BİR POSTMODERN
KURGU
LÜTFEN BENİ ÖLDÜRME!

Segâh GÜMÜŞ

Postmodernizm, 1960’lardan sonra ortaya atılan ve kısa sürede farklı fikir ve sanat ürünlerinde etkileri görülmeye başlayan bir kavramdır. Büyük anlatıların bittiği, bireyin ön plana çıktığı, hakikatin tek ve biricik olarak kabul edilmediği bir anlayışı temsil eder. Postmodernizm, 1980’lerden itibaren sinemada da etkisini göstermeye başlamıştır. Bu tarihten başlayarak postmodern tekniklerin giderek artan bir ilgiyle sinemada kullanıldığını söyleyebiliriz.

Postmodern anlatı olanaklarından biri de üst kurmacadır. Üst kurmaca, postmodern bir yazarın farklı anlatım imkânları arayışına alternatif olabilecek bir teknik olarak kurgusal metinlerde ve kurgu teknikleri kullanılan kimi filmlerde karşımıza çıkar. Bu süreçte türler arası geçişlerin söz konusu olduğu, örneğin sinema tekniğinin öyküye, öyküde kullanılan anlatı tekniklerinin sinemaya uygulandığını, patch work tarzı türlerin ortaya çıktığını görüyoruz.

“Lütfen Beni Öldürme” Filminde Üst Kurmaca Tekniğinin Kullanılışı

Yönetmenliğini Marc Forster’ın üstlendiği 2006 Amerikan yapımı Lütfen Beni Öldürme olarak Türkçe’ye çevrilen Stranger Than Fiction filminin açılış sekansında ekranda beliren devasa bir evren manzarasından hızla dünyanın içine yolculuk ederiz. Evrensel bir bakıştan gittikçe daralan ve minimalize hâle gelen bir görüş açısıyla yeryüzü şekillerinden sonra devasa binaların, ışıkların, seslerin (insan sesleri, daktilo sesi, guguklu saat sesi) içinden geçip binalardan birinin penceresinden gireriz. Daha açılış sekansından itibaren devasa kozmik evrenin karşısında küçücük bir figür olan insanın öyküsü bu zıtlıklarıyla hissettirilir.

Filme bizi dâhil eden hayalet kameranın bakış açısından sonra odaya girdiğimizde anlatıcının sesini duyarız. Pencereden girdiğimiz anda bir dış ses bize eşlik etmeye başlar:

“Bu, Harold Crick adındaki adamın ve onun kol saatinin hikâyesidir.”

Yatakta uyumakta olan kahramanımızın yanı başında birazdan onu tam 7.15’te uyandıracak olan kol saati durmaktadır. Neden hikâyeye bir kol saati ilk andan itibaren dâhil olmuştur? Öncelikle Harold; hayatı sayılarla, sonsuz hesaplamalarla ve çok az sayıda sözcükle dolu obsesif bir adamdır. Her şeyi saymaktadır. Zaman onun için hayati derecede önem taşır. Her an neyi ne kadar süreyle yapacağı bellidir ve asla şaşmaz. Kol saati ise bize yine dış ses tarafından çok daha az konuşan bir karakter olarak tanıtılır. Harold’ın tek dostudur ve onun hayatına çok kritik bir zamanda önemli bir müdahalede bulunacaktır.

Derken her şey değişir. Harold aynada dişlerini fırçalarken bir sesin onun hareketlerini anlattığını duyar. Burası ilk kırılma noktasıdır. Çünkü Harold ilk defa böyle bir ses duyar ve kim konuşuyor diye etrafa bağırır. Tabii cevap alamaz.

O andan itibaren kafası karışır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Zihni tamamen kendisini takip eden sestedir ve dikkati dağılmıştır. Yaptığı hiçbir şeyi eski düzeniyle yapamaz. Herkese sesi duyup duymadıklarını sorar. Tabii kimse neden bahsettiğini anlamamaktadır. Artık düzene çomak sokulmuştur. Rahatı kaçmış ve uyanmıştır.

Sesin fark edilmesi ve düzenin bozulmasıyla birlikte her şeyin altüst olacağı yeni farkındalıkların oluşacağı ise Harold’ın vergi denetimi için bir fırına gitmesiyle ortaya çıkar. Fırında onu güzel, asi ve sıra dışı bir fırıncı kadın karşılar. Fakat bu pek hoş bir karşılama değildir. Harold orada aşağılanır. Bu aşağılama onun şahsına değil temsil ettiği sistemedir. Devletin vergi sistemine destek olmayı reddettiğini öğrendiğimiz kadın, ondan orayı terk etmesini ister.

Anarşinin kahramanımızın hayatında baş gösterdiği gün karşısına çıkan bu kadın da anarşinin temsilcisidir. Kadın devlete vergi vermeyi reddetmektedir çünkü onun vergisiyle devletin silah aldığını, bunlarla masum insanları öldürdüğünü düşünmektedir. Harold orada ilk defa kontrolünü kaybeder.

Ve tabii ses onu takip etmeye devam etmektedir. Fırından alelacele çıktığında sese öfke duymaya başlar. Tam bu noktada üst kurmaca olarak tanımaya başlayacağımız, anlatıcıyla -aynı zamanda yazar- tanışırız. Anlatıcımız, roman karakterini nasıl öldüreceğini hayal etmeye çalışmaktadır.

