VARLIĞI EMANET BİLMEK


Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ

Diyanet İşleri Başkanı


Yüce Allah’ın örneksiz bir şekilde varlık sahnesine çıkardığı kâinat, tüm ihtişamıyla O’nun sonsuz ilminin, kudretinin ve azametinin bir tecellisidir. Göklerin ve yerin yaratılışı, gece ile gündüzün peş peşe gelmesi, güneş ve ayın kendi yörüngelerindeki hareketi, canlıların muhtaç olduğu suyun gökten miktarınca inişi ve onun vasıtasıyla çeşit çeşit bitkilerin meydana gelmesi, ilahi iradenin açık delillerindendir. Her zerresinde ve her hareketinde sayısız hikmetler barındıran bu muhteşem kâinat, Yüce Yaradan tarafından fıtratına yerleştirilen kusursuz bir düzen sayesinde varlığını ahenk içinde sürdürmektedir. Birbirini tamamlayan işlevleriyle kâinattaki her varlık, kendilerine tevdi edilmiş görevleri ilahi bir yasa çerçevesinde ifa ederken aynı zamanda kendi lisanıhâlleriyle de Allah’ın yüceliğini tesbih etmektedir. Cenab-ı Hak, “Güneş ve ay bir hesaba bağlı (olarak hareket ederler). Yıldızlar da ağaçlar da secde ederler.” (Rahman, 55/5-6) ayetleriyle bu hakikate dikkat çekmektedir. Kur’an-ı Kerim’de sünnetullah kavramıyla ifade edilen söz konusu işleyiş, varlık âleminde geçmişten geleceğe doğal bir süreçte akıp giden ve değişmeyen kusursuz bir sistemin varlığına işaret etmektedir.

Bu hassas nizam içerisinde, kendisine bahşedilen akıl, bilgi ve irade sayesinde yeryüzünü imar etme, orada kültür ve medeniyet inşa etme potansiyeline sahip olan insanın müstesna bir yeri vardır. Allah’ın ikram ve ihsan ettiği yetenekler ve daha nice ayırıcı özelliklerle insan, bilimden teknolojiye, sanattan mimariye, tarımdan endüstriye kadar pek çok alanda eserler ortaya koyabilmekte; şehirler, devletler ve medeniyetler kurabilmektedir. İnsana varlık âleminde ayrıcalıklı bir konum sağlayan bu durum, elbette ona birtakım sorumluluklar da yüklemektedir. İnsan, her şeyden önce sahip olduğu tüm özellik, imkân ve nimetleri, onları kendisine bahşedenin rızasına uygun bir şekilde kullanmak ile mükelleftir. Bu sebeple insan, varlık âlemiyle ilgili tüm tasarruflarında Allah’ın koyduğu ölçülere riayet ederek kâinattaki her varlığın hakkını gözetmeli, onlara yaklaşımını adalet, merhamet ve emanet ekseninde sürdürmeli, kâinatın nizamını bozacak her türlü tutum ve davranıştan mutlaka kaçınmalıdır.

İnsanın tabiatla ilişkilerinde Allah’ın rızasını merkeze alması ve sünnetullaha riayet etmesi, kâinatın düzen ve devamlılığı için olduğu kadar insanın kendi selameti için de hayati öneme sahiptir. Bu hassasiyetin ihmali bir yandan kâinatın nizam ve intizamına halel getireceği gibi diğer yandan da insanı kendi elleriyle oluşturduğu yıkıcı bir kaosla karşı karşıya bırakacaktır. Nitekim Yüce Allah’ın “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah, hatalarından dönsünler diye, işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum, 30/41) fermanı, tabiatı kendi mülkü olarak görme yanılgısına kapılıp sorumsuzca davranan insanın karşılaşacağı acı akıbeti haber vermektedir.

Ne var ki çağımızda bu hayati sorumluluk çoğu zaman önemsenmemekte; daha fazla kazanma tutkusuyla hareket edilerek yeryüzünde hayatın devamlılığı için vazgeçilmez olan su, toprak, hava gibi unsurlar kirletilmekte ve tüm varlıkların müşterek yaşam alanı olan tabiat hoyratça tüketilmektedir. Doğal kaynaklar, akarsular, göller, ormanlar geri dönülmesi zor bir yıkıma sürüklenmekte; öteden beri süregelen tabii döngü genetik müdahalelerle alabildiğine ifsat edilmektedir. İnsanın iradesini sünnetullaha aykırı bir şekilde kullanmasının neticesi olarak tebarüz eden bu vahim tablo, aslında sadece çevresel bir soruna değil kökleri derinlere uzanan bir inanç, ahlak ve anlam krizine işaret etmektedir. Zira insan, varoluşun anlam ve gayesini göz ardı ettiğinde, yüce yaratıcının bir emaneti olan kâinatın ruhunu ve işleyişini de göz ardı edebilmekte; böylece bir taraftan kendi hayatını riske atarken aynı zamanda tüm varlıkların ortak geleceğini tehdit edecek bir savruluş yaşayabilmektedir.

Günümüzde tabiat ile onun hassas bir parçası olan insan arasındaki dengenin bozulması bir tehdit hâlini alarak küresel bir beka sorununa dönüşmüştür. Bu nedenle insanın tabiatla kurduğu tahakküm ilişkisini terk ederek bir emanet bilinciyle hareket etmesi, bir seçenek değil ötelenemez ve ertelenemez bir zarurettir. İnsanlık ailesinin her ferdi, öncelikle tüm canlılarla ortak bir kaderi paylaştığının bilinciyle hareket ederek rekabet ve çatışma yerine paylaşma ve dayanışma kültürünü benimsemek durumundadır. Bu bağlamda gerek fert ve toplum gerekse kamu ve özel teşebbüsler tarafından yapılagelen ve zamanla çevreyi kirleten, tabiatı tahrip eden her türlü yanlış uygulamadan behemehâl vazgeçilmeli; kalıcı, gerçekçi, sürdürülebilir bir üretim ve tüketim anlayışı benimsenmelidir. Bu da eğitimden siyasete, ekonomiden ticarete, teknolojiden tarıma, sağlıktan ulaşıma kadar her alanda insanın çevreyle ilişkilerini sünnetullaha uygun bir şekilde düzenleyecek güçlü ve kapsamlı tedbirler alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu itibarla insan, tabiatla ilişkisini gözden geçirerek onu kulluk, emanet, salih amel, merhamet ve hesap bilinci ekseninde yeniden inşa etmek zorundadır.

“Yarın kıyametin kopacağını bilseniz dahi elinizdeki fidanı dikiniz.” (Buhari, el-Edebül-Müfred, s.168) buyurarak tabiatı istila edilecek bir alan değil imar ve ıslah ederek korunacak bir emanet olarak gören Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu yaklaşımının hayata taşınması, günümüzde çok daha elzem hâle gelmiştir. Aksi hâlde ihmal edilen her sorumluluk sadece tabiatı değil insanlığın topyekûn geleceğini geri dönülemez bir yıkıma sürükleyecektir.