ORGANİK DÜNYA GÖRÜŞÜNDEN MEKANİĞE GİDEN YOL AYRIMI




Prof. Dr. Mim Kemâl ÖKE


XVI. yüzyılın en önemli ressamlarından biri olan Peter Bruegel’in “büyülü bir gerçeklikle” çizdiği “Babil Kulesi” acaba günümüz insanının mekânsal trajedisini yansıtıyor mu, ne dersiniz? Rönesansİtalya’sının sanatçıları klasik güzelliğin insanın içini açan örneklerini bize sunarkenBruegel’in bu tablosunda belirgin bir karamsarlık egemendir. O, “İnsan ruhunun derinliklerinde yatan kötülükleri değil insan eylemlerinin kötü sonuçlarını tuvale aktarmak çabasında(dır).” (Anna-Carola Krausse; Rönesans’tan Günümüze Resim Sanatının Öyküsü, çev. Dilek Zaptçıoğlu, Amsterdam: Literatür, 2005, s. 28) Bruegel’in tablosunun çağrıştırdıkları günümüz kaygılarına tercüman olabildiği için mi bu kadar etkilidir? Tabloda kent yaşamı, kırsal alanla birlikte resmedilmiş. Bu dualiteyi yeryüzü ile birlikte gökyüzünün aynı tuvale sığmasından dolayı da hissedebilirsiniz. Dahası Bruegel’in bu resimde dünyevi-uhrevi olan ile cennet-cehennem arasındaki çizgileri flulaştırdığını da görebilirsiniz. Sizce nerededir Bruegel’in “Babil Kulesi”?

Bir kısmı bulutların üstünde resmedilmesine rağmen kule yoğun bir kentleşmenin yaşandığı toprakların üzerinde durmaktadır. “Durmaktadır” belki de yanlış bir tabir oldu çünkü resme dikkatle bakarsanız, Kule’nin eğimini, yana doğru kaykıldığını, sanki çökmekte olduğunu da gözlemlersiniz. Öte yandan aynı tabloda işçilerin karınca misali çalıştıkları da görülmektedir. Bir inşaatı izlemektesiniz. Nitekim daha gerilerde ve yukarılarda yeni bir kule de eş zamanlı olarak inşa edilmekte. Peki, alttan yıkım faaliyeti sürerken bu yeni inşaat ayakta kalabilecek midir? İşin “mim noktası” da bu olsa gerektir!

Bugün kime Babil Kulesi derseniz, o kişinin bellek deposundan kulenin akıbetine dair olumsuz bilgiler sökün edecek, buna karşın olumlu mesajlar da dökülüverecektir. Zira Babil’in Asma Bahçeleri, cennet özlemi çeken insanoğlunun dünyadaki “oksijen çadırı”dır. Bahçe, şehir hayatının gündelik telaşından kaçan kişioğlunun stres giderici mekânıdır. Taraça taraça göğe yükselen ve içinde barındırdığı farklı ruhsal olgunluğu haiz insanların zevklerine hitap eden envaiçeşit bitkileri ile Babil’in Asma Bahçeleri uhrevi hayatımızın beklentilerinin başında gelir. Gelir gelmesine de, bu tablo bende tam tersi bir izlenim bırakmaktadır. Sanki Bruegel, alışılmışın dışına çıkarak, tabuları yıkarak, Babil Kulesi’ni yeryüzü cehennemiyle özdeşleştirmiştir. Kim çıkar da bu tabloya bakıp, “Burası hayalimdeki cennettir.” der?

İstatistiklere bakılırsa ülkemiz insanlarının %99’undan fazlası “bahçeli” ev düşlemekteymiş. Yeni sakinlerini arayan sitelerin bahçeleri ortaktı. Şimdiki moda, bu bahçeleri “özelleştirmek”, yani kişiselleştirmek, o hanenin sahibine amade kılmak. Kısacası, balkon artık vazgeçilmezimiz; hangi katta oturursak oturalım, teras hâline dönüştürülmekte. Gökdelenler, bahçeli taraçalar şeklinde semaya doğru yükselmekteler! Herkesin gönlünce işleyeceği bir bahçesinin olacağı Babil Kulesi modeli gökdelenler revaçta artık!

