POSTHÜMANİST HUKUK İÇİN BİR KAVŞAK:

YAPAY ZEKÂYA KİŞİLİK TANINMASI

BİR GEREKLİLİK Mİ

YOKSA BİR HATA MI?


Av. Nursena ÇETİNGÜL




DeepMind’ın kurucu ortaklarından ve Microsoft AI CEO’su Mustafa Suleyman, yakın zamanda yayımladığı bir makalede yapay zekânın geleceğine dair son derece kritik uyarılarda bulundu. “İnsanlar için yapay zekâ geliştirmeliyiz, bir insan olsun diye değil.” mottosuyla özetlenebilecek bu yazısında Suleyman, yapay zekâya dair yürütülen felsefi, teolojik ve hukuki tartışmalara yeni bir boyut kazandıracak “Görünüşte Bilinçli Yapay Zekâ” (Seemingly Conscious AI-SCAI) kavramını önermektedir ve bu makalesine şöyle başlamaktadır: “‘Görünürde Bilinçli Yapay Zekâ’ (Seemingly Conscious AI-SCAI) adını verdiğim kavramı tartışmak istiyorum. Bu, diğer bilinçli varlıkların tüm ayırt edici özelliklerine sahip olan ve dolayısıyla bilinçliymiş gibi ‘görünen’ bir sistemdir.” (Mustafa Suleyman, “We Must Build AI for People; Not to Be a Person.”, Blog, 19 Ağustos 2025, https://mustafa-suleyman.ai/seemingly-conscious-ai-is-coming.)

Teorik kökenleri oldukça eskiye dayanan ancak Suleyman’ın isabetli tespitiyle literatürde kalıcı bir yer edinmeye aday olan bu “Görünüşte Bilinçli Yapay Zekâ” algısı, günümüzde hukuk disiplinini de doğrudan ilgilendiren bir kavşak noktasıdır. Genel Yapay Zekâ (AGI) kavramı gibi Görünüşte Bilinçli Yapay Zekâ (SCAI) kavramının da ileride yaygın bir kısaltma olarak literatürümüze girmeyi hak ettiğini düşünüyoruz. Zira Suleyman’ın dikkat çektiği bu “yeni kategori” ve beraberinde getirdiği hak savunuculuğu, hâlihazırda hukuk literatüründe yankı bulmuş; yapay zekâya özgü yeni bir hukuki statü ve kişilik tanınması iddialarını alevlendirmiştir. Suleyman, diğer bilinçli varlıkların tüm ayırt edici özelliklerini taklit ederek bilinçliymiş gibi görünen bu sistemlerin meydana getireceği illüzyona dair riskleri şu sözlerle ifade ediyor: “Psikoz riski olarak bilinen şey ve bununla ilgili bir dizi konu hakkında giderek daha fazla endişeleniyorum. Bunun sadece hâlihazırda ruh sağlığı sorunları riski altında olanlarla sınırlı kalacağını düşünmüyorum. Basitçe söylemek gerekirse temel kaygım şu: Pek çok insan, yapay zekânın bilinçli bir varlık olduğu illüzyonuna o kadar güçlü bir şekilde kapılacak ki yakında ‘YZ hakları’, ‘model refahı’ (model welfare) ve hatta ‘YZ vatandaşlığı’ savunuculuğu yapmaya başlayacaklar. Bu gelişme, yapay zekânın ilerlemesinde tehlikeli bir dönemeçtir ve acil olarak ilgilenmemiz gereken bir konudur. İnsanlar için yapay zekâ geliştirmeliyiz, dijital bir insan olması için değil. Yapay zekâ eşlikçileri (AI Companions) tamamen yeni bir kategoridir ve insanları korumak için koyduğumuz koruyucu önlemler hakkında acilen konuşmaya başlamalıyız.”

