MESCİD-İ AKSA’DA BİR KUBBENİN İZİNDE
KUBBETÜ’S-SİLSİLE (ZİNCİRLİ KUBBE)
Betül ALTUN ERİNCİK
Kudüs’ün hangi noktasında olursanız olun, bakışlar kendiliğinden altın rengiyle parlayan Kubbetü’s-Sahra’ya yönelir. Bu yöneliş, İslam’ın erken dönemine ait bu mimari şaheserin uyandırdığı güçlü görsel etkinin doğal bir sonucudur. Doğu yönünde yer alan Silsile Kubbesi, bu etkileyici manzaraya zarif bir ahenk katar.
Kubbetü’s-Sahra’nın doğu kapısının hemen önünde bulunan eser, Emevi halifesi Abdülmelik b. Mervan (idaresi 685-705) tarafından VII. yüzyılın son çeyreğinde inşa edilmiştir. Mimari düzeninin özgünlüğüyle dikkat çeken Zincirli Kubbe, ilk bakışta Kubbetü’s-Sahra’nın küçük bir minyatürünü andırır. Ancak planı, taşıyıcı sistemi ve geometrik yapısı, benzerliğin ötesinde kendine has bir mimari karakteri ortaya koyar.
Bu özgünlük, en belirgin biçimde yapının tasarımında kendini gösterir. Harem-i Şerif’teki diğer kubbeler gibi Silsile Kubbesi de Kubbetü’s-Sahra ile Kıble Mescidi’nin görülmesi ve imamın sesinin işitilmesi için sütunlar üzerine ve duvarsız olarak inşa edilmiştir. Yapı, dışta on bir sütunun oluşturduğu çokgen bir çevre ile içte altı sütunun taşıdığı bir boyunluktan oluşur. Kubbe, bu boyunluk üzerine oturur. Etrafı açık olan kubbenin kıble yönünde bir mihrap bulunur.
Sütunlar yuvarlak kemerlerle birbirine bağlanır. Üzerlerinde kurşun kaplı ahşap bir çatı yükselir. İç ve dış sütunları birbirine bağlayan işlemeli ahşap kirişler, taşıyıcı bir unsur olarak estetikliğinin yanı sıra yapısal bir işlev de görür. Açık planı sayesinde avluyla doğrudan ilişki kuran Silsile Kubbesi, çevresiyle kesintisiz bir görsel ve mekânsal bütünlük oluşturur.
Bugün mevcut olan yapı, tek bir döneme ait değildir. Erken dönem kaynaklarında, sütun sayısı ve plan hakkında verilen birbiriyle çelişik bilgiler, yapının zaman içinde önemli değişimler geçirdiğini gösterir. Üstelik duvarlarla desteklenmeyen açık bir yapının, Kudüs’te sıkça yaşanan depremlerden etkilenmeden günümüze ulaşması güçtür. Bu durum, Kubbe’nin tarih boyunca pek çok kez onarıldığını hatta yer yer tekrar inşa edildiğini düşündürür.
Özellikle Memlükler döneminde yapılan düzenlemeler, yapının dış görünümünü belirgin bir şekilde şekillendirmiştir. Bu müdahaleler, özgün karakteri ortadan kaldırmaktan ziyade onu değişen şartlar içinde yaşatma iradesinin doğal bir sonucudur.
Silsile Kubbesi, Haçlı işgali sırasında “Aziz James” adıyla kiliseye dönüştürülmüşse de Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethiyle birlikte tekrar eski işlevine kavuşmuştur. 1561’de Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle kubbealtı boyunluğu çinilerle süslenen eserin, zemini ise mermerle kaplanmıştır.
Son olarak 2012 yılında TİKA ve İslami Vakıflar Dairesinin katkılarıyla gerçekleştirilen restorasyonda Silsile Kubbesi, İznik çinileriyle aslına uygun olarak yenilenmiştir.
Mekânın anlamı…
Yapının inşa sebebi, en az mimarisi kadar tartışmalıdır. İlk bakışta Kubbetü’s-Sahra’yı andıran görünümü, erken dönemden itibaren eserin, bir model olarak tasarlandığı düşüncesini doğurmuştur. Buna karşılık Kubbetü’s-Sahra’nın inşaat masraflarıyla, Mısır’dan toplanan vergilerin muhafaza edildiği bir beytülmal (hazine binası) olarak inşa edildiğini ileri süren görüşler vardır. Ancak yapının açık planlı oluşu, bu yorumu desteklemez. Bunun yanı sıra bazı tarihçiler,
Kubbetü’s-Silsile’nin halife ve maiyetinin Kubbetü’s-Sahra ve Kıble Mescidi’nde bulunmadıkları zamanda vakit geçirdikleri gölgelik bir mekân olarak kullanıldığını ileri sürer.
Halk arasında buranın Hz. Davud’un hüküm yeri olduğuna inanılır. Kubbenin ortasından sarkan bir zincir vasıtasıyla haklı ile haksızın, suçlu ile masumun ayırt edildiğine inanılır. Bu efsane Kubbetü’s-Silsile’nin zamanla adaletle özdeşleşmesine yol açmıştır.
Filistinli esirlere yönelik idama varan ağır cezaların gündeme geldiği, Mescid-i Aksa’nın mahzun bir sessizliğe mahkûm edildiği bugünlerde Zincirli Kubbe, tüm insanlığa adaleti hatırlatmaya devam etmektedir.