DİN İSTİSMARININ
DİJİTAL YÜZLERİ

Kaan H. SÜLEYMANOĞLU

Bütün mutsuzluklar yalanla başlar, talanla son bulur. Yalan pek çok yüze, pek çok maskeye sahiptir. O, yanlışları doğru, doğruları yanlış göstermek suretiyle eşyanın tabiatına bir saldırı girişimidir. Bir yerde yalan söylenmeye başlandığı andan itibaren kötülük larvaları etrafa yayılmaya başlar ve çürüme, durdurulması imkânsız bir şekilde çoğalır. Yalan, yanlıştan daha ağır bir çürümedir. Yanlış düzeltilebilir ama yalan, yayından çıkan bir ok gibi durdurulamaz, geri döndürülemez. Sahibinden ayrıldıktan sonra onun nerede ne iş gördüğünü kimse bilemez. Akşamdan sabaha dünyayı dolaşır, uğradığı yerde cirminden büyük ateşler yakar. Bir meşruiyet aracı olarak yalan, yeryüzünde hâlihazırda nefes alıp veren bütün kötülüklerin gizli iş birlikçisidir. Onun olmadığı yerde hiçbir kötülük sürdürülebilirlik kazanamaz. Savaşlarda öldürülen çocuklar, yerinden yurdundan edilen mazlumlar, kirletilen doğa, yıkılan yuvalar, kıtalar dolaşan sömürgecilik, emanete hıyanet, hak gaspları… İyice düşünüldüğünde bunların hepsi yalanla başlayan, yalana yaslanan ve yalanla sürdürülen kötülüklerdir.

Montaigne, dünyaca ünlü eseri Denemeler’inde “Gerçek gibi yalanın da tek bir çehresi olsaydı onu daha dostane karşılardık, çünkü yalancının söylediğinin tam tersi, mutlak doğru olurdu. Oysa gerçeğin zıddı, binbir yüze ve sonsuz bir alana sahiptir.” derken ne kadar haklıdır. Yanlışlar kendi başlarına güçsüzdür. Onları tehlikeli kılan, doğruluk maskesini takmaları, doğruluğun ses tonunu kullanmalarıdır. Çünkü insanlar doğruluk karşısında savunmasızdırlar. Bu gerçekten hareketle denilebilir ki İslam düşüncesinin de asıl düşmanı onunla açıktan zıtlaşma içinde olan görüşlerden daha çok, onun örtüsüne bürünmek suretiyle özünü zedeleyip kuyusunu kazan yaklaşımlardır. Doğrusu, Allah’ın dini karşısında kişi sadece kendi kuyusunu kazar, kendi geleceğini mahveder. Yine de bu tür fırsatçıların toplumsal hayatı ifsat ettiğini, oluşturdukları küçücük sapmaların tarihin büyük akışı içinde devasa ihtilafların ve husumetlerin ortaya çıkmasına sebep olduğunu unutmamak gerekir.

Bugün içinde yaşadığımız dünya, tarihte eşi benzeri görülmemiş iletişim imkânlarını beraberinde getirdi. Dört bir yanımız görünmez kablolarla dolu. Dünyanın öbür ucunda bir dal kırılsa çıt sesi anında kulaklarımıza doluyor. Medyanın bireyselleşmesinin ardından iyilik gibi kötülük de ışık hızıyla dolaşma imkânı kazandı. Öncelikle şunun altını çizmeliyiz: Artık, medya dediğimizde aklımıza radyo veya televizyon gelmiyor. Geçtiğimiz yüzyıl, dünya, medyanın tekelleşmesine şahit olmuştu. Şimdilerde bireyin medyalaşmasıyla karşı karşıya. Herkes kendi kamerasını elinin altında taşıyor, herkes kendi mikrofonunu ve klavyesini yanında gezdiriyor. Aslında bütün bu baş döndürücü gelişmelerin tarihi çok da eski değil. 1990’lı yıllardan itibaren hızla gelişen internet teknolojisi; iş hayatını, eğitim ve iletişim kabullerini tümden altüst etti. Hızlı veri aktarımı ve bilgi paylaşımı sadece bilimsel verilerin ulaşılabilirliğini, teknolojinin gelişip spesifik bir hâl almasını değil; iyi kötü ayrımı olmaksızın her düşüncenin kısa sürede dünyayı dolaşması sonucunu getirdi.