Suleyman’ın işaret ettiği bu “bilinç illüzyonu”, aslında toplumun yapay zekâyı algılayış biçimiyle doğrudan ilişkili. Zira yapay zekâ denildiği zaman muhtemelen toplumun çoğunda uyanan temel fikir, “bilinç kazanmış özgür iradeli makine senaryoları” olabilmektedir. Leverhulme Centre for the Future of Intelligence (LCFI -Leverhulme Zekânın Geleceği Merkezi-) ve Royal Society’nin ortak bir çalışması olan “Yapay Zekâ Anlatıları Projesi”, bu tasvirlerin kamuoyu algısını nasıl şekillendirdiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. (“Global AI Narratives - LCFI”, LCFI - Leverhulme Centre for the Future of Intelligence, 23 Nisan 2024, https://www.lcfi.ac.uk/research/project/global-ai-narratives.) Cave ve arkadaşlarının yaptığı araştırma, insanların teknolojiye dair algıları ile teknolojinin gerçek durumu arasında ciddi bir fark olduğunu göstermektedir. (Stephen Cave vd., Portrayals and Perceptions of AI and Why They Matter, 11 Aralık 2018, https://doi.org/10.17863/CAM.34502.) Kamu bilincinde yaygın olan mevcut fikirlerin birçoğu, tipik olarak yapay zekânın somutlaşmış, “süper insan zekâsı” olduğuna dair anlatılarla şekillenmiştir. Bu kültürel arka plan, yapay zekâ teknolojileri hakkında sağlam temellere dayanan bir kamu diyaloğu oluşturulmasının önündeki en büyük engellerden biridir.

Suleyman’ın, “yapay zekânın yeni bir insan oluşturmak için değil de insanlara hizmet etmek için üretilmesi gerektiğine” dair vurgusu, hukuki açıdan son derece kritiktir. Bununla birlikte Posthümanist felsefenin, insan, hayvan ve makine arasındaki sınırları belirsizleştiren ontolojik iddialarının, teknolojik meydan okumalar sayesinde yakın gelecekte sarsıcı biçimde gündeme gelmesi mümkündür. Temel kelami prensipler çerçevesinde bakıldığında, Posthümanizmin sunduğu bu yeni ontolojik kurguların yakın gelecekte nasıl karşılık bulacağı sorusu, bugünkü hukuki statü tartışmalarının da zeminini oluşturmaktadır.

Şüphesiz, hukukta benimsenecek herhangi bir statünün popüler kültür anlatılarından ve Suleyman’ın işaret ettiği türden “bilinç illüzyonları”ndan sıyrılarak somut gerçeklikle örtüşmesi hakkaniyetin bir gereğidir. Ne var ki statü tartışmaları, zaman zaman gerçekliğin sınırlarını aşarak yapay zekâya özerk bir kişilik atfedilmesi noktasına kadar gelebilmektedir. Bunun en somut örneği, Avrupa Parlamentosu Hukuk İşleri Komisyonu’nun 2017 tarihli tavsiye raporunda öne sürdüğü “elektronik kişilik” statüsüdür. Döneminde büyük yankı uyandıran bu öneri, aralarında Alman hukukçu Dr. Gerald Spindler’in de bulunduğu pek çok uzman tarafından hukuki temellerden yoksun bulunarak eleştirilmiştir. Dr. Spindler, yapay zekâya bir kişilik atfedilmesinin, mevcut sorunları çözmekten ziyade beraberinde sayısız yeni hukuki ihtilaf getireceğini; elektronik kişilik statüsünün, 19. yüzyılda yasal bir kurgu olarak ihdas edilen tüzel kişiliklerle de kıyaslanamayacağını; tüzel kişiliklerin nihayetinde kurumsal yönetime yön veren şirket yöneticileri ve hissedarlar gibi gerçek kişilerin iradesine ve eylemine muhtaç olduğunu belirtmiştir. (Gerald Spindler, “SOLAIR (Society, Law, Artificial Intelligence and Robotics) Conference - Side Events”, 21 Aralık 2021, https://solairconference.com/solair-2021/.)

