ALLAH VARSA O’NU NİÇİN GÖREMİYORUZ?
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Allah inancı, Müslüman’ın kabul etmesi gereken iman esaslarının merkezinde yer alır. Diğer iman esaslarının hepsi, varlığını Allah inancına borçludur. Allah inancı olmadan diğer iman esaslarından bahsedebilmek de mümkün değildir. Allah (c.c.), peygamberler göndermiş ve onların aracılığıyla bizi, melekleri, kitapları, ahiret hayatı ve her şeyin Allah’ın ilim ve takdiriyle olduğundan haberdar etmiştir. Tevhidin nuruyla aydınlanan gönüller, her şeyin yaratıcısı Allah’a yönelmenin verdiği huzurla nefsinin dar kalıplarından kurtulur, var olan her şeyde O’nun izini sürerek varlığın özündeki hikmeti, sevgiyi ve adaleti fark eder. Bu farkındalıkla Allah’a inanır, dünyada huzura ve ahirette de kalıcı bir esenliğe kavuşur.
Yüce dinimize göre Allah her türlü eksiklikten uzak, varlığı kendinden, hiçbir şeye muhtaç olmayan mutlak varlıktır. Başlangıcı olmadığı gibi sonu da yoktur. Hiçbir mekâna muhtaç değildir. Her şeyi, mutlak ilmi, iradesi ve kudretiyle kuşatmıştır. O, azamet ve yüceliğiyle her türlü algı ve idrakin ötesinde olmakla birlikte aynı zamanda insanlara şah damarından daha yakındır (Kaf, 50/16), ilmiyle, şefkat ve merhametiyle her an hazır ve nâzırdır. Zatı/mahiyeti itibarıyla her çeşit idrakin ötesinde iken, isim ve sıfatlarının insan ve evrendeki yansımaları/tecellileri yönüyle de insan O’nu bilir, tanır ve O’na iman eder. Bu durum aynı zamanda yaratılan ile Yaradan, kul ile Mabut arasındaki mesafenin de sınırlarını belirler.
Bakma ve görme beşerî tecrübenin önemli bir boyutudur. İnsan, var olanlara bakar, müşahede eder ve görür. Bir nesnenin gözle görülebilmesi için görülebilir olması ve görme için gerekli şartların oluşması gerekir. Görüp gözlemleyebildiğimiz şeylerin ortak illetinin “var olma” olması, insanda var olan her şeyin görülebileceği kabulüne götürür, var olan her şeyi görmesi gerektiğini düşünür. Bu durumda da “Allah var ise niçin göremiyoruz?” sorusunu sesli olarak dile getiremese de zihninin saklı köşelerinde yankılanabilir. Bu durum her inananın inandığı varlığı görmek isteyeceğinden gayet tabiidir. Her âşığın maşukunu görmek istemesi gibi. Nitekim Rabbi, Musa (a.s.) ile konuşunca, o “…Rabbim, bana kendini göster, sana bakayım…” demişti. (A’raf, 7/143) Yüce Allah, bu talebi nedeniyle peygamberine kızmamış, onu ayıplamamış ve
bundan menetmemiştir. Aksine, cevap vermiş ve dünya hayatında O’nu göremeyeceğini ifade etmiştir.
Aslında varlık, yapısı itibarıyla tezahür etmeye/görülebilir olmaya meyillidir. Eşari âlimlerinin de dile getirdiği gibi bir şeyin var olması, onun görülebilmesi için yeter şarttır. Bu görülebilir olmanın temel şartıdır ve varlık türlerine göre (mutlak/mukayyet) farklılık arz etmez. Bir şey varsa, o şeyin görülebilmesi aklen mümkündür. Zira “yokluk”, hiçbir sıfat taşımadığı için görülmeye konu olamaz; oysa “varlık”, aslı itibarıyla tecelliye/görünmeye müsaittir. Ancak bu akli imkân, fiziksel gerçeklikte her zaman vuku bulacağı anlamına gelmez. Biz, var olan her şeyi görebildiğimiz iddiasında bulunamayız. Görme eylemi, sadece bir nesnenin varlığına değil aynı zamanda görenin kapasitesine ve görme için gerekli şartlara bağlıdır. Bu bağlamda, Allah’ın dünyevi gözlerle görülemeyişi O’nun yokluğuna değil aksine O’nun varlığının yüceliğine ve insan idrakinin bu ihtişamı taşıyamayacak kadar sınırlı oluşuna işaret eder.
