KULLUKTA SADAKAT: SÜNNETİ YAŞAMAK, BİDATTEN UZAK DURMAK


Dr. Halil KILIÇ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : أَبَى اللَّهُ أَنْ يَقْبَلَ عَمَلَ صَاحِبِ بِدْعَةٍ حَتَّى يَدَعَ بِدْعَتَهُ

Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

“Allah, bidatini bırakmadıkça bidat sahibinin amelini kabul etmeyi reddeder.”

 

(İbn Mace, Sünnet, 7)


Dinin sınırlarının zorlandığı durumlarda Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ciddi şekilde öfkelendiği ve sert ikazlarda bulunduğu bilinen bir husustur. Rivayet edildiğine göre üç sahabi, onun ibadet hayatını öğrendikten sonra kendi amellerini yetersiz görmüş; içlerinden biri geceleri sürekli namaz kılmaya, diğeri her gün oruç tutmaya, bir diğeri ise evlenmemeye karar vermiştir. Bu durum Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ulaştığında, onların aşırılığa varan bu yaklaşımını kesin bir dille reddetmiştir. Bu meseledeki hassasiyeti ve duyduğu rahatsızlık, öfkelendiğinde alnındaki damarın belirginleşmesinden de anlaşılacağı üzere, mübarek simasına açıkça yansımıştır. Ardından kendisinin hem ibadet ettiğini hem istirahat ettiğini, bazen oruç tutup bazen tutmadığını, ayrıca evlendiğini ifade ederek şöyle buyurmuştur: “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” (Buhari, Nikâh, 1)

Bu hadise, ibadetlerde temel ölçünün “daha fazlasını yapmak” değil “sünnete uygun olanı yapmak” olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Sahabe bu mesajı son derece iyi kavramış ve din adına sonradan ortaya çıkan uygulamalara karşı büyük bir hassasiyet göstermiştir. Nitekim Abdullah b. Mesud’un (r.a.), “Sünnet çerçevesinde itidalli davranmak, bidat içinde aşırı çaba sarf etmekten daha hayırlıdır.” (Darimi, Mukaddime, 23) sözü bu bilincin açık bir ifadesidir. Aynı hassasiyeti Hz. Ömer’in (r.a.) teravih namazını cemaatle kıldırma uygulamasında da görmek mümkündür. Dağınık şekilde kılınan teravihi bir imam arkasında toplamak istediğinde bazıları bunun bidat olabileceğini dile getirmiştir. Ancak Hz. Ömer (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ümmetine farz kılınır endişesiyle mescitte kılmadığı bu namazın mescitte cemaatle kılınmasını uygun görmüş ve “Bu ne güzel bidattir.” (Buhari, Teravih, 1)

demiştir. Burada kastedilen, yeni bir ibadet ortaya koymak değil sünnette var olan bir uygulamayı düzenli hâle getirerek ihya etmektir.

En basit tanımıyla bidat, dinde özellikle inanç ve ibadet alanında eksiltme veya ilaveye yol açan uygulamalardır. Çünkü bu alanlar, insan aklının dilediği gibi şekillendirebileceği bir mecra değil vahyin ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) rehberliğiyle sınırları çizilmiş değişmez esaslardır. Bu sebeple İslam âlimleri, hem inanç esaslarını hem de kulluk formlarını “tevkifî” olarak nitelendirmiştir. Yani bu alanda sınırlar, tamamen ilahi bildirimle belirlenmiştir. Bu temel ilke göz ardı edildiğinde çoğu zaman iyi niyetle ortaya çıkan bazı uygulamalar dinin bir parçası gibi algılanmaya başlar ve bidatler ortaya çıkar.

Burada önemli bir hususun altını çizmek gerekir: Sonradan ortaya çıkan her yeni şey bidat olarak değerlendirilmemelidir. Örneğin ulaşım araçlarının değişmesi veya asr-ı saadettekinden farklı kıyafetlerin giyilmesi bidat sayılmaz. Çünkü bir uygulamanın bidat olarak nitelendirilebilmesi için doğrudan inanç ve ibadet alanıyla ilgili olması gerekir. Bu noktada belirleyici olan, ortaya çıkan şeyin bizatihi bir ibadet mi olduğu, yoksa ibadetin edasını kolaylaştıran bir vasıta mı olduğudur. Dinî hayatın kolaylaşmasına ve ibadetlerin daha düzenli bir şekilde yerine getirilmesine hizmet eden araç, yöntem ve organizasyonlar bu kapsamda değerlendirilmez. Ezanda ve namazda mikrofon kullanmak, tespih ile zikir çekmek, belirli gün ve geceler vesilesiyle dinî programlar düzenlemek gibi uygulamalar ibadetin kendisi değil ona hizmet eden vasıtalardır. Bu sebeple bunları bidat olarak nitelendirmek isabetli değildir.

Bidati ayırt etmede temel ölçü; yapılan uygulamanın dinen meşru bir amelin kişisel icrası mı, yoksa belirli sayı ve zamanlara hapsedilmiş ‘özel bir ibadet’ formu mu olduğudur. Kuşkusuz bir mümin, yılın her anında dilediği kadar namaz kılabilir, zikir çekebilir veya Kur’an okuyabilir. Ancak bu ameller, sahih bir delile dayanmaksızın “şu kadar yapılırsa şu sonuç elde edilir” gibi sayısal formüllere dökülerek dinî bir kural gibi sunulduğunda, ibadet alanına yabancı bir unsur eklenmiş olur. Kur’an bir şifa kaynağı olsa da onu sayısal şablonlara indirgemek veya dinen sabit olmayan ibadet şekillerini yaygınlaştırmak dinin ruhuyla bağdaşmaz. Aynı şekilde, bazı gecelere özel olarak belirli rekât sayılarıyla namaz nispet edilmesi de aynı kapsamda değerlendirilmelidir; kişi bu geceleri ibadetle değerlendirebilir, ancak dinen sabit olmayan özel ibadet şekillerini yaygınlaştırmak doğru değildir.

Netice itibarıyla ibadetlerde aslolan sünnete bağlılıktır. Müminin görevi, Allah’a yönelirken hem samimiyetini korumak hem de bu yönelişini Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gösterdiği çerçevede gerçekleştirmeye gayret etmektir. Kur’an ve sahih sünnette sabit olan ibadetler varken bidatlerle daha fazla ibadet yapma veya yaptırma anlayışının zamanla sahih ibadetlerin yerine geçebileceği göz ardı edilmemelidir. Unutulmamalıdır ki her bidat, bir sünnetin ihmal edilmesine yol açmaktadır. Nitekim bu hakikati Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle ifade etmiştir: “Bir topluluk bir bidat ortaya koyduğunda, onun karşılığında bir sünnet ortadan kaldırılır. Sünnete bağlı kalmak, bidat çıkarmaktan daha hayırlıdır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 105)