RUHUN AYNASI SIDK



Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


Bir insanı tanımada çoğu kez dış görünüş ve sözlerin büyüsü belirleyici olur. Oysa insanın gerçek kişiliğini keşfetmek için suretin ötesine geçerek ruhun derinliklerine bakmak gerekir. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi’sinde anlattığı “Padişah ve İki Köle” hikâyesi, insanın dış görünüşü ile iç dünyası arasındaki derin farkı etkileyici bir kurguyla gözler önüne serer.

Hikâyeye göre bir padişah, iki köle satın alır. Kölelerden birincisi oldukça zeki, hazırcevap ve tatlı dillidir. Padişah onun sohbetine hayran kalır. Ancak ikinci köle huzura geldiğinde, ağzının kötü koktuğunu ve dişlerinin kapkara olduğunu fark eder. Bu durumdan hoşlanmayan padişah, köleyi hor görerek kendisinden uzaklaştırır. Fakat daha sonra bu iki adamın gerçek karakterini değerlendirebilmek için kurnazca bir plan yapar. Önce zeki olan köleyi “Hamama git, temizlen.” diyerek yanından gönderir. O yokken fiziksel kusurları olan köleye dönerek, “Arkadaşın senin hakkında ‘hırsız, sahtekâr ve ahlaksız’ dedi. Meğer sen göründüğün gibi değilmişsin!” diyerek onu kışkırtır. Ancak ağzı kokan köle, arkadaşını kötülemek yerine büyük bir vefa ve doğruluk örneği sergiler. Arkadaşının her zaman doğru sözlü biri olduğunu, kendisi hakkında bir kusur söylediyse bunun muhtemelen doğru olduğunu ifade ederek arkadaşını savunur.

Bir süre sonra zeki köle hamamdan dönünce, padişah ona da aynı oyunu oynar; “Arkadaşın senin için ‘ikiyüzlü, içi dert dolu bir adam’ dedi.” der. Fakat o, diğerinin aksine duydukları karşısında hemen öfkeye kapılır ve arkadaşı hakkında ağır hakaretler etmeye başlar. Padişah, bu tepki üzerine köleyi susturur ve hikâyenin can alıcı dersini verir: “Senin dilin şeker gibi tatlı ama canın kokuyor. Arkadaşının ise sadece ağzı kokuyor, ruhu tertemiz!”

Bu hikâye, insanın gerçek değerinin süslü sözlerde veya dış görünüşte değil kalpteki ihlas, doğruluk ve dürüstlükte gizli olduğunu hatırlatır. İnsan, dilinin altında gizlidir. Ancak bir rüzgâr estiğinde içindekinin cevher mi yoksa yılan mı olduğu ortaya çıkar. (Mesnevi, 2. Defter, 840 vd.)

İnsanın dışındakinin içindekine, söz ve eylemlerin nesnel gerçekliğe uygun olması, dinî terminolojide “sıdk” kavramı ile ifade edilir. Sıdk, insanın aklında ve fikrinde yer alan bilgi ve haberin doğru bir şekilde ifade edilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’a ve Peygamberine iman eden, O’nun dinine hizmet edip Allah yolunda çaba gösteren, ibadetlerini titizlikle yerine getiren, ihtiyaç sahiplerine el uzatan ve sözüne sadık kalan kimseler “sadık” olarak nitelendirilmiştir. (Hucurat, 49/15; Hadid, 57/18; Bakara, 2/177) Kur’an’ın bu yaklaşımı, doğruluğun yalnızca dilde hapsolmuş bir kelime değil hayatın her alanına nüfuz eden, eylemlerle bütünleşmiş bir yaşam biçimi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Doğruluk, sadece dildeki bir gerçeklik beyanı değil kişinin özü ile sözünün bir olması, her türlü hileden arınarak Hakk’a teslim olması ve en zor şartlarda bile haktan ayrılmamasıdır. İnsanın iç dünyasında bildiklerini, zihninden geçenleri ve hissettiklerini gerçeğe uygun bir biçimde söz ve fiillerine yansıtmasıyla doğruluk tecelli eder. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) “Allah’ım, içimi dış görünüşümden daha hayırlı eyle…” duası, bu samimiyetin bir adım öteye de taşınması gerektiğini gösterir. Bu nebevi ölçüye göre insanın başkalarına karşı hissettikleri, dile getirdiklerinden çok daha derin ve samimi olmalıdır.

Esasen doğruluk, kalbin her türlü tereddütten kurtulup tatmin olmasıdır. Mevlana Celaleddin-i Rumi, “Susuz kimse suyla nasıl rahatlarsa gönül de doğru sözle öyle rahatlar.” (Mesnevi, 6. Defter, 4277) diyerek bu hâle işaret eder. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de “Seni şüphelendireni bırak, şüphelendirmeyene bak. Çünkü doğruluk kalbin (tereddütsüz biçimde) huzura ermesidir. Yalan ise şüpheden ibarettir.” (Tirmizi, “Sıfatü’l-kıyame”, 60) buyurarak gönüldeki huzursuzluğun aslında doğruluktan uzaklaşıldığına dair manevi bir işaret olduğunu vurgular. Müminin yalan söylerken vicdan azabı çekmesi de bu yüzdendir.

Doğruluğun zıddı olan yalan ise bir şeyi olduğundan farklı göstererek hakikati tahrif etmektir. Dünyadaki her yalan, aslında doğrunun varlığından güç alarak pazarlanır. Mevlana, “Doğrusu olmayan yalanın değeri olur mu hiç? Her yalan, iki âlemde de doğrudan meydana gelir. Adam, doğrunun revacını, aydınlığını görür de bu ümitle o yalanı düzer.” (Mesnevi, 6. Defter, 2220) ifadesiyle yalanın ancak doğrunun aydınlığını ve itibarını taklit ederek kendine yer bulmaya çalışan bir sığıntıdan ibaret olduğunu vurgular. Bu sebeple toplumsal barışı sağlamak gibi hayati ve zaruri istisnalar dışında, yalandan şiddetle sakınmak dinî, ahlaki ve insani bir esastır.

İnsanın iç dünyasındaki düşünce ve hislerini, dış dünyadaki eylemleriyle tam bir uyum içinde sergilemesiyle bu hakikat tecelli eder. Bu bütünlüğü sağlayan en temel etken ise ihsan şuurudur. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ifadesiyle ihsan, “Allah’ı görüyormuş gibi kulluk etmektir.” (Müslim, “İman”, 1) Her an ilahi bir gözetim altında olduğunun bilincine varan kulun Rabbiyle kurduğu sadakat bağı daha da perçinlenir. Böyle bir bilinçle hareket eden kişi, amellerini başkalarının takdiri için değil kalbinin tereddütsüz bir huzura ermesi için ihlasla gerçekleştirir.

Sıdk sahibi kimse aynı zamanda ahde vefalıdır. İnsanlara verdiği sözler kadar Allah’a verdiği kulluk sözüne de sadık kalır. Bu yönüyle doğruluk, yalnızca bireysel bir erdem değil toplumsal huzurun ve büyük medeniyetlerin inşası için vazgeçilmez bir esastır. Nitekim kişinin imanındaki samimiyetini kanıtlayan maddi ve manevi yardımlarına verilen “sadaka” ismi de sıdk kökünden gelir. Ticaretten aile hayatına kadar her alanda güven ancak sadakat üzerine inşa edilebilir. Doğru sözlü, sözüne sadık ve güvenilir bireylerden oluşan bir toplum hem bu dünyada bereketli bir yaşam sürer hem de ahirette “sıddıklar” mertebesine erişir.