Kentleşme

Kabaca da olsa, Türkiye’de şehirleşme olgusu, gecekondulaşma ile gökdelenleşme sarkacında gidip gelmiştir diye özetlenebilir mi? Gecekonduyu beraberinde getirdiği türlü sorunlarla anmaktayız. Ondan kurtuluşu, bir bayındırlık zaferi şeklinde telakki ederiz. Bunda da, yanlış anlaşılmasın, bir suizan yoktur. Ne var ki gecekondularda görmediğimiz nokta, her birinin ne kadar derme çatma bir araya getirilmiş olsalar da, bir bahçesinin bulunduğu gerçeğidir. Bahçesinde yağ tenekelerinin içinde begonyalar vardır! Tek katlı o evler, virane de olsa, aslında bizim geleneksel mimari kültürümüzün kötü kopyalarıydılar.

Kentleşmenin, hassaten de “kentsel dönüşüm” adı altında bugünlerde yaşadığımız süreçlerin kişilik/kimlik ve ruhumuzu nasıl tahrif ettiğini Lütfi Bergen, makalelerini topladığı Kent-İslam ve Kapitalizm (İstanbul: Doğu, 2014) adlı kitabında ortaya koyar. Bergen, giderek vahşileşme sınırını aşan postmodern kapitalizm kentinin, cemaati parçalayıp bizleri kitle toplumu hâline getirdiğinden dem vurmaktadır: “Kapitalizm, kurduğu mülkiyetçi mekânlarla ufkumuzu, manzaramızı betonlarıyla, para binalarıyla karartmakta; güneşimizi çalmaktadır. Tabiat, gökyüzü, ekolojik çevre, kuşların göç yolları, toprak canlılığı mülkileştirilemez. Muhafazakârlığın kapitalist birikim için tabiata müdahalesi, kent yoksulları yanında tabiat yoksulluğu da oluşturmaktadır.” Kentler “yolsuzluk” da üretir hâle gelmiştir. Rant kelimesinin en fazla duyulduğu bağlamdır bu sektör. Bergen’e göre asıl üzücü olan kentleşmenin geleneksel/dinsel (kökenli) ahlakımızı yıkmakta oluşudur. Şu ifadesi kimilerince ağır bulunsa da, gerçeği dile getirmektedir: “Modern kent yapılaşmamız camiyi merkezîlik, görünürlük, cem edicilik, Allah’ın huzurunda denkleştiricilik vasfından çıkarmıştır. (…) Kentler Türkiye’deki geleneksel inançları -kültürel Müslümanlığı- tasfiye ederek teknoloji toplumunun tekil dindarlık efektlerini geliştirmektedir.”

Çevre

Beşerî/sosyal bilimlerde, insanın çevresi ile ilişkilerinden söz ederken, kişinin sosyal habitatını kastetmekteyiz. Birey, toplum içinde yaşar. Zaman içinde örneğin aile, okul, arkadaşlar ve iş dünyası gibi çevrelerden etkilenerek sosyalleşir; yani kişiliğini/ kimliğini bulur. Bu çevrelerden edindikleri, onun davranışlarını belirleyen etkenler olur çıkarlar. Bu çevreler içine etnik ve dinî cemaatleri de ekleyebiliriz.

Çevre, bu çerçevede kişiye toplum içinde aidiyet kazandıran mekândır. Uzmanlar, söz konusu mensubiyet duygusunun bir “kültürleşme” süreci sonucunda oluştuğunu savunur. Mekân derken iki farklı yaklaşımdan söz edilmektedir: İlki; fiziksel-matematiksel mekân anlayışıdır. Fevkalade biyolojik-materyalist bir bakışla burada mekân, “Anlamdan bağımsız, manaya kayıtsızdır.” (Nuri Bilgin,Eşya ve İnsan, İstanbul: Gündoğan, 2. Baskı: 2011, s. 171) İkinci yaklaşımda ise mekân subjektiftir yani bakan göze göre tanımlanır. O mekânı gören gözün duyusal perspektifleri doğrultusunda kimlik kazanır. Başka bir deyişle, burada mekân ontolojik bir “şey”dir. “Kuşkusuz bu mekân; zamana, ortamlara, uygarlıklara göre değişmektedir.” (Bilgin; a.g.e., s. 174)

