BİLGİ I -

İSLAMİ ÇERÇEVEDE

KARAR ALMA BECERİSİ


Doç. Dr. Harun ŞENCAL | İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi


Günlük hayatımızda verdiğimiz iktisadi kararların ardında ne yatmaktadır? Ana akım finansal okuryazarlık bu soruya şöyle cevap verir: Her karar, olası maliyetler ile beklenen faydalar arasında yapılan bir denge hesabıdır ve rasyonel olan, net faydası en yüksek seçeneği tercih etmektir. Başlangıçta iktisadi kararları açıklamak için geliştirilen bu “maliyet fayda” analizi çerçevesi, zamanla yaşamın her alanına yayılarak insanların karar verme süreçlerini açıklayan evrensel bir yasa olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Örneğin, annesine bakmak için yüksek maaşlı işinden vazgeçen bir adamın bu davranışı bir sorumluluk bilinci, vefa borcu veya sevgi gösterisi olmak yerine, bu çerçeve tarafından “annesine bakmanın sağladığı manevi/duygusal faydanın, kaybedilen gelirden daha yüksek olması” şeklinde bir maliyet fayda analiziyle açıklanır. Bu mantığa göre kişi bilinçli bir hesaplama yapmasa dahi eylemi aslında gizli bir maliyet fayda analizidir.

Bu evrensellik iddiası, İslam iktisadı alanında çalışan bazı araştırmacılar tarafından da benimsenmiş; maliyet fayda analizinin fıkıhtaki “celb-i menfaat ve def-i mazarrat” (faydayı sağlama, zararı giderme) ilkesiyle olan benzerliği, bu hesap mantığının İslami bir meşruiyet zeminine oturtulmasına zemin hazırlamıştır. Oysa bu benzerlik yüzeyseldir: “Celb-i menfaat” bir optimizasyon komutu değil şer’i bir sınır içinde hareket eden mükellefin genel yönelimini tanımlar. Hatta bazı yaklaşımlar, Müslümanların cehennem azabından kaçıp cennet nimetlerine ulaşma arzusunu bile maliyet fayda analizi çerçevesinde bir “uzun vadeli yatırım hesabı” olarak sunmaktadır. Bu mantığa göre Allah’a kulluk etmenin “maliyeti”, gelecekteki “fayda”dan (cennet) daha az olduğu için ibadet etmek rasyonel bir tercihtir. Ancak bu bakış açısı, rasyonaliteyi kanıtlamak adına İslami kavramların özünü modern paradigmanın içine hapsetme riski taşır ve Müslüman’ın “varlık amacını” ise modern bir işletme mantığına indirger.

Hayatın büyük bölümü, kıyaslanabilir büyüklükler üzerinden değil sadakat, minnet, saygı, kulluk gibi niteliksel boyutlar üzerinden şekillenir. Bu boyutlar, nicelleştirilmeye çalışıldığında yalnızca eksik temsil edilmez, bizzat değişirler. Bir ilişkiyi, bir sorumluluğu ya da bir ibadeti fayda hesabına dökmek, o eylemi açıklamaz; onu başka bir şeye çevirir. Peki, İslami perspektif bu noktada ne önerir? Bu soruyu daha derinden ele aldığımızda iki dünyanın ayrıştığını görürüz.

İlk olarak İslami perspektifte karar alma süreci, “fayda” üzerine değil normatif ilkeler üzerine kuruludur. Bir mükellef, her şeyden önce Allah’ın kuludur ve günlük davranışlarını Allah’ın rızasına uygun şekilde düzenlemesi beklenir. Müslüman bireyin başlangıç noktası, kendi başına bir maliyet fayda hesaplamak değil İslam’ın rehberliğini aramaktır. Başka bir ifadeyle eylemlerimizin getireceği faydayı önceden hesaplayıp ona göre davranmak yerine; önce dine uygun hareket eder, ardından Allah bizim adımıza hayır dilediği için bu tercihin faydalı olduğunu kabul ederiz. 

İkinci fark, nicelleştirme zorunluluğudur. Maliyet fayda analizi, genellikle imkânsız olan bir işi -her şeyi sayılara dökmeyi- şart koşar. Modern bürokrasi, sigorta sektörü ve mahkemeler, insan hayatı dâhil paha biçilemez gördüğümüz her şeye bir fiyat biçer. Örneğin, bir otomobil şirketi, hatalı bir aracı geri çağırmanın maliyeti ile ölümlü kazalar sonucu ödenecek tazminat davalarının maliyetini kıyaslayıp insan hayatı üzerinden soğuk bir “kâr zarar” hesabı yapabilir. İslam hukukunda yer alan “diyet” (kan bedeli) uygulaması bu durumun bir benzeri olarak sunulabilse de arada önemli bir fark vardır. İslam hukukundaki diyet, bir hayatın “maddi değeri” değil bir hata sonucu işlenen ihlalin, dünyevi imkânlar dâhilinde telafi edilmesi ve ahlaki bir hatırlatıcıdır. Hiçbir Müslüman, “diyetini öderim” diyerek birini öldürmeyi hak görmez; zira bazı suçlar (Hanefi mezhebine göre yemin-i gamûs gibi) dünyevi hiçbir bedelle telafi edilemeyecek kadar büyüktür. Dolayısıyla maliyet fayda analizinin dayandığı nicelleştirme mantığı, İslam hukukunun ahlaki çerçevesiyle temelden bağdaşmaz.

