DİN İSTİSMARINA KARŞI BİLGİ AHLAKI
Hüseyin ARI
Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
َلَّذٖينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُؕ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذٖينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ ﴿١٨﴾
“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendileridir.”
(Zümer, 39/18)
Bir Müslüman için bilgi, büyük bir sermaye, önemli bir imtiyaz vesilesi ve aynı zamanda ciddi bir sorumluluk sebebidir. Dinî metinlerimizde ilim sahibi olmak çok övülmekle birlikte bunun aynı zamanda ciddi bir sorumluluk getirdiği ve bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirmeyenlerin kınandığı belirtilmektedir. Örneğin bir ayette Allah Teâlâ Yahudi din bilginleri hakkında “Sizler kitabı okuduğunuz hâlde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara, 2/44) buyurarak sahip oldukları bilgiye uygun hareket etmemeleri yüzünden onları kınamaktadır. Hz. Peygamber böyle kimselerin düşeceği hazin tabloyu şöyle tasvir etmektedir: “Kıyamet günü bir adam getirilip cehenneme atılır ve bağırsakları dışarı fırlar. O kişi, eşeğin değirmen taşı ile döndüğü gibi bağırsaklarıyla birlikte dönmeye başlar. Derken etrafına cehennemlikler toplanır ve ‘Ey filan, ne bu hâl? Sen iyiliği emredip, kötülükten alıkoymaz mıydın?’ derler. O da ‘Evet, ben iyiliği emrederdim, ama onu kendim yapmazdım. Kötülükten alıkoyardım, ama onu kendim yapardım.’ diye karşılık verir.”
(Müslim, Zühd, 51)
Doğruyu ve iyiyi bildikleri ve bunları başkalarına tavsiye ettikleri hâlde kendilerini bundan müstağni gören zihniyet, bilgiye sahiptir ancak ahlakından yoksundur. Bu konuda varit olan ayet ve hadisler, ahlaktan yoksun bir bilginin, insanın sırtında bir yük olduğunu bize işaret etmektedir. Nitekim Allah Teâlâ Yahudi din bilginlerinden misal vererek bilginin ahlakını kuşanmayanları ve bilgiyi değere dönüştürmeyenleri kitap yüklü merkeplere benzetmektedir: “Tevrat’la yükümlü tutulup da onun hakkını vermeyenlerin durumu, koca koca kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer.” (Cuma, 62/5)
Aslında bir bütün olarak Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda ayetlerde salt bilgiden ziyade bilginin söylem ve eylemleri dönüştürücü gücüne vurgu yapıldığını söyleyebiliriz. Şayet bilgi, kalbimizi, söylemlerimizi ve eylemlerimizi değiştirmiyorsa bir kıymeti yoktur. Nitekim Allah’a iman etmiş olmak için Allah’ı bilmek yeterli değildir, ona kalbimizle inanmamız gereklidir. Aynı şekilde namazın, orucun farz olduğunu bilmekle namaz ve oruç ibadeti üzerimizden düşmez. Bu ibadetleri yaptığımız zaman Allah’a karşı görevlerimizi yerine getirmiş oluruz. Tabii bunları yapabilmek için namaz ve orucun ahkâmını bilmek gereklidir. Bunları bilmeden doğru bir şekilde ibadet etmemiz mümkün değildir. İşte bundan dolayı bilgi, dinimizde çok kıymetli sayılmıştır.
Maalesef tarihte olduğu gibi günümüzde de bilgi, kimilerinin elinde bir istismar aracına dönüşmektedir. Nasıl ki din, istismarcılar için bir araçsa bilgi de üzerinden mal ve mevki devşirilen bir güç olarak algılanmıştır. Hâlbuki bu konuda Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uyarısı açıktır: “Allah rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu alamayacaktır.” (Ebû Dâvûd, İlim, 12; İbn Hanbel, II, 338)
Şu unutulmamalıdır ki bilgiyi istismar aracı olarak kullananlar, tarih boyunca bilgiden yoksun ve bilgiyi kimden alacağını bilmeyen kimseleri hedef almışlardır. Bu nedenle din istismarına karşı en güzel mücadele bilgiyle ve bilgi ahlakıyla olur. Şu hâlde bilginin doğruya ve iyiye ulaştıran bir vasıta olduğunu, insanın bilgisinin sınırlı olduğunu, her bilenin üstünde daha çok bilen biri olduğunu, verilen bilgilerin yanlış olabileceğini, ilmin dünyevi menfaatlere araç kılınmaması gerektiğini bilen bir kimse istismarcılarının tuzağına düşmeyecektir.
Bu konuda bizim yolumuzu ışıtan en güzel kandil Allah’ın kitabıdır. Kur’an-ı Kerim’de söylenen sözleri dinleyip de en güzeline tabi olanları Allah şöyle müjdelemektedir: “Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte onlar, Allah’ın doğru yolu buldurduğu kimselerdir. Asıl onlar, akıl ve izan sahipleridir.” (Zümer, 39/18) Bu ayet-i kerime müminlere çok önemli bir ölçü vermektedir. Ancak bu ölçünün kullanılması, birtakım ön şartların yerine getirilmesine bağlıdır. Bunlardan en önemlisi kişinin aklını kullanmasıdır. Zira aklını kullanmayan kimse iyi ile kötüyü ayırt etme kabiliyetine sahip değildir. Bundan dolayı büyük müfessir Fahreddîn er-Râzî (ö. 606/1210) tefsirinde bu ayetten hareketle aklın bu kabiliyetine dikkat çekmiş, insanın her konuda akli istidlal ve muhakeme yöntemlerine değer vermesi gerektiği noktasında önemli izahlar yapmıştır (Kur’an Yolu Tefsiri, 4/608). Bu konuda ifade edilmesi gereken bir diğer ön şart da usulünce söylenen her söze kulak vermektir. Nitekim sözün en güzeline tabi olmak için birden fazla sözü dinlemek gerekir. Tek kaynaktan beslenmek zihin konforu açısından ilk başta makul gözükebilir. Ancak muhakeme ve eleştirel düşünme yeteneğini zayıflattığından uzun vadede kişinin ilmî yönden gelişmesini engelleyecektir. Öte yandan bu tür bir bilgilenme, beslenilen tek kaynağın yanlış bilgileri içerebileceği ihtimalinin göz ardı edilmesine neden olacaktır. Ancak bu ön şartları yerine getiren kişi, dinlediği sözlerin en güzeline tabi olabilir.
Sonuç olarak insanımızın gönül dünyasında ciddi tahribat yapan din istismarına karşı en güzel mücadele, doğruluğu teyit edilmiş kaynaklardan bilgilenmekten ve bilginin hangi amaçla kullanıldığının tespiti noktasında şuurlu olmaktan geçmektedir.