ŞÛRA SURESİ
Doç. Dr. Faruk GÖRGÜLÜ
Düzce Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Şûra suresi, Mushaf’taki sıralamada kırk ikinci, iniş sırasına göre altmış ikinci sure olup 53 ayetten oluşmaktadır. Hâ-mîm ile başlayan surelerin üçüncüsüdür. Mekke döneminde Fussilet suresinden sonra nazil olmuştur. Sure, adını 38. ayette geçen ve “danışma” anlamına gelen “şûra” kelimesinden almaktadır. İlgili ayette müminlerin işlerini kendi aralarında danışarak yürüttükleri vurgulanmakta, meşveretin önemi ön plana çıkarılmaktadır. (İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, Tunus: Dâru’t-Tûnisiyye, 1984, 25/23, 24)
Surede genel olarak tevhid, nübüvvet ve ahiret konuları işlenmekte olup, en çok üzerinde durulan konu vahiy ve peygamberliktir. Hz. Peygamber’e indirilen vahyin önceki peygamberlere gönderilenlerle aynı kaynaktan geldiği ve özünde bir süreklilik taşıdığı vurgulanır. Sure boyunca Allah’ın sonsuz yaratma kudretine ve kâinattaki ilahi yasalara dikkat çekilerek şirk koşanlar bu tutumlarının ahirette kendilerini götüreceği ağır sonuçlar konusunda uyarılır. Buna karşın iman edip salih amel işleyenler, ahirette kendilerini bekleyen güzel sonuçlarla müjdelenir. Tebliğin ağır sorumluluğu ve müşriklerin inkârcılıkta direnmeleri karşısında bunalan Hz. Peygamber’e, hidayetin Allah’ın takdirinde olduğu hatırlatılarak teselli verilir. Surede ayrıca müminler bireysel ve toplumsal erdemleriyle övülerek güzel ahlak sahibi, örnek bir insan olmaya teşvik edilir. (İbn Âşûr, 25/24, 25; Kur’an Yolu Tefsir, 4/725, 726)
Sure, mukattaa harfleriyle başlar, ardından Allah’ın önceki peygamberlere vahyettiği hakikatleri Hz. Peygamber’e de vahyettiği bildirilir. Göklerde ve yerde bulunan her şeyin O’nun mülkü olduğu beyan edilir. Kur’an’ın insanları uyarmak ve hesap günüyle yüzleşeceklerini haber vermek amacıyla indirildiği açıklanır. Ardından insanların farklı topluluklara ayrılmasının bir imtihan vesilesi olduğu belirtilir; Allah dileseydi onları aynı inançta tek bir ümmet kılabileceği hatırlatılır. Daha sonra Allah’tan başka dost arayanların bu tutumu kınanır. Ayrılığa düşülen konularda hükmün sadece Allah’a ait olduğu ve O’nun kitabına başvurulması gerektiği bildirilir. (Şûra, 42/1-10) Allah’ın birliği ve dinin temel esaslarında ayrılığa düşülmemesi konusunda Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Peygamber’e aynı hakikatin tavsiye edildiği belirtilir. Ancak insanların büyük çoğunluğunun nefsani arzularına kapılarak ilahi çağrıya uymadığı ifade edilir. Bu çerçevede Allah Resulü’ne tevhid davetini sürdürmesi, emrolunduğu gibi dosdoğru olması emredilir. Nihai hükmün Allah’a ait olduğu hatırlatılarak, müşriklerin iman etmesi için çabalayan Hz. Peygamber ve müminler teselli edilir. Ardından inkârda direnenlerin ve Allah hakkında tartışmaya girişenlerin bu tutumlarının geçersiz olduğu, onlar için büyük bir azabın bulunduğu haber verilir. (Şûra, 42/11-16)
Devamındaki ayetlerde, kıyamet haberi karşısında inkârcılar ile müminlerin tutumları karşılaştırılır. İnanmayanların onun bir an önce gelmesini alaycı bir tavırla istedikleri, inananların ise onun hak olduğunu bilerek ondan kaygı duydukları belirtilir. Kıyameti tartışma konusu yapanların büyük bir sapıklık içinde oldukları vurgulanır. Ardından Allah’ın dünya hayatında insanlara pek çok nimet verdiği hatırlatılır. Ahiret kazancını isteyenin bu kazancının artırılacağı, yalnızca dünya hayatını isteyenin ise buradan pay alacağı fakat ahirette hiçbir nasibinin bulunmayacağı bildirilir. (Şûra, 42/17-20)
