İLK VE SON VEDA
Gökhan SOYLU
Altınordu İlçe Vaizi
Ordu’nun Kabadüz ilçesinin ücra bir köyünde vazifeye başladığımda henüz yirmili yaşlardaydım. İmamet vazifesinin sorumluluğunu ve ağırlığını ruhumda hissederken içimde tarif edilemez bir korku ile karışık heyecan, bir o kadar da sevinç ve geleceğe dair hayaller vardı. Hayallerimin başında, bu zorlu hayat mücadelesinde bana yoldaş olacak hayırlı bir eş ile mutlu bir yuva kurmak da vardı; ilmî yönden kendimi yetiştirmek, dine, vatana ve millete daha iyi hizmet edecek yeterliliğe sahip olmak da… Hz. Peygamber’in temsilciliği konumunda bulunan imamet vazifesini layıkıyla ifa etmek, onun ahlakıyla ahlaklanıp evrensel mesajını en güzel şekilde yaşayıp temsil etme görevi, üzerimdeki sorumluluğun ağırlığını bana her daim hissettiriyordu.
Arazi koşulları oldukça çetin, bu zor şartlarla baş edebilecek azim ve çalışkanlıkta övülmeye layık, gönül dünyası oldukça zengin tipik bir Karadeniz köyü ve köylüsü ile karşı karşıyaydım. Dört tarafı ormanlarla çevrili; bağları, bahçeleri, dereleri, çayırları ile dört mevsimin doya doya yaşandığı; dünyada iken cennetin güzelliklerini hissettirecek güzellikte bir yer. İki lokmasından birini paylaşan, her daim yüzünden tebessüm eksik olmayan, vefakâr, samimi ve alçakgönüllü insanların yaşadığı bir köydü burası. Köy sakinleri her işime koşturuyor, taşınacak eşyalara, temizlenecek yerlere, pişecek yemeklere yardım ediyor ve benim rahatım için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Günler geçiyor ve her geçen gün köylülerle ve çevreyle ziyadesiyle kaynaşıyordum. Köyde ziyaretine ilk gittiğim İzzet Amca unutamayacağım şahsiyetlerden birisiydi. İzzet Amca köyün yaşlılarından, sadece zaruri ihtiyacını görebilecek derecede yatağa bağımlı. Köyün en yardıma muhtaçlarından. İzzet Amca’nın hasta olduğunu öğrenince onu ziyaret etmek üzere oğlu Ümit’le bir araya geldik. Ümit 17 yaşında, toy, yağız bir delikanlı. İzzet Amca’nın beş kız evladının ardından son çocuk olarak dünyaya gelmiş, anne babasının âdeta eli ayağı olmuş. Ablaları evlenip gitmiş, evin tüm sorumluluğu bu gencecik delikanlıya kalmış. Yola koyulduğumuzda dar ve engebeli bir patika yola girdik. İzzet Amcaların evine araba yolu gitmiyordu. Yürüyüş esnasında Ümit niçin yolları olmadığını anlattı. Köylüler yıllar yılı bu engebeli orman köyünde çilekeş bir şekilde katırlarla, taşlı ve dar patika yollarda yüklerini, eşyalarını, hastalarını taşıyarak ömürlerini tüketmişler. Ancak ne var ki evlerinin önünden geçmesi planlanan yolun oradan geçmesine gönlü razı olmamış. Neden mi? Fakirlik, çaresizlik... Yolun oradan geçmesi demek zaten az olan arazilerinin büyük bir kısmının gitmesi demek. O da çaresizlik içinde arazisinin gitmemesi için buna rıza göstermemiş. Sonra çok pişman olmuş, bu pişmanlığın acısını ve burukluğunu her daim hissetmiş ama iş işten geçmiş.
Nihayet eve vardık. İki tarafı ormanla çevrili, gayet yüksekçe bir tepeyi andıran bir mevkide yer alan eski ahşap kârgir karışımı, taş duvarları yıkılmaya yüz tutmuş bir yapı... Kapıdan içeri adımımı attığımda karşımda İzzet Amca’nın hanımı Hacer Teyze’yi buldum. Beni karşısında görünce sevinçten eli ayağına dolanmış, ne yapacağını şaşırmıştı. Her hâliyle Anadolu kadınının çilekeş, vakur, merhametli, inançlı, mert ve samimi yüzünü yansıtıyordu.
İzzet Amca’nın odasına girdiğimde ise yatağında oturur vaziyette duran yaşlı bir amca ile karşı karşıyaydım. Beni görünce hasta hâliyle ayağa kalkma çabası beni çok mahcup etmişti. Zayıf ve uzun yüzlü, seyrek beyaz sakallarında derin çizgiler oluşmuş, hastalığının etkisiyle solgun ama bir o kadar da samimi ve gülümseyen bir çehre... Samimi ve sıcak bir sohbete koyulduk. Geçmişten, yaşadıklarından, çobanlık anılarından, hastalığından kısa kesitler hâlinde anlattı. Ben de pürdikkat dinledim. Yaşamının büyük kısmını davarların peşinde çalışıp çabalamakla geçirmiş, her türlü sıkıntıya göğüs germiş, evlatlarını telli duvaklı evlendirmiş fedakâr, vefakâr bir baba vardı karşımda. Gözüm bir ara baş ucunda asılı kavala ilişti. “ Çalabilir misin?” dedim. “Sözü mü olur?” der gibi başını salladı. Eline aldığı kavalla bana kısa fakat neşeli bir dinleti sundu. Ayrılmadan hemen önce kendisine şifa niyetine Kur’an okudum. Çok sevindi, rahatladığını söyledi. Ayrılırken kendisinden bol bol dua aldım. Benden de bol bol dua ve zaman buldukça gelmemi, yatılı misafir olmamı istedi. Orada gördüğüm manzara, İzzet Amca’nın anlattıkları, her şeye rağmen samimi ve mütevekkil duruşu beni derinden etkiledi.
İlk çıkışımda zorlandığım patika yoldan ikinci çıkışımın çok hüzünlü bir veda için olacağını çok geçmeden öğrenecektim. Bu ayrılışın aslında ilk ve son veda olduğunu nereden bilebilirdim? İzzet Amca ilk ziyaretimden birkaç gün sonra bir akşamüstü iyice rahatsızlanmış, oğlu Ümit tarafından köyün minibüsüyle hastaneye götürülmüştü. Beyin kanaması geçiren İzzet Amca yoğun bakıma alınmış, ancak tüm müdahalelere rağmen sabaha karşı ruhunu Yüce Rahman’a teslim etmişti. Ölüm haberini duyunca birden zihnimde canlanan mütevekkil siması ile hüzne boğuldum. Köyde ziyaretine ilk gittiğim İzzet Amca’nın bu defa son vazifesini ifa etmek bana nasip olmuştu. Ziyaretine giderken yürümekte zorlandığım yolu bu defa kendisine karşı son vazifemi yerine getirmek için yürüyordum.
İnsanların bu dünyadaki her hâline yakinen tanıklık edip her durumda yanlarında olmanın, bu mümtaz görevin en güzel taraflarından biri olduğunu hissettim. Bu dünyada çile ile yoğrulmuş bir ömrü nihayete erdiren İzzet Amca’ya ahirette Rahman’ın rahmet ve mağfiretine erişmesi için bol bol dua ettim.