Kişi, idraki nispetinde, daha hayatının başından itibaren, “Ben kimim, bu dünya neresi, niye buraya geldim?” diye çevresini sorgulayacaktır. Sadece bireyler değil toplumlar da aynı sorulara muhatap olmuşlardır. Bu süreçte üretilen senaryolar, onların kültürünün ve uygarlıklarının temelini teşkil etmiştir. Dolayısıyla “ben idraki” ister bireysel ister kolektif düzlemde ele alınsın sosyal bilimlerde, hele uygarlık çalışmaları diyeceğimiz yeni disiplinde vazgeçilmez bir parametre hâline gelmiştir. İdrak, üretilen/benimsenen değerlerin süzülerek geçtiği bir bilişsel (cognitive) imbik ya da çevreyi algılama prizmasıdır, diyebiliriz. Bu filtrenin kodlarını, çoğu kez o toplumun egemen ideolojisi, kutsalları yani din(selliğ)i, seçkinlerinin/aydınlarının imajları vd. unsurlar tayin eder. Kısacası, idrak bir yerde kendini ve etrafı yorumlama/anlamlandırma süzgecidir. Kaynağını felsefe, ilahiyat veya teosofiden de alsa idrak ontolojiktir, yani o toplumun varoluş anlayışı ile hemhâldir.

Kentsoylular ve ekosistem tahribatları

Jeolojiden ödünç aldığımız deyimlerle kaydedecek olursak, “Küresel Toplum” dediğimiz o Babil Kulemiz ciddi sayılabilecek fay hattı kırığının üzerine oturmaktadır. Buna “ilerlemeci” bir yaklaşım diyebilirsiniz. Tarihin lineer ya da deterministik hatta kaçınılmaz bir kurguyla hep ileriye doğru aktığını savunanlar, çağımızın tekno-endüstriyel buluşlarla devrimsel dönüşümlere sahne olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de Batı’nın refah ekonomilerini temsil eden Kuzey ile yoksulların ikamet ettiği Güney arasında bir fay hattı kırığı gözlemlememiz mümkündür. Zenginlerin daha zenginleştiği, fakirlerinse daha fakirleştiği postmodern neoliberal geç kapitalizmde, söz konusu fay hattı artık açılan uçurumu kaldıramayacak şekilde gerilim yüklüdür. Aslında dünyanın ekonomik çıkmazı daha köklü nedenlere dayanmaktadır. Çağdaş liberal sistemin sağını da solunu da aynı ölçüde eleştiri bombardımanına tabi tutan “Yeşil İdeoloji”ye göre dünya, geleceği hesaba katmayan arsız materyalizm nedeniyle hızlı adımlarla yıkıma sürüklenmektedir. Korkunç bir tüketim çılgınlığının teşvik edildiği günümüzde yerkürenin ekolojik dengesi, kendini yenileyemeyecek derecede bozularak insanlığı tehdit etmektedir.

İnsanoğlunun kayıtsızlığı düşündürücüdür. Nedeni de bellidir: Türler azalmakta olsa da ne gam; nasıl olsa XXI. yüzyılda biyolojide ilerlemeler, biyo-teknoloji sayesinde bitki ve hayvanların (hatta insanların) genetik yapılarıyla oynayarak yeni ve daha sağlıklı türler elde edilebilmektedir (?). Ancak, insanoğlunun bu yeni bilim kurgu marifetiyle yol açacağı sakıncalara değinmek pek kimsenin aklına gelmiyor. Oysa genetik olarak düzenlenmiş her organizma, ekosistem için çevreye salıverilmiş gizli bir tehdit veya risk oluşturmaktadır.