Üçüncü ve belki de en köklü fark, “fayda”nın kim tarafından ve neye göre tanımlandığıdır. Maliyet fayda analizinde fayda, insanın haz ve tatmin duygusuna dayalı öznel bir değerlendirmedir; başka bir deyişle bireyin kendisi için iyi gördüğü, çoğunlukla dünyevi menfaatlerle özdeşleşen bir büyüklüktür. İslami perspektifte ise gerçek fayda, bireyin arzu ve tercihlerinin değil Allah’ın bizim için hayır olarak belirlediği şeyin adıdır. Nitekim bir şey insana hoş gelebilir ama zararlı olabilir. Ya da ağır gelebilir ama onun için hayırlı olabilir. Dolayısıyla İslami karar çerçevesinde fayda, hesaplanan değil teslim olunan bir gerçekliktir.

Bütün bu farklara eşlik eden daha derin bir ayrışma da ontolojik düzlemdeki farktır. Çevremizi ve kullandığımız şeyleri bize emanet edilen varlıklar olarak mı yoksa dilediğimizce tasarruf edeceğimiz nesneler olarak mı görüyoruz? Modern düzen, doğayı, zamanı, emeği ve ilişkileri fiyatlandırılabilir kaynaklar olarak ele alır. Hindistan’da Narmada Vadisi’nde baraj inşaatı nedeniyle yerinden edilen bir yerel halkın temsilcisi, devlete yazdığı mektupta şöyle sormuştu: “Ormanımızın, ırmağımızın, atalardan kalma otlaklarımızın ve burada yaşamanın sevincinin fiyatı nedir? Bu varlıkları satın almadık ki tazminat alalım.” Bu soru, iktisadi rasyonalitenin cevaplayamayacağı cinsten bir sorudur. Müslüman için bu soru yabancı değildir; zira emanet bilinci, bir varlığa fiyat biçilemeyen bu derin aidiyeti tam olarak ifade eder. Çevre ve kaynaklar, dilediği gibi tasarruf edeceği metalar değil geçici olarak kendisine bırakılmış emanetlerdir.

Peki, bu kadar büyük farklar varken neden bugün Müslümanlar dâhil birçok insan kararlarını maliyet-fayda analiziyle veriyor? Bunun en temelinde, modern hayatı kuşatan hâkim zihniyet kalıpları ve hayatın her alanına sirayet eden araçsal rasyonalite yatmaktadır. Erken yaşlardan itibaren birey, dünyayı verimlilik ve işlevsellik üzerinden okuyan bir anlayışla muhatap olmaktadır. Weber’in “demir kafes” olarak tanımladığı bu rasyonel düzenek, bizi kararlarımızı birer makine gibi sadece maddi ölçütlerle vermeye sevk etmektedir. Dahası bu kafes, içinde yaşayanlar tarafından artık görünmez hâle gelir; maliyet-fayda analizi bir seçenek olmaktan çıkıp tek mümkün düşünme biçimi olarak algılanır.

Kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi bu mantık her yere yayılmıştır; çünkü hayatın doğal akışının bu olduğu varsayılır. Ahlaki ve niteliksel değerleri ikincil plana iten bu bakış açısı, bireyi piyasa merkezli küresel dinamiklerin bir parçası hâline getirmiştir. Bu koşullar altında, “Müslüman’ın, kararlarını maliyet-fayda analiziyle verdiği…” gibi bir tespit dahi yapısal bir soruna işaret eder. Çünkü bu hesap mantığı zaten iktisat doktrini tarafından biçimlendirilmiş bir çerçevedir. Sorun, Müslüman’ın zaman zaman iki seçenek arasında kalıp somut bir değerlendirme yapmasında değil bu çerçeveyi karar almanın evrensel ve zorunlu zemini olarak benimsemesinde yatar; zira bu benimseme, niteliksel olanı ya dışarıda bırakır ya da ölçerek tanınmaz hâle gelir. Başkalarının kurduğu bu kavramsal çerçeve içinde kendimizi tanımlamaya çalışmak ise entelektüel bağımsızlığımızdan vazgeçmek demektir. Bu sebeple, finansal okuryazarlık bağlamında asıl mesele şudur: Para kazanmak, biriktirmek ve harcamak gibi kararları yalnızca verimlilik ve optimizasyon üzerinden değerlendirmek, zamanla bu kararları belirleyen asıl soruyu

-Allah’ın rızasını- arka plana iter.

Müslüman, hayatını bir işletme rasyonalitesiyle “optimize” eden bir teknisyen değil niyetini her daim ilahi rızaya göre “tashih” eden bir yolcudur. Hayat bir kâr zarar cetveli değil her anı “emanet” bilinciyle nakşedilmesi gereken bir mükellefiyet alanıdır. Zira günün sonunda bir Müslüman için asıl mesele, salt bir fayda hesabı yapmak yerine hesabı verilebilir bir hayat yaşamaktır.