HZ. PEYGAMBER VE
İNSAN ONURU
Prof. Dr. Nihat YATKIN
İnsanlığa gönderilen bütün ilahi mesajlarda, insanın manevi şahsiyetinin en değerli ögesi olarak onurun korunmasına özel bir önem atfedilmiştir. Bu zincirin son halkası olan İslam da, insanı insan yapan değerler üzerinde hassasiyetle durmuş, Hz. Peygamber bu değerleri bizzat hayatında uygulamak suretiyle insanlara ışık tutmuş, onlara örnek olmuştur. Ancak bütün bu ilahi ve nebevi mesajlara karşın insanlık tarihi, insan onurunun çiğnendiği, haysiyetli bir hayat sürmenin âdeta imkânsızlaştığı dönemleri yaşamıştır; hâlâ da yaşamaktadır. Bunun örneği iki yılı aşkın bir süredir siyonistlerin Filistin Gazze’de, çocuk, yaşlı, kadın ayrımı yapmadan başlarına kesintisiz bomba yağdırması, onları bir yudum suya muhtaç bırakması, şehirlerini topyekûn harabeye çevirmesi, sözde insan hakları ve demokrasi havarilerinin ise olup bitenlere seyirci kalması, tamamının üzerine tuz biber ekmesidir.
Belirtilmesi gerekir ki, insanlık onuru öncelikle Kur’an-ı Kerim’de ifadesini bulmuştur: Yüce Allah’ın, çamurdan yaratıp ruhundan üflediği Âdem’e/insana melekleri saygıya davet etmesi (Sad, 38/71-72), kasemle âdemoğlunu kerem sahibi (şerefli/onurlu) kıldığını belirtmesi (İsra, 15/70), keza insanoğlunu en güzel bir şekilde yarattığını vurgulaması (Tin, 95/4) bunun bariz kanıtlarından sadece birkaçıdır.
Hz. Peygamber de (s.a.s.) insan onurunun korunmasına, onun izzet ve şerefine halel getirilmemesi gerektiğine dikkat çekmiştir.Kutlu Nebi, başta çocuklar olmak üzere, herhangi bir ayrım yapmaksızın kadınlar ve erkeklerin; genel bir ifadeyle muhataplarının onuruna verdiği değerle bizlere örnek olmuştur.
Çocuklara değer vermesi
Resulullah (s.a.s.), erkek olsun kız olsun, çocuklara değer verir; onlara karşı tavırlarıyla bunu her fırsatta izhar ederdi. Enes b. Malik, Resulullah (s.a.s.) ile birlikte yürürken onun çocuklara uğradığını ve onlara selam verdiğini anlatıyor. (Müslim, Selâm, 15; Dârimî, İsti’zân, 8) Çocuklara selam vermenin, onların psikolojilerine ve ahlaklarına müspet etki yaptığında şüphe olmasa gerektir. Zira kendisine selam verilen bir çocuk, değer gördüğünü anlar, bu da onun özgüven ve kişiliğinin gelişmesine katkı sağlar.
Hz. Peygamber yolculuktan dönerken, ehlibeytin çocukları onu Medine dışında karşılar; o da gelen çocuklardan birini bineğinin önüne, diğerini arkasına almak suretiyle bazen bir binekte üç kişi
olarak şehre girerlerdi. (Müslim, Fezâilu’s-sahâbe, 66) Doğal olarak bu davranış çocukların hoşuna gider, onları onurlandırırdı. Her yıl kendisine takdim edilen turfanda meyveyi, önce ürünlerin, tartının-ölçünün bereketli olması için dua eder, sonra orada bulunan çocukların en küçüğüne ikram ederdi. (Müslim, Hac, 474) Bazen çocukla çocuk olur, ağzına su alarak onlara püskürtürdü. (Buhari, İlim, 18, Vudû’, 40) Enes b. Malik anlatıyor; “Allah Resulü’ne 7 veya 9 yıl hizmet ettim. Yaptığım bir şeyden dolayı neden böyle yaptın; yapmadığım bir şey için de, keşke şöyle yapsaydın dediğini hatırlamıyorum.” (Müslim, Fezâil, 51)
Hz. Peygamber özellikle yetim çocuklara daha fazla ihtimam göstermiş, ebeveyninden biri yahut her ikisinin şefkat ve himayesinden mahrum olan bu çocukların sahiplenilmesi, haklarına riayet edilmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi ve mallarının korunması hakkında insanları sık sık uyarmış; yetimin başını okşamanın kalbi yumuşatacağı, onu himaye edenin kendisi ile cennette yakın komşu olacağını beyan etmiştir.
Kadınları onurlandırması
Cahiliye Dönemi’nde kadınlara değer gösterilmezdi. Diri diri toprağa gömülmekten kurtulabilen kızların ise hiçbir yerde söz hakkı yoktu. İslam ile birlikte kişiliğini ve onurunu elde eden kadınlar artık söz sahibi olmaya başlamış; Allah (c.c.) katında olduğu gibi toplum nezdinde de erkeklerle eşit hak sahibi olmuşlardı.