Hukukçuların bu temkinli yaklaşımının, bilgisayar bilimleri ve mühendislik camiasındaki eleştirel analizlerle de paralellik gösterdiği söylenebilir. Nitekim teknik alandaki bazı uzmanlar, algoritmaların bilinç kazandığına dair üretilen spekülatif anlatıların arkasında genellikle ticari motivasyonların yattığını vurgulamaktadır. Bu teknik şüpheciliğin somut bir örneği olarak sektör araştırmacılarından Nathan Cartwright’ın değerlendirmeleri de zikredilebilir. Cartwright, Büyük Dil Modellerinin (LLM) bilinçli olduğuna dair iddiaları, teknolojik bir gerçeklikten ziyade ELIZA etkisinden ve zekice tasarlanmış bir stratejiden beslenen tehlikeli bir “pazarlama efsanesi” olarak nitelendiriyor. (Nathan Cartwright, “The ‘Conscious’ LLM: A Dangerous Marketing Myth”, LinkedIn, 16 Şubat 2026, https://www.linkedin.com/pulse/conscious-llm-dangerous-marketing-myth-nathan-cartwright-pr6tc) Cartwright’ın bu tespiti, teknoloji dünyasındaki ticari abartılara karşı gelişen teknik itirazların bir yansıması olarak okunabilir.

Öte yandan, İslam düşüncesinde hukuki ve ahlaki sorumluluğun (teklif) temeli, akıl, irade ve ehliyettir. Eşref-i mahlukat olarak yaratılan ve Yüce Yaradan tarafından değerli kılınan insanın, diğer canlılardan ayırt eden özelliklerinin algoritmik bir işleyişe indirgenerek cansız makinelere atfedilmesi, yalnızca hukuki bir karmaşa yaratmakla kalmaz; aynı zamanda varlık hiyerarşisini ve irade tasavvurunu zedeleyen teolojik bir sorun da doğurur. Bilindiği üzere İslam hukukunda, makâsıdü’ş-şerîa (şeriatın gayeleri) prensibiyle; canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunması esastır. Yapay zekâya özerk bir kişilik verilmesi, bu sistemlerin sebep olacağı muhtemel ihlallerde (örneğin, can veya mal kaybı) gerçek faillerin, yani sistemi üreten ve kullanan insanların yapay zekâ kişiliğinin arkasına saklanmasına zemin hazırlayabilir. Sorumluluğun insandan alınıp kurgusal bir varlığa yüklenmesi, İslam dininin benimsediği adalet ve mesuliyet şuuru bakımından ciddi riskler barındırmaktadır.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkün: Yapay zekâya bir kişilik tanınması önerisinin; mevcut teknolojik gerçeklikler, hukuki ve dinî prensipler ışığında bir gereklilik olmaktan ziyade, hukuk felsefesi açısından çeşitli açmazlar barındıran sorunlu bir yaklaşım olduğu kanaatindeyiz. Hukuk sistemlerinin ve İslam hukuk felsefesinin temelini oluşturan “irade, bilinç ve sorumluluk” gibi kavramlar, popüler söylemlerin gölgesinde bırakılmayacak kadar önemlidir. Yapay zekâyla ilgili hukuki düzenlemelerde, makinenin kendisine değil onu “tasarlayan, geliştiren ve kullanan kişilerin” sorumluluklarına odaklanılmalıdır. Gelecek teknolojiler ve hukuk normları -Mustafa Suleyman’ın da işaret ettiği üzere- illüzyonların cazibesiyle değil insanın ontolojik gerçekliği merkeze alınarak inşa edilmelidir. LCFI (Leverhulme Zekânın Geleceği Merkezi) tarafından yürütülen araştırma sonuçları göz önüne alındığında ise gerçeğe uygun olmayan popüler anlatıların kamuoyu oluşturabileceği ihtimali dikkatten kaçırılmamalı, sağlam temellere dayanan bir kamu diyaloğu inşası için çaba harcanmalıdır.