdan öte bir yere memleket diyebilir miyim, diye geçirmişti içinden, belki yüzlerce belki binlerce kez. İki gün önce eline bir zarf içerisinde istek mektubu ve bileti ulaşmıştı. Kayınbabası her şeyi ayarlamış, altı ay önce dünya evine girdiği ve yine altı aydır göremediği eşine kavuşacaktı. Evlendikten sonra aralarına giren onlarca kilometrelik mesafenin son bulacağını ümit ederken kaderin ağları başka bir yandan vurmuştu onları. Bir yuva kurabilmek için ne kadar sevgi, sabır ve çaba gerekiyorsa o kadarını sarf etmişlerdi. Düğünden sonra yine öncesindeki gibi sabırla harmanlanan bekleyişler sürmüştü. Şimdiyse hasret ve vuslatı birleştiren kapının eşiğindeydi. Geride bir abla, bir abi ve bir baba bırakıp özüne çok uzak, dilini kültürünü bilmediği bir ülkeye gidecekti. Henüz yirmili yaşlarının başındaydı. Herkesin öve öve bitiremediği, gidebilmek uğruna mücadele ettiği Almanya, onu da gurbet yoluna düşürmüştü. Diğerlerine farkla o, bu yolculuğa çalışıp geride bırakılan aileyi geçindirmek için değil; o aileyi, yuvayı tamamlamak için çıkıyordu. Yıllar yılı çalışıp edindiği mesleğini, arkadaşlarını, ailesini, akrabalarını ve annesinin yattığı bu toprağı; bozkırı geride bırakıyordu. İçinde garip bir heyecanla birlikte sevinç ve hüzün vardı. Gurbet buydu herhâlde. Gitmeden, yola çıkmadan sızısı yüreğinde yer edinmişti.
İstanbul’a doğru yola çıktığında onu kimse yolcu etmeye gelmemişti. Kapıdan çıktığı anda herkes günlük hayatına dönmüştü. Ablası ayrı bir şehirde yaşıyor, abisi ayrı bir şehirde çalışıyordu, onu yolcu etmeye gelememiş sadece telefonla görüşmüşlerdi. Babası, onun evden ayrılmasıyla traktöre binmiş arkasına bakmadan gitmişti. Annesi olsa belki ufukta kaybolana kadar kapının önünde bekler, gözlerinin yaşını yazmasının ucuyla siler, duyanların içini yakacak bir ah çekerdi. O da yoktu işte...
Minibüs onu köyünden bir bebeği beşiğinde sallar gibi uzaklaştırıyordu. Herkes annesi, babası veya eşi, dostuyla oturup yol boyunca muhabbet ederken o, başını cama yaslamış, yanından geçip giden tarlaları, tepeleri izliyordu. Son bir kez arkasına döndü, herkesin hayat mücadelesini kendi başına verdiğini daha yolun başında, oturduğu minibüste anlamıştı.
Hayatında ilk defa uçağa binecekti. Biraz korksa da korkunun ecele faydasının olmadığını biliyordu. Sakin adımlarla yerine geçti ve yanında oturan kendinden yaşça büyük amcaya selam verdi. Amca, Anadolu insanının samimiyetini taşıyordu içinde. Üç saatlik yolculuk, uçağın Almanya’nın Hannover şehrine inmesiyle bitmişti. Uçaktan inip pasaport kontrolüne geçerken biletinden kalan küçük kâğıt parçasını ceketinin iç cebine koydu. Alman polisi filmlerdeki gibi sert bir bakış attı kendisine ve mühürleri vurduktan sonra pasaportunu verdi. Valizini beklerken etrafına bakındı. Büyük ve iri harflerle “Willkommen in Deutschland”, “Almanya’ya hoş geldiniz” yazıyordu. Evet, Almanya’ya gelmişti, fakat hoş bulacak mıydı, bilmiyordu. Valizini aldıktan sonra yine polislerin olduğu bir kapıdan geçmesi gerekiyordu. Kapı camdandı. Karşıda kayınbabasını gördü, onun arkasında eşi duruyordu. Hızlı adımlarla kapıdan geçti ve hasretle demlenen vuslatı gerçekleşti.
Hannover’e, yeni yurduna bozkır havasını getirmiş, yuvası gelişiyle tamamlanmıştı. O büyük mücadele, hayatı boyunca sürecek olan o var olma mücadelesi bundan sonra başlayacaktı asıl. Almanya’nın gri havası onu karşılarken memleketine duyduğu hasret derinlerde içini sızlatıyordu.
Bazen tahta, bazen deri yahut kumaş bir bavulun içine sığdırılan koskoca hayatlarla süsleniyordu yolculuklar. Hepsinin Almanya’ya geliş hikâyesi birbirinden farklıydı. Kimi işçi olarak geldi kimiyse gelin veya damat olarak. Onca farklılık arasında ortak bir yerde buluşuyordu oysaki tüm hikâyeler; o sinede tüten vatan hasretiyle akıp geçecekti ömürleri.
Almanya, kimseye hayatı altın bir tepside sunmuyordu. Aksine, büyük bir tokatla yolculuk sarhoşluğundan uyanır uyanmaz, önceki hayatın çabasından onlarca kat fazlasına mecbur ediyordu insanı. Çalışmaktan, bulunduğu ülkenin lisanını öğrenmeye vakit bulamayanlar, yine çalışırken düşe kalka öğreniyorlardı o dili. Bir fidanın fırtınalara inat toprağa tutunmaya çalışması gibi, yabancı bir ülkede insan, ırkçılığa ve İslam düşmanlığına rağmen hiç kimseden yardım almadan kendi başına hayata tutunmaya çalışıyordu. Dua ediyor, eşine sarılıyor ve en imkânsız anda bile ümit etmekten vazgeçmiyordu.
Bu, bizi biz yapan yolculuklardan sadece birisi. Yıllarca yabancı bir ülkeyi kendine mesken belleyip ailesi için, çocukları için mücadele etmekten vazgeçmemiş ve yine yabancı bir ülkede kendi gayretiyle ayakları üstünde kalmayı başaran damatlardan sadece birinin hikâyesi: Babamın hikâyesi.