Bu yeni medya toplumu, katılımcıların kendilerini özel hissettiği, seslerini kolayca duyurabildiği, hızlı, açık bir iletişim platformu olarak kolayca kabul gördü. Medya, yükselişe geçen bu hayat tarzının yeni sosyalleşme mekânları oldu. Ne şirketler ne fikrî kuruluşlar bu yeni mekâna bigâne kalabildi. İnternet dünyasını yok saymak, yadırgamak, kınamak sonucu değiştirmedi. Bugün yaygınlaşan internet altyapısıyla ve oluşan kolektif refleks kültürüyle yepyeni bir dünyanın önünde durmaktayız. Neredeyse bütün insanlık çevrim içi durumdadır ve sürekli bildirimler tarafından dürtülmektedir.

Artık, insanoğlu, tarım toplumundaki zor yaşam koşullarından çok uzakta, gittikçe kolaylaşan ve zenginleşen bir hayatın içindedir. Bu konforun elbette bir bedeli olacaktır. Bedel, muhteris üretim bantlarının sonunda insanın daima almaya, kullanmaya hazır, ağzı açık hâlde beklemesiyle ödenecektir. İlgiler, hayranlıklar bulaşıcı bir hastalık gibi insandan insana, toplumdan topluma yayıldı hatta medya ve iletişim araçları sayesinde kıtalar arası yolculuklara çıktı.

Doğal olarak bu atmosfer, kendine mahsus kültürünü de beraberinde getirecekti. Avatarlar, takma isimler, filtreler; peşinen kabul edilmiş bir yalan uygarlığının ayak seslerinden farksız. Haberleşmenin bu kadar etkin kullanıldığı, insanların bu kadar yoğun zaman geçirdiği bir mecranın tüccarlar ve istismarcılar tarafından boş bırakılması zaten beklenemezdi. Nitekim bu uçsuz bucaksız, sisli iletişim ortamı, din ve dindarlar için de yeni bir imtihanın başlangıcı oldu: İstismar ağları. Bu ağlar, insanların en temel ihtiyaçlarını “kullanmak” konusunda en ufak bir vicdan azabı taşımayacaktı.

Peki, nedir insanın en temel ihtiyacı? Her ne kadar dijital dünyadan ve bin yıllardır süregelen alışkanlık kalıplarının değişmesinden söz etsek de insan için değişmeyen bir hakikat vardır: Din ve inanç ihtiyacı. Din, tarih boyunca insanların hayati sorularına cevap vermiş, onların ontolojik huzursuzluklarını gidermiş ya da onları teselli etmiştir. Ayrıca toplumsal hayatı biçimlendiren kültürün temel bileşeni olarak hayatın açık ya da örtülü pek çok yönüne imzasını atmıştır. Bu açıdan tarih boyunca insanların mütemadiyen bir inanç etrafında kenetlendiğini, modern seküler dönemlerde bile bu alışkanlığın devam ettiğini; sadece mabetlerin yerini farklı mekânların, söylemlerin yerini farklı sözlerin aldığını görürüz. İnancın toplumsal hayata nüfuz eden ve onu rehabilite eden, sağaltıcı etkisi tartışmasız bir gerçek. İnanma ihtiyacı çok derinlerde yatan bir güdü. İlkel bir kabile üyesinin gök gürültüsü karşısında yaşadığı korku ile modern dönemde bireyin hayatın anlamı veya anlamsızlığı karşısında içine düştüğü sarsıntı birbiriyle akrabadır.

İnsanlar aynı şeylere inanmanın, aynı şeylerden endişe etmenin ve aynı geleceğe doğru yürümenin verdiği konforu hiçbir zaman terk etmemişlerdir. Din, hem bireysel huzurun hem de toplumsal barışın olmazsa olmazıdır. Bununla birlikte tarih boyunca toplum nezdindeki itibarını kullanarak onu istismar edenlerin daima olduğunu görürüz. Örneğin Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de Yahudi din adamlarının din üzerinden yaptığı tacirliği ağır bir dille eleştirir ve Müslümanlara asla böyle olmamaları konusunda uyarıda bulunur (Mâide, 5/44). İnsanların ruhsal yaşantıları ve öte dünya inançlarını şekillendiren din, hayat ve ölüme dair söylemleriyle aslında bireyin tabi olduğu en güçlü otoritedir. Çünkü bu otoritenin kaynağı Yüce Allah’tır. Dinin böylesi güçlü bir otorite olması, onu istismarcıların elinde tehlikeli bir silaha dönüştürebilmektedir. Neden mi? Çünkü dinin insanla ilişkisi daima yorum aracılığıyla olmuştur. Yorum insanla kutsal arasında kurulan bir anlam köprüsüdür. O olmadan çıplak elle vahye dokunmak imkansızdır. İstismar işte bu yorum aralığında ortaya çıkmakta, kişiyi kutsal karşısındaki masumiyet anında yakalamaktadır.

