COP31 VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ İLE MÜCADELEDE SORUMLULUK: TÜRKİYE’NİN TARİHÎ FIRSATI


Prof. Dr. Halil HASAR

İklim Değişikliği Başkanı



2026 yılı kasım ayında Antalya’da ev sahipliğini yapacağımız Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) 31. Taraflar Konferansı (COP31), Türkiye için yalnızca diplomatik bir sorumluluk değil aynı zamanda tarihî bir fırsattır. Söz konusu çalışma, ülkemizin iklim diplomasisindeki yerini güçlendirmenin ötesinde, köklü medeniyet birikimimizden beslenen bir iklim perspektifini dünya gündemine taşıyabilmemiz için önemli bir zemin oluşturacaktır. İklim krizi, yalnızca teknik ve ekonomik bir sorun olarak değil aynı zamanda etik ve manevi boyutları da içeren çok katmanlı bir mesele olarak değerlendirilmelidir.

UNFCCC, iklim değişikliğini “karşılaştırılabilir zaman dilimlerinde gözlenen doğal iklim değişikliğine ilaveten, doğrudan veya dolaylı olarak küresel atmosferin bileşimini bozan insan faaliyetleri sonucunda iklimde oluşan bir değişiklik” şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanım, iklim krizinin temelinde doğal döngülerden ziyade insan kaynaklı etkilerin bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla çözüm arayışlarının da insan davranışlarını, üretim ve tüketim alışkanlıklarını dönüştürmeye odaklanması gerekmektedir.

COP31 Başkanlığı: Türkiye’nin konumu ve sorumluluğu

Küresel iklim krizine karşı yürüttüğümüz mücadelede, stratejilerimizi bilimsel verilere ve ülkemizin gerçeklerine dayanarak inşa ediyoruz. Türkiye, küresel sera gazı emisyonları içerisindeki yaklaşık yüzde 1,1’lik payıyla dünyada 16. sırada yer almaktadır (JRC, 2025). Bu oran, Türkiye’nin tarihsel sorumluluğunun sınırlı olduğunu gösterse de ülkemizin iklim değişikliğinin etkilerine karşı yüksek derecede kırılgan bir coğrafyada yer aldığı gerçeğini değiştirmemektedir. Nitekim son yıllarda artan orman yangınları, şiddetlenen kuraklık, ani sel ve taşkınlar ile tarımsal üretimi tehdit etmektedir, bu durum iklim krizinin artık geleceğe dair bir öngörü değil günümüzün somut ve acil bir sorunu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Artık iklim politikaları sadece emisyon rakamlarını düşürmek üzerine değil cennet vatanımızı bu krizin asimetrik etkilerine karşı dirençli kılmak üzerine kurgulanmalıdır. Bu çerçevede Türkiye’nin iklim politikaları yalnızca emisyon azaltım hedefleriyle sınırlı kalmamakta; aynı zamanda ülkenin iklim değişikliğine karşı direnç kapasitesini artırmaya yönelik bütüncül bir yaklaşım benimsemektedir. Uyum politikalarının güçlendirilmesi, afet risk yönetimi, su ve gıda güvenliğinin sağlanması gibi alanlar bu stratejinin temel bileşenlerini oluşturmaktadır.

COP31 Başkanlığı, Türkiye’ye küresel iklim yönetiminde daha etkin bir rol üstlenme fırsatı sunmaktadır. Özellikle tarihî sorumluluğu düşük olan bir ülkenin, iklim değişikliğinden orantısız biçimde etkilenmesi, “iklim adaleti” meselesinin ta kendisidir. Bu bağlamda başkanlığımız süresince öne çıkarabileceğimiz temalar arasında; iklim finansmanına erişim, gelişmekte olan ülkelerin teknoloji transferi talepleri, sıfır atık ve adil geçiş ilkeleri gibi konuları yer alacaktır.