Bundan sonra kâfirlerin İslam’a karşı gösterdikleri direniş ele alınır, yaptıklarının karşılığı olarak azabı hak ettikleri ifade edilir. İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanların ise cennet bahçelerinde olacakları müjdelenir. Hz. Peygamber’in, müşriklerin iddia ettiği gibi vahyedilmeyen bir sözü Allah’a nispet etmesinin asla mümkün olmadığı, böyle bir şeye Allah’ın zaten izin vermeyeceği belirtilir. (Şûra, 42/21-27)
Bu bölümü takip eden ayetlerde yeniden Allah’ın varlığı ve birliği üzerinde durulur, tabiatın işleyişinden örnekler verilerek insanın bunlar üzerinde düşünmesi ve hakikate ulaşması istenir. (Şûra, 42/28-29) Surenin 30. ayetinde, insanın başına gelen musibetlerin çoğunun kendi yapıp ettikleri sebebiyle olduğu belirtilir. Ancak Allah’ın bunların birçoğunu affettiği ifade edilir. Devamındaki ayetlerde, Allah’ın kudreti karşısında direnmenin anlamsızlığını göstermek amacıyla gemilerin denizlerde yüzmesi gibi günlük hayattan bir olay hatırlatılır. Bunların da O’nun iradesiyle gerçekleştiği vurgulanır. (Şûra, 42/31-35)
Sonraki ayetlerde dünya nimetlerinin geçici, Allah katındakilerin ise kalıcı olduğu hatırlatılır. Ardından gerçek müminlerin temel vasıfları sıralanır: Onların iman edip Rablerine tevekkül eden, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınan, öfkelendiklerinde bağışlayıcı olan, namazı özenle kılan, işlerini istişareyle yürüten, Allah yolunda infakta bulunan ve haksızlığa karşı birlikte tavır alan kimseler oldukları ifade edilir. (Şûra, 42/36-39) Devamında kötülüğe denk bir karşılık vermenin meşru olduğu kabul edilmekle birlikte, asıl erdemin affetmek ve barışı gözetmek olduğu vurgulanır. Haksızlığa uğrayan kişinin hakkını aramasının kınanamayacağı, esas sorumluluğun zulmedenlere ait olduğu belirtilir. Bununla birlikte sabredip bağışlamanın güçlü bir irade ve yüksek bir ahlâk gerektirdiği belirtilir. (Şûra, 42/40-43)
Devam eden ayetlerde yeniden ahiret hayatına temas edilir, kendilerine ve başkalarına zulmedenlerin o günkü perişan hâlleri tasvir edilir. Ardından geri dönüşü olmayan o büyük gün gelmeden önce Allah’ın davetine icabet etmenin önemi vurgulanır. O gün insanın sığınacak bir yerinin de inkârını sürdürme imkânının da bulunmadığı bildirilir. Bu noktada Hz. Peygamber’in görevinin yalnızca tebliğ olduğu, yüz çevirenlerden sorumlu tutulmadığı belirtilir. Sonrasında insanın çelişkili yapısına dikkat çekilir: Nimete eriştiğinde sevinip böbürlenebilen, sıkıntıyla karşılaştığında ise nankörlüğe düşebilen bir karakter sergilediği ifade edilir. Ardından göklerin ve yerin hükümranlığının yalnızca Allah’a ait olduğu tekrar vurgulanır. O’nun dilediğine kız, dilediğine erkek, dilediğine hem kız hem erkek çocuk verdiği, dilediğini ise çocuksuz bıraktığı belirtilir. Böylece her türlü tasarrufun mutlak ilim ve kudret sahibi Allah’ın elinde olduğu hatırlatılır. (Şûra, 42/44-50)
Surenin 51. ayetinde, Allah’ın insanla konuşmasının ancak vahiy yoluyla, perde arkasından veya bir elçi aracılığıyla gerçekleşeceği bildirilir. Bu çerçevede Hz. Peygamber’e de Kur’an’ın vahyedildiği, daha önce kitap ve imanın mahiyetini bu şekilde bilmezken ilahi vahiy sayesinde insanları doğru yola çağıran bir rehber kılındığı ifade edilir. Sure, göklerin ve yerin yegâne sahibinin Allah olduğu, peygamberin asli görevinin O’nun yolunu göstermekten ibaret bulunduğu ve sonunda bütün işlerin Allah’a döneceği hatırlatılarak sona erer. (Şûra, 42/52-53)