Organik Dünya Görüşü

Uygarlıklar sadece kültürel bağlamda bir kimlik etrafında bütünleşen kolektif birimler değil aynı zamanda ve daha önemlisi kendilerine ve çevrelerine ilişkin ontolojik sistematiği (yani insan telakkisi ve evren tasarımı) içeren bir idrakin temsilcileridir. Bu çerçevede düşünüldüğünde modernite öncesi uygarlıklara benim 3A denklemiyle izaha kalkıştığım “Organik Dünya Görüşü” egemendir: Âdem, âlem ve Allah arasındaki ilişkiyi yakaladığı zaman ahenge ve dinginliğe ulaşabilir.

Yaratılışın ve işleyişin anahtarı, bu idrakte gizlidir. Modernite öncesinde uygarlıklar, düşünceyi bilim, felsefe, metafizik, din diye kompartımanlaştırmaksızın hep bu hakikati vurgulamaya çalışmışlardır. Organik Dünya Görüşü’nün “tevhid” nazariyesi, İslam tasavvufunda “vahdet” anlayışında ekolleşmiştir. Organik Dünya Görüşü’ne inanan kadim uygarlıkların sakinleri, “doğaüstü”ne ulaşmayı nihai özgürlük kavramı ile ilintilendirmişlerdir. Kutsal alan, zaman-mekân kısıtlarından arındırılmıştır. Oysa dünyevi alan -kamusal alan diyelim- öyle değildir. İnsanı insan yapan temel unsur ruh ise ve o ruh da ilahi kaynaktan kendisine armağan edilmişse o zaman her bireyin bilinçaltında ya da iradesinde esas vatanına dönüş arzusu yatmaktadır. Çünkü altın kafese de koysanız, kuşun haykırışının, inleyişinin nedeni bellidir. Ruh, bir bedene kavuşarak, hem yurdundan koparılmış hem de kısıtlanmıştır. Ruhun en derindeki özlemi o cismani kısıtlamalardan kurtulmaktır. Ancak bu şekilde hakiki özgürlüğüne kavuşabilecektir. Bu mistik yolculuk, daha önce de vurguladığımız gibi, âdemin önce âleme, sonra da Allah’a varmasını içeren iki kademeli bir deneyime kanat çırpmasını gerektirmektedir.

Geleneksel uygarlıkların ortak aklının ifadesi sayılabilecek metafiziksel öğretilerde doğa, ilahi hakikatin aynası şeklinde görülmüştür. Âlem, hikmetlerin sergilendiği coğrafyadır. Çünkü Yaradan bu âlem üzerine kutsal mührünü vurmuştur. O açıdan korunmalıdır. İnsan olana düşen budur! Organik Dünya Görüşü’nde âlem-âdem ilişkisi böyle kurulmuştur. İnsan, âlemi gözleyip Allah’ı hakkında tefekkür etme imkânına kavuşur. Yaradan’ı hakkında fikir edinir.

Turgut Uyar’a göre XX. yüzyılın kültüre hastalıklı bakışı sebebiyle büyük gösterişçiliğe yönelinmiş, teknolojik başarı mimariyi yapan esas faktör addedilmiş; dolayısıyla mimarının ilgi alanı, çabası, bu gösterişli, şaşırtıcı teknolojik aşamaları gündeme getirmeye yönelmiştir. Teknolojiyi ilah yapmaktadır bu!

İçinde yaşadığımız binalar her ne kadar akıllı evler şeklinde lanse edilseler de, Cansever’e katılarak, o bolca kullanılan çelik konstrüksiyonlu metal yığınlarını Mekanik Dünya Görüşü’nün fetişleri kabilinden nitelendirmekten kendimi alamıyorum. O soğuk makine binaların içinde kendimi sıkışmış/sıkıştırılmış hissediyorum. Hayatımıza giren makineler gerçi bize konfor sağlamaktadırlar ama makinelerin egemen olduğu bir çevrenin bizlerin ruhen makineleşmesine neden olduğunu, ruhumuzun inkişafını engellediğini düşünüyorum. Ve soruyorum; sanat bunun neresinde?

