Sümeyra ÇELİK
Her şeyin hakkını vererek yapardı. Kızdığında öfkesi yeri göğü inletir, keskin sözleri çarptığı kulaklarda tufan gibi iz bırakırdı. Celalli olduğu kadar cesur biriydi. Pasifliğe ve pısırıklığa
hiç tahammülü yoktu. Yaşanmışlığın her türlü izini simasına yerleştiren sakalları, uzun ve beyazdı. Başından eksik etmediği yöresel takkesiyle pamuktan bir dede gibi görünürdü. Doğrusu onu başı açık hiç görmemiştim. Saçı var mıydı, yok muydu bilemiyorum.
Ancak bildiğim ve bildirmek istediğim en önemli özelliği çok cömert olmasıydı. Dursun Ali Dayı’nın etrafında ikramına muhatap olmamış, cömertliği ile karşılaşmamış birini bulmak imkânsızdı. Bu durum sadece sofrasına mahsus da değildi. Kilo ile kumanya almak gibi bir alışkanlığı yoktu. Teneke ve çuval işi erzak alır ve sofrasından misafiri eksik etmezdi.
Daha ilkokul çağında küçücük bir çocukken gurbet ellerde yatılı okuduğum zaman hafta sonu iznine çıkar ve onun hanesinde misafir olurdum. Dursun Ali Dayı ile unutamadığım onlarca hatıradan en kesif olanı; bugün bile kulaklarımda çınlayan "Habu paçiya harçluk verdunuz mi? Her şeyi ben mi diyeceğum size?" diye ev halkına çıkışmasıydı. Eli, dili, gözü, gönlü cömert olan ince düşünceli bir adamdı. Kapısı herkese açık binlerce Anadolu insanından biriydi. Onunla yaylaya çıkmak, kuzinenin başında hararetli konuşmalarını dinlemek ve “yaylım”ı seyretmek başka güzeldi. Ama bu hatıraların hiçbiri bu satırların yazılış amacı değildir.
O yaz her zamanki gibi havalar çok sıcaktı ve herkes dünyanın hengâmesiyle fazlaca meşguldü. Dolayısıyla doğduğu topraklardan çok uzaklarda bir yerde sıradan bir kulun hacdan dönmesi kimse için hayat memat meselesi değildi. Biri hariç. Kolon kanseri tedavisi gören Dursun Ali Dayı. Hacdan döndüğümü hasta yatağında öğrenmiş ve çok sevinmişti. Kendisinin refakatçisi olan bir akrabamı beni ziyaret edip haccımı tebrik etmesi için âdeta görevlendirmişti. "O paçi garip kalmasın, hacıyı görmeye git." demiş ve kendi maaşından yol masraflarını da karşılamıştı. Bu incelik, şahsımı tarifi imkânsız duygulara salmıştı. Anadolu mayasının bir tezahürü olan bu davranış, ibadete hürmetin ne olduğunu gösteriyordu. Büyük bir geleneği ve güzel bir örfü ihya etmekle kalmıyor, kardeşlik hukukunu da tesis ediyordu. İbadete kıymet vermek, “abid”e hürmet etmek Anadolu coğrafyasında tanıdık sahnelerdendi. Ecdadımızın İstanbul’dan hacca uğurladığı ve hacı karşıladığı muhite Harem ismini vermesi başka neyle açıklanabilirdi? Harem, saygınlığı olan yer demekti. Mukaddes beldelere her yıl hac mevsiminde kıymetli hediyeler büyük merasimler düzenlenerek surre alayları ile Harem’den gönderilirdi. Haremeyn’e ihtimam göstermek ve bu yolda her türlü ikram, izzet bize dede ocağından mirastı. Mescid-i Haram’dan gelen birinin binlerce kilometre ötede ayak bastığı yere Harem adını veren bu hassas bakış açısı, yüzlerce yıl geçse de Anadolu’da makes bulmaya devam ediyordu. İşte Dursun Ali Dayı da bu halkanın bir zinciriydi. Medeniyetimizin devam eden bir dip akıntısı vardı ve bunu kesmek kimsenin harcı değildi. Hac kafilelerinin dönüşü tekbirlerle karşılanır, kurbanlar kesilir eş dost, hısım akraba hep beraber sofralara otururdu. Memleket bayram havasına bürünür, herkes bu sevince ortak olurdu. Âdeta bir şölen havasında geçen hacı ziyaretleri günlerce sürerdi. Anılar ve yaşanmışlıklar anlatılır, henüz hacca gidememiş olanların dualarına gözyaşları eşlik ederdi. Bu ziyaretlerde çocuklar müstesna bir yere sahipti. Hacdan gelen hediyeler ile önce çocukların gönlü alınır ve küçücük yürekleri Kâbe’yle tanıştırılırdı. Bütün bunlar Allah’a tazimin ve yaratılana saygının bir sonucuydu. İbadet, hürmete değer olandı. Kulluk, her türlü saygıyı hak ederdi. Dursun Ali Dayı, mektep sıralarına oturmadan, satır sayfa görmeden bu ruhu kuşanabiliyor ve sanki bir bekçi gibi kadim gelenekleri koruyordu. Manevi değerlere gönülden bağlı ve onlara hürmeti yaşatmayı kendine vazife edinmiş insanlardandı. Müslüman olma coşkusunun yaşanmasına mihmandarlık etmek, ibadete teşvik ve kulluğu taltif etmek vazgeçemedikleri arasındaydı. Bu yolda yüksünme, erinme ve çekinme bilmezdi. Üstelik bütün bunları hastalığının ileri aşamasında, hasta yatağında yatarken dahi yapabiliyordu.
Ben hacdan döndüm ve dünya dönmeye devam ederken daha da uzak diyarlara doğru yol aldım. Dünya yolculuğunu bitiren Dursun Ali Dayı’nın cenazesinde bulunmak nasip olmadı. Bu satırları yazarken bana eşlik eden gözyaşlarım, onu son kez görememiş olmanın hüznündendir. Kendisini minnet ve rahmetle anarken ondan aldığım el ile kulluğa verdiği hürmet yaşasın diye hacı ziyaretlerine devam ediyorum. Hac dönüşü kardeşliğinde dönüm noktası olsun ve surre ruhu hep baki kalsın diye hacdan dönenlerin yolunu gözlüyorum.