ÇEVRE BİLİNCİ:
MÜLKİYET ANLAYIŞINDAN EMANET BİLİNCİNE
Dr. Hüseyin HAZIRLAR
Yüce Rabbimiz, sonsuz kudreti, eşsiz hikmeti ve kusursuz ilmiyle kâinatı büyük bir düzen, ahenk ve denge içerisinde yaratmış; göklerden yeryüzüne, yıldızlardan en küçük canlıya kadar her şeyi insanın ibret alması, düşünmesi ve Yaradan’ını tanıması için var etmiştir. İçinde yaşadığımız bu muhteşem kâinat, yalnızca maddi ihtiyaçlarımızı karşılayan bir yaşam alanı değil aynı zamanda insanı tefekküre sevk eden, Allah’ın varlığını, birliğini ve sonsuz kudretini gösteren büyük bir hakikat kitabıdır. Kâinatın her köşesinde görülen uyum, ölçü ve denge, hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmediğini; aksine her varlığın ilahi bir hikmetle yaratıldığını açıkça göstermektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta “Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah’ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? Yine de insanlar arasında, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp duranlar vardır.” buyrulmaktadır. (Lokman, 31/20)
Galaksilerin belirli yörüngelerde hareket etmesi, güneşin dünyaya hayat verecek ölçüde ışık ve sıcaklık sunması, gece ile gündüzün bir düzen içerisinde birbirini takip etmesi, yağmurun toprağa hayat taşıması ve yeryüzündeki sayısız canlının kusursuz bir sistem içinde yaşamını sürdürmesi, Yüce Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak hâkimiyetinin ve benzersiz sanatının en açık delillerindendir. İnsan, çevresinde gördüğü her varlığa dikkatle baktığında; bir çiçeğin açışında, bir kuşun uçuşunda, denizlerin enginliğinde ve gökyüzünün ihtişamında Rabbimizin kudretini, rahmetini ve hikmetini görme imkânı bulmaktadır. Çünkü kâinattaki her zerre, insanı Allah’ı tanımaya ve O’na yönelmeye davet eden birer ayet ve ibret vesikasıdır. Kâinattaki her unsur O’nun kudretini ve sanatını yansıtmaktadır. Nitekim Kur’an’da, “Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara, 2/115) buyrularak, Allah’ın varlığının, kudretinin ve rahmetinin yalnızca belirli bir mekâna veya yöne mahsus olmadığı; bütün kâinatın O’nun ayetleriyle dolu bulunduğu ifade edilmektedir. Zira insan hangi tarafa yönelirse yönelsin, yaratılmışlar üzerinde tecelli eden ilahi sanat ve hikmet sayesinde Allah’ın varlığını ve birliğini müşahede edecektir.
Kâinatın hikmetle yaratılışı
Kâinattaki mükemmel düzen karşısında insana düşen en önemli görev, yaratılışın hikmeti üzerinde düşünmek, Allah’ın büyüklüğünü idrak etmek ve kulluğunu yalnızca O’na yöneltmektir. Nitekim Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de, “Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O’nun varlığının delillerindendir...” (Şûra, 42/29) buyurarak insanı evren üzerinde tefekkür etmeye davet etmektedir. Bu nedenle kâinata bakmak, sadece tabiatı seyretmek değil aynı zamanda Allah’ın kudretini, sanatını ve rahmetini okuyabilmek anlamına gelmektedir. Etrafındaki varlıklara ibretle bakan kimse, göğün hiçbir destek olmadan duruşunda, yeryüzünün yaşam için elverişli hâle getirilmesinde ve evrendeki mükemmel düzende pek çok ilahi hikmet görecektir. Yağmurun bereketiyle canlanan topraktan çeşit çeşit bitkilerin çıkmasında, hayvanların eşsiz yaratılışında ve insanlara sundukları sayısız nimette de Allah’ın kudretini ve azametini fark edecektir.
Yeryüzündeki dağlar, gökyüzü ve dünya düzeni insanı derin bir tefekküre yönlendirmekte, insana sürekli olarak “Düşün, fark et, Rabbini unutma!” çağrısı yapmaktadır. Kur’an-ı Kerim; “Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir! Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir! Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!” (Gaşiye, 88/18-20) sorularıyla bizi derin bir tefekküre davet etmektedir.