Dünya yaşamında insan, tabiatı gereği sınırlıdır. Şartları oluşmadığı için var olan her şeyi de görememektedir. İnsanın gözü, bir dalga boyundaki ışığı, belirli mesafeden ve belirli bir açıyla algılayabilen biyolojik bir araçtır ve maddenin rengine, şekline, ışığı yansıtma kapasitesine ve mekân içindeki konumuna muhtaçtır. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’de “…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur…” (Şura, 42/11) buyurulur. Buna göre Yüce Allah zamandan, mekândan, yönden, renkten ve hacimden münezzehtir. Fiziksel göz, doğası gereği sadece cisim/sınırları olanı görebilir. Allah ise sınırsızdır. Sınırlı olan bir yetinin, sınırsız olanı kuşatması/ihata etmesi mantıksal bir imkânsızlıktır. Bu durum, “…Gözler O’nu idrak edemez…” (En’am, 6/103) ayetiyle ifade edilmiştir. Ayetteki “idrak” kelimesi, bir şeyi tamamen kuşatarak kavramak anlamına gelir ki, yaratılmış bir gözün, Yaradan’ı bu manada görmesi mümkün değildir.
Yaşadığımız dünyada, varlığın pek çok türü vardır. Bunlardan bir kısmını görürüz, bir kısmını belli şartlarda görebiliriz, bir kısmını ise göremeyiz. Örneğin, insanın kendi varlığının özü olan ruh, düşüncelerinin kaynağı olan akıl, hatta modern bilimin üzerinde yükseldiği elektrik veya atom altı parçacıklar, çıplak gözle müşahede edilemezler. Bir cerrah, insan beynini en ince ayrıntısına kadar inceleyebilir ancak “düşünce”yi göremez. Eğer insan, kendi vücuduna hükmeden ruhu bile görmekten acizse, Allah’ı bu sınırlı gözlerle görememesi gayet tabii bir durumdur. Bütün bunlar, var olmadıkları/görülemedikleri için değil aksine görme için uygun şartların oluşmaması nedeniyle görülemezler. Güneşe doğrudan bakamayan bir gözün, güneşi de var eden Allah’ı görmeyi talep etmesi, küçük bir kabın okyanusu içine almasını istemesi gibidir.
Ayrıca Allah’ın dünya hayatında duyulardan gizlenmesi, imtihan sırrının ve gayba imanın en zarif yönüdür. Kur’an’ın müminleri “gayba iman edenler” olarak nitelendirmesi, imanın bilinçli bir tercih olduğunu vurgular. Zira Allah, görülebilen maddi bir varlık olsaydı O’na yönelmek ahlaki bir erdem ya da kalbî bir teslimiyet değil kaçınılmaz bir zorunluluk olurdu. İslam, insanın kâinattaki nizamı ve vicdanının sesini takip ederek Allah’ı eserleri üzerinden keşfetmesini bekler. Bu itibarla ilahi gizlilik bir perde değil kulun aklını ve gönlünü kullanarak Rabbine kendi özgür iradesiyle ulaşması için açılmış bir özgürlük alanıdır.
Sonuç olarak Allah’ın bu dünyada gözle görülememesi, O’nun zatına dair bir noksanlık değil dünya hayatının ve beşerî algının sınırlılığındandır. O, isim ve sıfatlarıyla kâinatın her zerresinde açık/zahir olsa da zatı itibarıyla gizli/bâtındır. Tıpkı bir ressamın maharetinin fırça darbelerinde izlenip bizzat kendisinin tablonun içinde bulunmaması gibi, kâinat da Allah’ın bir eseridir, dolayısıyla O’nun görülememesi yokluğuna değil varlığının mutlak tezahürünün bizim zayıf nazarlarımızı aşan azametine delildir. Ancak bu dünyevi engel/hicap geçicidir. Kıyamet suresinde müjdelenen o kutlu günde (Kıyamet, 75/22-24) müminlerin hem fizyolojik hem de ruhani yapısı bu büyük müşahedeye uygun hâle getirilecek ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) beyan buyurduğu üzere, tıpkı dolunayı hiçbir engel olmadan izlemek gibi Rablerinin cemalini temaşa etmek (Ruyetullah) (Buhari, Tevhid, 24), cennet ehlinin nail olacağı en yüce nimet olacaktır.