Din istismarı, dünyevi çıkarlar için kutsala atıf yapmanın her çeşidini ihtiva eder. İnsanların en masum yanları onların Yaradan ile aralarındaki ilişkidir. Bu ilişki; kişiye, yaşa, kültüre ve duygu durumuna göre değişir; bazen korku bazen sevgi merkezli olabilir. Çünkü inanç, hayatın bilinemez yönlerini açıklayan bir kandildir. Onun kaynağı vahiydir. İlk muhatabı kalptir. İnsan önce inanır, sonra inancını rasyonalize eder. İnanma ihtiyacı, çok temel fıtri bir duygudur. İşte bu dokunaklı alanda insan korunaksızdır. Kur’an, hadis, peygamber gibi kurucu kavramlar, insanların zihninde dokunulmaz, itibarlı bir yere sahiptir. İstismarcı, bu itibarı kullanarak düşüncelerine meşruiyet sağlamak ister. Kimi bunu ekonomik kazanç elde etmek için, kimi güç ve imtiyaz devşirmek için yapar.

Bugün istismar, piksellerde dalgalanmaktadır. Dijital mecralarda dinî imge ve unsurlar istismar aracı olarak dolaşıma girdiğine; genç yaşlı, kadın erkek, eğitimli eğitimsiz, her kesimden insanı etkilemeye çalıştığına şahit oluyoruz. Geçmişte marjinal bulundukları için toplum nezdinde kabul görmeyen, kendine alan bulamayan nice fikrî akım, ayrılıkçı düşünce ve şiddet yanlısı görüş; dijital dünyanın sağladığı imkânlar sayesinde kendine geniş bir etkinlik alanı bulmuş oldu. İstismar, yalanın en ileri merhalesidir. Dinin herhangi bir menfaat için araçsallaştırılması, bir dine dışarıdan verilebilecek tahribattan daha büyüktür. Bu mecralarda dinin, bazen birkaç like bazen de taraftar toplama uğruna değersizleştirildiğini görürüz. Unutmamak gerekir ki dijital mecrada bir yalanı veya istismarı ayakta tutan güç, ona gösterilen ilgidir. Bu konuda Müslüman bireye düşen görev; onun toplumsallaşmasına katkı sağlamaktan uzak durmak, kötülüğü yaymamak, aksine onu iyilikle bertaraf etmeye çalışmaktır.

Din istismarı, bir insanın veya toplumun başına gelebilecek en kötü şeydir. Çünkü o, şifalı bir tasa gecenin sessizliğinde damlatılmış zehir gibidir. Din ve maneviyat, insanların her zaman muhtaç olduğu, şifa bulduğu bir ilaçken istismarcılar tarafından zehre, şerre dönüştürülür. Dinin dünyevi menfaatler uğruna araçsallaştırılması, güç ve iktidar devşirmenin manivelası olarak kullanılması, yakın tarihte FETÖ yapılanmasından bildiğimiz üzere, toplumun inancında ve belleğinde tehlikeli yaraların açılmasına sebep olur.

Dijital dünyada kontrolsüz şekilde yayılan bilgiler, her Müslüman’ın dikkat etmesi gereken malumatlardır. Dijital dünya, görüntüde insanlar arasında kesintisiz ve hızlı iletişim getirmiştir. Ama onun açtığı kapıdan nitelikli niteliksiz, iyi kötü, doğru yanlış bütün bilgiler hayatımıza doluşur. Muhayyilemizi istila eder.

İslam’la ilişkisini ahlak esası zemininde kurmayan kişiler, zamanla istismar için istismarcı ve işletmeci davranışları zaman zaman din adına olağan görebilmekte, nihai amaç için ara sıra hakkın ve hakikatin sümen altı edebileceğini zannetmektedirler. Hâlbuki Müslümanlık, hangi amaca yürüdüğümüzden daha çok hangi amaca nasıl yürüdüğümüzle ilgili bir rehberliğin adıdır. İslam başından sonuna kadar ahlak ve dürüstlüktür. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim ve yol göstericimiz Hz. Peygamber’in (s.a.s.) pratikleri, hiçbir amacın hak ve hakikatin, doğruluk ve dürüstlüğün üzerinde tutulmaması gerektiğini bizlere öğretmiştir.

Yazının başına yeniden dönecek olursak yalanla, istismarla elde edilecek hiçbir imtiyaz, insanı ebedî saadete ulaştırmaz. İnsanın insanı aldatmasından önce, insanın kendini aldatması icap eder. Bu yolun sonu daima mutsuzluktur. Ne demiştik? Bütün mutsuzluklar yalanla başlar; talanla son bulur.