Kur’an-ı Kerim, her fırsatta akıl sahiplerine hitap ederek insanı kevni ayetler üzerinde derin düşünmeye ve yaradılışın hikmetini idrak etmeye davet etmektedir. Yedi kat sema, kandiller gibi ışıldayan yıldızlarla süslenmiş; yeryüzü ise insan için bir beşik gibi hazırlanmıştır. Toprağın bereketi, bulutların rahmeti, gece ile gündüzün ardı ardına gelişi gibi tabiat olayları, ilahi kudretin tecellilerini yansıtmaktadır. Ancak bütün bu düzen içindeki hikmeti idrak edemeyen ve ilahi sanatı görmezden gelenler hakkında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık. Biz onları ancak hak ve hikmete uygun olarak yarattık. Ama onların çoğu bilmiyorlar.” (Duhan, 44/38-39)
Yüce Allah’ın insanlığa bahşettiği nimetler sayısızdır. Yaşamın devamı için vazgeçilmez olan su, her nefeste ihtiyaç duyulan hava, bereket kaynağı olan toprak ve çok sayıdaki canlı türü insanın hizmetine sunulmuştur. Ormanlar yeryüzünün nefesi, nehirler hayat kaynağı, güneş aydınlık ve enerji vesilesi, ay ve yıldızlar ise gecenin süsü ve yön bulma araçlarıdır. Bu bağlamda insan, kâinattaki ilahi nizam ve dengeyi idrak ettikçe kendi varlığının mahiyetini de kavramaya başlamakta; evrendeki düzeni tefekkür ettikçe yaratılış amacını daha açık biçimde anlamaktadır. Çevresindeki nimetleri ve canlıları düşündükçe hem başlangıcını hem de nihai dönüşünü idrak etmektedir. Suyun hayat için zorunlu olduğunu idrak eden insan, kendi varlığının bir damla sudan yaratıldığını tefekkür ettiğinde tevazuya yönelmekte ve kibirden uzaklaşmaktadır. Güneşin ışığının mekânları aydınlatması gibi insan da gönlünü İslam’ın rehberliğine açtığında iyilik ve güzellik hayatına hâkim olmaktadır. Yeşil ovalar, masmavi denizler ve yıldızlarla süslenmiş gökyüzü tabiatın estetik boyutunu yansıtırken hayâ, edep ve iffet de insan ruhunun manevi güzelliğini ortaya koymaktadır. Bu bilinç çerçevesinde insan, güzel ahlaka yönelerek hem iç huzura hem de gerçek mutluluğa ulaşmaktadır.
Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberimiz’in (s.a.s.) hadisleri, insanın kâinat ile ilişkisini düzenleyen önemli ilkeler içermektedir. Bu kaynaklarda, tabiatı oluşturan varlıklar, bitkiler ve hayvanlar karşısında sorumlu ve duyarlı bir tutum sergilenmesi gerektiği açıkça ifade edilmektedir. Peygamber Efendimiz’in tabiata yaklaşımı; merhamet, tefekkür, ibret ve hikmet anlayışına dayanmaktadır. Resul-i Ekrem (s.a.s.), Mekke ve Medine’de koruma alanlarını (Harem sınırlarını) beyan ederek çevrenin muhafazasına önem vermiştir. Akan bir su kenarında bile gereğinden fazla su kullanılmamasını öğütleyerek israftan kaçınılması gerektiğini (İbn Mace, Taharet, 48) göstermiştir. Uhud Dağı’na duyduğu sevgiyi dile getirerek doğaya karşı muhabbetini ortaya koymuştur. (Buhari, Megazi, 82) İnsanlara, kıyametin kopacağını bilseler dahi ellerindeki fidanı toprağa dikmelerini (İbn Hanbel, Müsned, III, 184) tavsiye ederek çevreye karşı sorumluluk bilincini hatırlatmıştır. Toprağın ihya edilmesi, işlenip ekilmesi ve canlılara faydalı hâle getirilmesi gerektiğini vurgulayarak şöyle buyurmuştur: “Her kimin yeri varsa onu eksin; kendisi ekmezse onu (din) kardeşine ektirsin.” (Buhari, Müzâraat, 18)
İnsanın emanet sorumluluğu ve çevre bilinci
Denizler, dağlar, ovalar, hava ve su, gece ve gündüz, güneş ve ay ile semayı kuşatan yıldızlar yani bütünüyle kâinat, insana hizmet etmek üzere yaratılmış varlıklar olarak kabul edilmektedir. Bu yaklaşım çerçevesinde insan, varlık âleminin merkezinde yer alan ve kâinatın işleyişiyle doğrudan ilişkili bir varlık olarak değerlendirilmektedir. Şeyh Galib’in aşağıdaki beyti bu anlayışı estetik bir düzlemde ifade etmektedir:
“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen”
Söz konusu beyitte insan, “âlemin özü” ve “varlık düzeninin merkezî unsuru” olarak tanımlanmakta; “kâinatın göz bebeği” metaforuyla da onun ontolojik değeri vurgulanmaktadır. Bu perspektif, İslam hukuk düşüncesinde “makâsıdü’ş-şeria” yaklaşımıyla da desteklenmektedir. Bu çerçevede şeriatın temel amaçları; dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması şeklinde beş temel ilke etrafında sistemleştirilmiştir. Bu esaslar, İslam hukukunun nihai gayesinin insanın maddi ve manevi varlığını muhafaza etmek ve onun maslahatını temin etmek olduğunu ortaya koymaktadır.