İnsan, fıtratı itibarıyla güzele vurgundur ve Allah güzeldir, güzeli sever anlayışı doğrultusunda kişioğlu Allah’ına yönelir; O’na (doğru) seyretmek, O’nu seyretmek ister. Bu idrake erişmiş İslam sanatçıları, eserlerinde sanatının elverdiği imkânlar ve Allah’ın kendisine bu alanda bahşetmiş olduğu yetenekler ölçüsünde ilahi güzelliği yansıtır, sezdirir veya hatırlatır.

Müslüman bir sanatkâr, yaratma ve benlik psikolojisinden uzaktır. Bunu haddi aşmak şeklinde görür. Edeple, güzelliğin yaratılması değil “keşfi” peşinde koşar. Bu “keşf-i aşk metodolojisi”nde İslam’ın sanatçısı taklit (mimesis) bağlamında görünenin birebir resmedilmesini değil onun ardındaki ilahi aşkın/güzelliğin sahibine yönelmeyi hedef olarak belirlemiştir. Bunu da semboller aracılığıyla gerçekleştirir. Bu tavra ya da üsluba, aşkın estetiğine, tecrit ya da soyutlama denmektedir. İslam sanatçısı, bu yolla, kesreti oluşturan parçaların tasvirine takılıp kalmaz; onların da bir ünitesi olduğu birliğin özüne ulaşmaya çabalar. Çünkü o ancak bu şekilde tevhide kavuşabileceğinin bilinci içindedir.

Ekoloji ve mimari, özünde paralel anlayışlar ve arayışlar doğrultusunda kurulmuş disiplinler olarak görülmelidirler. Aslında burada şaşıracak bir şey yoktur. Bu paralellikler doğaldır çünkü ekolojik düşünce, Organik Dünya Görüşü’nün iz düşümünde şekillenen bir bilgeliktir. Tevhid etiğinin dışa vurumu sanatla gerçekleştiğinden, mimarlık da bu inanca göre aşkın ekolojisi ışığında çevreyi idrak ve inşa etme sanatıdır, denilebilir. İslam mimarisi bunu amir kılmaktadır ya da meseleyi diğer yönüyle ele alırsak şöyle diyebiliriz: İslam mimarisi, aşkın ekolojisiyle yoğrulmuştur!

“Zamanın ruhu” olarak Organik Dünya Görüşü yerine maalesef Mekanik Dünya Görüşü ikame edilmiştir. Bu olgu, uygarlık(lar) tarihinde ciddi bir kırılma noktasına sebep olmuştur. Evren tasarımından, insan telakkisine değin her şey değişmiş, yeniden yapılandırılmıştır. Artık dünya ve onun taşıdığı insan farklılaştırılmış; özüne ihanet edecek bir şekle büründürülmüştür.

Görülüyor ki, Newton’ın evren tasavvuru diye vazettiği Mekanik Dünya Görüşü bir süre sonra bizi “makine-insan” telakkisine götürecektir. Modernite, kendi evren (âlem) tasavvurunun yanında ona uygun bir de insan tasarımı şekillendirecektir. Organik Dünya Görüşü’nün Allah-âlem-âdem ilişkisi nasıl koparılmışsa, aynı şekilde insanı oluşturan akıl-ruh-cisim (beden) üçgeni de kırılacaktır. Maddecilik bu çerçevede sadece cisme (maddeye) yani beş duyuya odaklanacak ve insanın muradının bunları tıka basa doyurmaktan ibaret olduğunu savunacaktır. Böylece insan, metafiziksel derinliğini, büyüsünü, esrarını kaybedecek, makinenin ruhsuz soğukluğu derekesine indirgenecektir.

Organik Dünya Görüşü’ne geri dönüşle birlikte modernistlerin ezoterik bilgi diye küçümsedikleri geleneksel bilgelik, özellikle ekolojide yeniden rağbet görmeye başlamıştır. Aslında Doğu bilgeliğine öykünme, ekolojiyle sınırlı da değildir. İlginçtir, sanki Orta Çağ’ın geç dönemleri yeniden yaşanmaktadır. Hatırlayınız, o tarihte Batılılar İslam âlemindeki entelektüel birikimi harıl harıl kendi dillerine aktarmışlar ve böylece Rönesans’ın temellerini atmışlardı. Acaba yeni (postmodern) bir Rönesans’ın eşiğinde miyiz?