Bu tarafta ise her şey ters yüz olmuştur. Bu arada saatinin durması ile birlikte ona bir şeyler anlatılmaya çalışıldığını, yakında öleceğini duyar aynı sesten. Anarşi galip gelmiştir ve Harold tamamen düzen dışına itilmiştir. Sıcak fırının dışına atılmıştır, tıkır tıkır işleyen saatiyle birlikte tüm dünyası durmuştur ve yabancı bir ses tarafından takip edilmekte, öldürülmeye çalışılmaktadır. Artık düzenin anlamı kalmamıştır. Nasıl olsa ölecektir.

Bu noktada bir alt metin olarak, film karakteri Harold üzerinden izleyiciye gösterilen şey tam da modern dünyanın bireyine ait handikaplardır. Harold, modernizmin doğurduğu yabancılaşmanın tipik bir prototipidir. Beşerî ürünlerin insanı himayesine alarak köleleştirmesiyle birlikte yabancılaşma yaşayan birey, kurulan modern sistemlerle tarihsel, toplumsal bağlarından kopmuş, sistemin bir çarkı hâline gelmiştir. Modern dünyanın bireyi de tıpkı Yunan mitolojisindeki büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına sonsuza dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş bir kral olan Sisyphos gibidir.

Modern birey, içinde bulunduğu çarkın dişlisi olduğundan dahi habersiz, kurulu bir makine gibidir. Harold’un dakikliği, statik yaşamı, işiyle alakalı olarak kafasında dönenip duran sayıların varlığı, onu kendi gerçeğine yabancılaştırmıştır.

Alışılagelen düzeninde kırılma yaşadığında içinde bulunduğu düzenin onu kendisine ve yaşadığı topluma yabancılaştırdığını fark eder. Karşısına çıkan kadınla birlikte, süregelen yaşamı da eskisi gibi olamayacaktır.

Edebiyat profesörünün bahsettiği gibi her hikâyenin iki yüzü olmak zorundadır. Hayatın devamlılığı ve ölümün kaçınılmazlığı. Mesele, içinde bulunduğu hikâyenin tragedya mı komedya mı olduğudur.

Bu arada edebiyat dersi vermekten de geri durmaz film. Zaten başlı başına bir edebî eserin yazılış sürecini izlediğimiz filmde hikâyenin ne olduğuna, nasıl yazılabileceğine ve tür bilgisine de değinilir.

Tüm gün evde oturup belgesel izleyen Harold televizyonda da masum hayvanların vahşice öldürülmelerini izler. Aynı şekilde kendisi de kurbandır ve yazarın kurguladığı metinde onu öldüreceği anı beklemektedir.

Fakat artık beklemeyecek, hayatını yaşayacaktır. Dişlerini sayıyla fırçalamayı bırakır, kravat takmaz ve takıntı hâline getirdiği tüm sayma işlerinden vazgeçer. Bir gitar alır ve öğrenmeye başlar.

Nihayet Pascal’a açılır, aşk başlamıştır. Buraya kadar her şey güzeldir. Sonunda yazarı bulur ve yüzleşme gerçekleşir. “Ben varım ve buradayım, beni öldürmeyin!” der. Yazar ise bu karşılaşma anının şokuyla kendini sorgulamaya başlar.

Vicdan azabı çeken yazar da süreçte değişmiştir. “Kahramanlar ölür, hikâyeler sonsuza kadar yaşar.” (Stranger Than Fiction) diyerek hikâyenin sonunun değişmemesi gerektiğini belirten profesöre karşın bu defa karakterini öldürmeyecek, ona hayatı ve mutluluğu bahşedecektir. Bu, yazdığı kitabın bir şaheser olmasına engel olsa da o, yaşamı seçer. Sorumluluğunun farkına varmıştır.

Harold hayattadır, büyük bir değişim geçirmiş ve hayatın anlamını keşfetmiştir. Aşkla, sevgiyle kurduğu bu dünyaya bambaşka bir Harold olarak doğmuştur. Burada bir sorgulama alanı olarak yine yazarın sorumluluğu hatırlatılır.

Film bir Amerikan yapımı olarak Amerikan kültürünün izlerini taşıyan bir yapı sergiler. Stranger Than Fiction filminde en baştan filme bir yardımcı karakter olarak dâhil olan düzenin, zamanın, hayatın devamlılığının temsili olan saat, son anda da karakterin hayatını kurtarır.

Tabii bu son andaki müdahale sonradan kahramanını öldürmekten vazgeçen yazarın müdahalesidir. Yazar, kahramanının yaşaması için sebepler yaratır ve saati aracılığıyla onu yaşamda tutar. Biricik dostunun da ebediyen damarında onunla yaşayacak olması manidardır. Bunu kahramanın değişimi ve yaşamın ritmini artık kendi iç dünyasında hissetmesi sonucunda saate ihtiyaç duymaması olarak da yorumlayabiliriz. Burada kahramanın yanı sıra yazarın da değişimine tanık oluruz. Sanatın karşısına yaşamın konulduğu ve her şeye rağmen yaşamın kazandığı filmde yazar da hayatla ve kendisiyle barışarak dönüşüm yaşayan bir film karakteridir.

Film sonuçta şu soruyu sordurtuyor bizlere; kendi hayatlarımızın başrolündeyiz ancak ölümümüzü anlamlı kılmak için ne yapıyoruz?