Kâinatı ölçü ve denge içinde yaratan Allah Teala, yeryüzünü koruma görevini âlemin özü olan insana emanet etmiştir. Ancak insan, kendisine verilen imkânları bilinçsizce kullanmak suretiyle zaman zaman tabiatın dengesini bozmakta ve bunun sonucunda çeşitli çevresel sorunlar ortaya çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bu durum şu şekilde ifade edilmektedir: “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (Rum, 30/41)
Bu ayet, yeryüzündeki bozulmanın temelinde insanın yanlış tutum ve davranışlarının bulunduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Doğal kaynakların bilinçsiz tüketimi, çevre kirliliği, israf ve tabiatın tahribi yalnızca ekolojik dengeyi değil insan hayatını da olumsuz etkilemektedir. Ayette geçen “fesat” kavramı, hem doğal düzenin bozulmasını hem de insanın ahlaki sorumluluklarından uzaklaşmasını ifade etmektedir. Bu yönüyle Kur’an, çevresel sorunların yalnızca fiziksel değil aynı zamanda ahlaki bir boyut taşıdığına dikkat çekmektedir.
Doğal kaynakların tahribatı ve ekolojik kriz
İslam düşüncesinde insan, yeryüzünün mutlak sahibi değil onu korumakla yükümlü bir emanetçidir. Bu nedenle tabiatın bilinçsizce tüketilmesi ve doğal dengenin bozulması, emanete ihanet olarak değerlendirilmektedir.
Günümüzde çevresel tahribatın boyutları, geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak ölçüde artış göstermiştir. Önceki dönemlerde ağacın kesilmesi veya çevreye atık bırakılması gibi eylemler, daha çok yerel ve sınırlı çevre sorunları olarak değerlendirilirken; sanayileşme ve teknolojik gelişmeler, günümüzde tabiatın ekolojik dengesini derinden etkileyen ve çoğu zaman geri dönüşü mümkün olmayan çevresel problemlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda biyolojik kirlenme, kimyasal atıkların çevreye yayılması, gürültü kirliliği ve nükleer riskler gibi çok boyutlu sorunlar, modern dünyanın karşı karşıya bulunduğu çevresel krizin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla günümüz insanı yalnızca bireysel çevre ihlalleriyle değil aynı zamanda endüstriyel ve sistematik düzeyde meydana gelen geniş çaplı çevresel tahribatla da karşı karşıya bulunmaktadır.
Gelinen aşamada insanlık, kendisine emanet edilen doğal dengeyi korumakta yetersiz kalmış; bunun sonucunda hava, su, toprak ve biyolojik çeşitlilik üzerinde ciddi tahribat meydana gelmiştir. Orman alanlarının azalması, kimi su kaynaklarının tükenme noktasına gelmesi, iklim dengesinin bozulması ve türlerin yok oluşu bu sürecin somut göstergeleri arasında yer almaktadır. Sanayileşme, kentleşme ve kontrolsüz tüketim alışkanlıkları ekosistem üzerinde geri dönüşü güç zararlar doğururken doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı, israfın yaygınlaşması ve çevresel sorumluluk bilincinin yeterince gelişmemesi bu süreci daha da hızlandırmıştır.
Çağımızda insanlığın bu küresel sorunlar karşısındaki temel sorumluluğu, çevreye yönelik ahlaki bilinci yeniden inşa etmektir. Bu noktada İslam düşüncesinin çevreye dair ortaya koyduğu etik yaklaşımın yeniden benimsenmesi ve hayatın merkezine yerleştirilmesi önem taşımaktadır. İnsan, yeryüzünün mutlak sahibi değil kendisine emanet edilen düzenin sorumlu bir koruyucusu olduğunu idrak etmelidir. Bu anlayış, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde çevreyle kurulan ilişkinin yeniden tanımlanmasını gerekli kılmaktadır. Evrendeki hassas dengenin korunması, israf ve aşırı tüketim eğilimlerinden uzak durulması, doğal kaynakların bilinçli ve ölçülü biçimde kullanılması bu sorumluluğun temel unsurları arasında yer almaktadır. En küçük nimetlerin dahi kıymetinin bilinmesi, çevresel farkındalığın önemli göstergelerinden biridir.