Binlerce sahabinin hazır olduğu Veda Haccı’nda meşhur hutbesini irad eden Hz. Peygamber onlara; “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır.” (Ahmed b. Hanbel, I, 384, 453), demek
suretiyle, özellikle kadınlara iyi davranılmasını; onlara değer verilmesini önemle tavsiye etmiştir.
Bu konuda yaşanılmış oldukça dikkat çekici bir olay şu şekildedir: Bir gün Hz. Aişe annemize genç bir kız gelir ve babasının, statüsünü yükseltmek; durumunu iyileştirmek maksadıyla, istemediği hâlde kendisini amcasının oğlu ile evlendirmek istediğini söyler. Hz. Aişe onu, Resulullah (s.a.s.) gelene kadar bekletir ve geldiğinde durumu anlatır. Efendimiz (s.a.s.) hemen birini göndererek babasını getirtir ve tercihi kızına bırakır. Bunun üzerine genç kız, kadınlar adına büyük bir zekâ ve cesaret örneği sergileyerek; ‘Babamın yaptığını kabul ediyorum, ancak bilmek istedim ki, kadınların bu konuda bir söz hakkı var mıdır?’ der.” (Nesai, Nikâh, 36) Kadınlar bir gün Hz. Peygamber’e gelerek, hep ön saflarda erkeklerin yer aldığı, dolayısıyla onun sohbetlerini işitmediklerini, bu yüzden kendilerine ayrı bir gün tahsis etmesini istemişler. Hz. Peygamber de onların bu isteğini yerine getirerek haftanın bir gününü, tebliğ etmek, ilim öğretmek ve nasihat etmek üzere onlara tahsis etmiştir. (Buhari, İlim, 35)
Suç işleyenin hatasını yüzüne vurmaması
Şüphesiz iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, her Müslüman’ın, konumu itibarıyla yerine getirmesi gereken önemli bir sorumluluktur. Ancak bu yapılırken karşı tarafı rencide etmemeye, insanlar içerisinde muhatabı küçük düşürmemeye de azami ölçüde dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu hususta da rehberimiz Resulullah (s.a.s.) olmalıdır. Hz. Aişe annemiz anlatıyor: “Resulullah’ın en hoşlanmadığı şeylerden biri yalandı. Buna rağmen birisi huzurunda yalan söylediği zaman, yalan söyleyen pişman olup tövbe edinceye kadar bekler; yalanını yüzüne vurmazdı.” (Tirmizi, Birr ve Sıla, 46) Keza, başkalarının kusur ve ayıplarının araştırılması ve söylenmesine şiddetle karşı çıkardı. Bir gün Hz. Aişe, Efendimizin eşlerinden Safiyye annemizin kısa boylu olduğunu ima ederek Safiyye de şöyle kısacıktır, dediğinde Hz. Peygamber çok kızmış ve ona şöyle demişti: “Ey Aişe! Öyle bir söz söyledin ki, bu söz denize atılsaydı suyunu bulandırırdı.” (Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyâme, 51)
Hz. Peygamber’in tebliğde takip ettiği usulde, belki de en dikkat çeken özelliği, muhataplarının hiçbirisine kötü bir durumu yakıştırmak istememesi; şahısları hedef alarak konuşmamasıdır. Yanlış yapılan bir iş gördüğünde veya hatalı bir söz işittiğinde, onları mahcup etmemek için “Bana ne oluyor ki, sizi böyle yapıyorken görüyorum” der (Buhari, Menakıb, 25), “Falanın hâline ne oldu ki şöyle söylüyor” demez lakin “Falan kavme/topluluğa ne oldu ki, şöyle şöyle söylüyorlar” diyerek onları ikaz ederdi. (Ebu Davud, Edeb, 6)
Irk-renk-dil-hür-köle ayrımına karşı olması
Kur’an-ı Kerim’in, “Ey insanlar! Sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah indinde en üstününüz, takvada en ileri olanınızdır.” (Hucurat, 49/13) ayetini düstur edinen Hz. Peygamber, ırk asabiyetine şiddetle karşı çıkarak şöyle demiştir: “Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktan yaratılmıştır…” (Ebu Davud, Edeb, 120), “Asabiyete çağıran bizden değildir, asabiye temelli savaşan bizden değildir.” Sordular;
“Ey Allah’ın Resulü! Asabiye nedir?” Şöyle cevap verdi: “Kavmine (ırkına) zulüm temelinde arka çıkmandır.” (Ebu Davud, Edeb, 120)