Antalya’da gerçekleştirilecek COP31, aynı zamanda Akdeniz Havzası’nın iklim değişikliğine karşı kırılganlığını küresel ölçekte görünür kılacak önemli bir platform olacaktır. Akdeniz, küresel ortalamanın yaklaşık 1,2 katı hızla ısınan bir bölgedir. Bu gerçeği hem bölgesel iş birliği hem de küresel dayanışma çağrısına dönüştürmek, başkanlığımızın en önemli kazanımlarından biri olacaktır. COP31’in ana teması olarak belirlenen “Diyalog, Uzlaşı ve Aksiyon” çağrısı, bu çok taraflı iş birliği anlayışının güçlü bir ifadesi niteliğindedir.

Emanet ve denge: iki temel kavram

İslam, çevre ve tabiat üzerinde hassasiyetle durmuş ve çevre bilincini iki temel kavram üzerine inşa etmiştir: Emanet ve denge (mizan). Emanet bilinci, insanın yeryüzünün mutlak hâkimi değil aksine, yaratılanların koruyucusu ve emanetçisi olduğu fikrine dayanır. Mizan kavramı ise kâinatın ilahi bir ölçü ve denge içerisinde yaratıldığını ifade eder. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Rahman suresinin 7 ve 8. ayetleri bu dengeye açık biçimde dikkat çekmektedir: “Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu ki dengeden sapmayasınız.”

2015 yılında İstanbul’da yayımlanan “Küresel İklim Değişikliği İslam Bildirgesi” tam da bu iki kavramı merkeze alarak Müslüman dünyaya tarihî bir çağrı yapmıştır. (Koehrsen, 2021) Bildirge, tüm ulusları yenilenebilir enerjiye geçişe davet etmektedir. Ayrıca sıcaklık artışının 1,5°C ile sınırlandırılması hedefinin dinî ve ahlaki bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştır.

Yeryüzünün insana bir emanet olduğu bilinci, insanın tabiat üzerinde sınırsız bir tasarruf hakkına sahip olmadığını hatırlatır. Bu derin şuurun en çarpıcı örneğini, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) asırları aşan o evrensel uyarısında buluruz: “Akan bir nehrin kenarında abdest alıyor olsanız bile suyu israf etmeyiniz.” Bu hadis-i şerif, meselenin yalnızca bir kaynak kıtlığı meselesi olmadığını; bolluk içindeyken dahi haddi aşmamanın, doğaya ve Yaradan’ın nimetlerine karşı temel bir ahlaki sorumluluk olduğunu gözler önüne sermektedir.

Türkiye’nin iklim politikaları ve ulusal sorumluluk

Türkiye, 2021 yılında Paris Anlaşması’nı onaylayarak 2053 yılı için net sıfır emisyon hedefini açıklamıştır. Bu hedef doğrultusunda İklim Kanunu, Emisyon Ticaret Sistemi, Yeşil Teknoloji, Uluslararası Müzakereler, Azaltım ve Uyum Politikaları çalışmaları gibi önemli adımlar atılmaktadır. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı bünyesinde 2021 yılında kurulan İklim Değişikliği Başkanlığı, bu süreci koordine eden temel kurum olarak görev yapmaktadır.

Ancak bu teknik ve kurumsal süreçlerin, toplumsal farkındalık ve değer temelli bir zeminle desteklenmesi gerekmektedir. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığına ve ilahiyat fakültelerine de önemli sorumluluklar düşmektedir. Cuma hutbelerinden din eğitimine, vaazlardan yayın faaliyetlerine kadar geniş bir etki alanına sahip olan Diyanet’in, iklim krizini ahlaki bir mesele olarak işlemesi, toplumsal davranış değişikliği açısından belirleyici olabilir.

İsraf yasağı, bu noktada en güçlü dinî referanslardan biri olabilir. Araf suresi 31. ayet “Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez.” buyurmaktadır. UNFCCC tarafından paylaşılan güncel veriler de bu ilahi uyarının ekolojik karşılığını çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) 2022 verilerine göre, tüketicilere sunulan gıdanın %19’u perakende, gıda hizmeti ve hane halkı düzeyinde israf edilirken BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tahminlerine göre dünyadaki gıdanın %13’ü tedarik zincirinde kaybolmaktadır. Bu tablo, yalnızca ihtiyaç sahiplerini doyurmak için kaçırılmış bir fırsat değil aynı zamanda devasa bir çevresel yüktür. Nitekim gıda kaybı ve israfı, küresel sera gazı emisyonlarının yıllık %8 ila %10’unu oluşturmaktadır ki bu oran, havacılık sektörünün toplam emisyonlarının yaklaşık beş katına denk gelmektedir. Üstelik bu süreç, dünya tarım arazilerinin neredeyse üçte birini tüketerek ciddi bir biyoçeşitlilik kaybına da yol açmaktadır (UNFCCC). Gıda israfının önlenmesi ve su kaynaklarının yönetiminde ölçülülüğü temel alan geleneksel ve dinî ilkeler, günümüzün döngüsel ekonomi modelleriyle yapısal bir paralellik göstermektedir.

Nitekim geleneksel ve dinî ilkeler doğrultusunda tabiata yaklaşmak yalnızca manevi bir ideal değil aynı zamanda somut ekonomik ve ekolojik bir zorunluluktur. Çevre iktisadı, israfın gerçek bedelini ölçmek için “dışsal maliyet” kavramını kullanır. Bu kavram, bir faaliyetin faturasına yansımayan fakat çevreye, sağlığa ve gelecek nesillere ödettirilen gizli bedeli ifade eder. Bir lokma ekmek çöpe atıldığında kaybedilen yalnızca onun parası değildir; o ekmeğin üretimi için harcanan su, enerji ve toprak israf edilmiş, aynı zamanda atmosfere gereksiz yere emisyon salınmış olur. İslam’ın israf yasağı, tam da bu gizli bedeli görme çağrısıdır. Küresel veriler, israfın ve yetersiz atık yönetiminin toplumlara devasa maliyetler yüklediğini göstermektedir. 2020 yılında atık yönetimindeki aksaklıkların topluma toplam küresel maliyeti, gizli dışsal maliyetlerle birlikte yaklaşık 361 milyar ABD doları olmuştur (UNEP). Mevcut gidişatın devam etmesi hâlinde bu dışsal maliyetlerin 2050 yılına kadar 640,3 milyar dolara ulaşması öngörülmektedir. Buna karşılık, “Kontrol Altında Atık” (Waste Under Control) senaryosu uygulandığında, dışsal maliyetlerin 263,6 milyar dolara düşürülebileceği hesaplanmaktadır (UNEP). Dolayısıyla inanç temelli “israf yasağı” bilinci, makro düzeydeki bu rasyonel ekonomik hedefler ve uluslararası sıfır atık modelleriyle desteklendiğinde, Türkiye’nin iklim hedefleri çok daha sağlam bir toplumsal ve ekonomik zemine oturacaktır.

Sonuç: Antalya’dan çıkacak mesaj

COP31, Türkiye için teknik müzakerelerin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Antalya’dan dünyaya gönderilecek mesaj, iklim krizinin salt bir çevre sorunu olmadığını aynı zamanda bir emanet bilinci, adalet arayışı ve ahlaki sorumluluk meselesi olduğunu hatırlatmalıdır. İslam’ın emanet, mizan ve israf yasağı gibi kavramları modern çevre politikalarının döngüsel ekonomi, karbon nötrlüğü ve iklim adaleti kavramlarıyla derin bir uyum içindedir.

Bu uyumu görünür kılmak, yalnızca Türkiye’nin diplomatik başarısını artırmakla kalmayacak, aynı zamanda iklim mücadelesinin küresel meşruiyet zeminini de genişletecektir. Zira iklim değişikliği ile gerçek mücadele bilimsel verilerin, siyasi iradenin ve manevi değerlerin birlikte yürümesiyle mümkündür. Antalya’da bir araya gelecek taraflar ve uluslararası paydaşlar, Türkiye’den hem teknik liderlik hem de medeniyet birikiminden beslenen bir perspektif ortaya koymasını bekleyecektir. Bu beklentiye cevap vermek, ortak sorumluluğumuzdur.