Bir gün ashaptan Ebu Zerr (r.a.), Bilal-i Habeşi (r.a.) ile tartışır ve ona: “Siyah kadının oğlu” diye hakaret eder. Olay Hz. Peygamber’e haber verilince son derece kızar ve Ebu Zerr’e; “Ey Ebu Zerr! Sen Bilal’i annesinin renginden dolayı ayıplamışsın öyle mi? Demek ki, sende hâlâ Cahiliye âdetlerinin kalıntıları var!” der. Ebu Zerr bir anlık öfke ile ağzından çıkan ve kendisinin de istemediği bu sözden dolayı çok üzülür, pişman olur. Ağlamaya başlar ve kendini yere atarak yüzünü toprağa yapıştırır. Ardından; “Vallahi Bilal, ayağı ile yanağıma basıp çiğnemedikçe, yüzümü yerden kaldırmayacağım” der ve Bilal-i Habeşî’den özür diler. Bilal ise, Ebu Zerr’i yerden kaldırır, “Bu yüz basılmaya değil öpülmeye layıktır.” diyerek onu bağrına basar. (Buhari, İman, 22)
Fakir-zengin, efendi-köle, büyük-küçük, siyah-beyaz, kadın-erkek, O’nun nazarında herkes eşitti. Mescid-i Nebi’yi temizleyen siyahi bir kadın vardı. Hz. Peygamber, bir ara onu göremeyince ashabına sordu. Ashap öldüğünü haber verince Peygamberimiz, “Bana haber vermeniz gerekmez miydi!” diye sitem etti. Ashap olayı çok önemsememişti. Peygamberimiz hemen, “Bana kabrini gösterin.” dedi, gidip kabrinde namazını kıldı ve onun için dua etti. (Buhari, Cenaiz, 66)
Peygamber Efendimizin, ashabının yadırgamasına aldırmadan, azatlı kölesi Zeyd b. Harise’yi Mute Savaşı’na, onun henüz yirmi yaşında olan oğlu Üsame b. Zeyd’i Suriye’ye göndereceği seriyyeye komutan ataması son derece dikkati caliptir.
Bedevilere ve hizmetçilere iyi davranması
Hz. Peygamber, ayrım yapmadan herkese iyi davranır, başkalarına iyi davranmayan, kendisiyle geçim sağlanamayan; ülfet edilemeyen insanlarda hayır olmadığını söylerdi. (Taberani, el-Mu’cemu’l-Evsat, VI, 58) Öyle ki zaman zaman kendisine kaba ve çirkin davranışlar sergileyen bedevilere dahi güzel muameleden geri durmamıştı.
Ebu Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadiste Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hizmetçiniz yemek getirdiğinde onu sofranıza alınız, diretirse yemekten ona da veriniz.” (Darimi, Et’ime, 33) Benzer bir rivayette ise; “Hizmetçiniz yemek getirdiğinde onu sofraya alın yahut birkaç lokma ikram edin, zira yemeğin hazırlanma zahmetini o çekmiştir.” (Darimi, Et’ime, 33; Buhari, Et’ime, 53)
O dönemin uygulamalarından olan kölelere kardeş nazarıyla bakılarak diğer insanlardan farksız bir şekilde onurlandırılmışlardır. “Onlar sizin hizmetçileriniz ve aynı zamanda kardeşlerinizdir. Allah onları sizin himayenize vermiştir. Kimin himayesinde bir kardeşi varsa yediğinden ona yedirsin, giydiğinden de giydirsin. Onlara üstesinden gelemeyecekleri şeyleri yüklemeyiniz. Şayet yükleyecek olursanız kendilerine yardım ediniz.” (Buhari, İman, 22; Buhari, Itk, 15)
İslam öncesi dönemde, özellikle çocuk, kadın, köle ve hizmetçi gibi kırılgan kesimler olmak üzere insanlar aşağılanmakta, hakları gasp edilmekte, onurları ayaklar altına alınmaktaydı. İşte, insanın insan olduğunu fark etmesi ancak Yüce Allah ve Kutlu Elçisi sayesinde gerçekleşmiştir. Zira insan, en güzel şekilde yaratıldığını, değerli bir varlık olduğunu, meleklerin kendisine saygı göstermeye davet edildiğini idrak edebildiği ölçüde nasıl onurlu olduğunun da farkına varmıştır. Bu idrak ise kuvveden fiile Hz. Peygamber sayesinde çıkmıştır. Üstün ahlak sahibi Hz. Peygamber’in, yukarıda verdiğimiz çok az sayıdaki imrenilecek davranışları bunu açıkça ortaya koymaktadır.
Ne var ki insanlık, ilahi fermana sırtını döndüğü, nebevi öğretilerden uzaklaştığı için, insan onurunun korunması ve yüceltilmesi konusunda, maalesef başarılı olamamıştır. Bugün Resul-i Ekrem’in insan onuruna verdiği kıymeti yeniden keşfetmeye muhtacız. İnsanlık, içine düştüğü sıkıntılardan, ancak O’nun örnekliği ve rehberliği sayesinde kurtulabilecektir. Hiçbir insancıl düşünce ve ideoloji, İslam’ın insan onuru konusundaki ayrıcalıklı konumuna alternatif oluşturamaz. İslam, din ve milliyet farkı gözetmeksizin diğer din mensuplarına, hatta düşmanlarına bile bu insani değerleri bahşetmiş ve onları hayatlarında da, ölümlerinde de korumuştur.