İSLAM MEDENİYETİNDE İNSAN VE ÇEVRE İLİŞKİSİ
Prof. Dr. M. Asım YEDİYILDIZ
Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Medeniyetler diğer boyutlarla birlikte yaşadığı mekânla kurduğu ilişkilerle teşekkül ederler. Bu aynı inanç, duygu ve düşünceyle oluşan İslam medeniyeti için de geçerlidir. O, mekânını kendi değerleriyle yoğurmuş, dönüştürmüş ve tanzim etmiştir. Kuşkusuz bunu yaparken kendi de dönüşmüştür. Yani ilişkiler tek yönlü değil karşılıklıdır. Bu onun varoluş biçimidir.
Yaratılış bakımından âlemin özü olan insan, medeniyetin de merkezidir. Tüm mahlukat ise çevresidir. İnsanla kâinat arasında varoluşsal bir bağ söz konusudur. İnsan, yeryüzünün halifesi olarak sorumlu kılınmıştır. Dolayısıyla insan kendini ve çevresini tanımak ve gerektiği şekilde davranmakla yükümlüdür. Bu ise ancak bilgi ve hikmetle sağlanabilir.
İnsan, uluhiyetten bir nefha taşıdığı için ruhuyla ona yönelirken mekânla da üç yolla münasebet kurar: İhtiyaçları karşılamak üzere tüketmek, imar etmek için işlemek, anlamak için hissetmek ve düşünmek, yani zihnen ve ruhen bir bağ kurmak. Bunlar da inanç, değer ve düşüncelerle gerçekleşir. İşte İslam medeniyetini oluşturan mekanizma budur.
Tabii düzenin bozulmaması ve medeniyetlerin ifsat olmaması bunların özünü teşkil eden insanın bozulmamasına bağlıdır. Bu sebeple İslam medeniyeti önce insanı terbiye etmiş, daha sonra dünyayı imar etmeye çalışmıştır. Bozmadan kullanmak onun temel tavrı olmuştur: İhtiyaçlar karşılanırken ölçülü olmak, haddi aşmamak, israftan kaçınmak. İhtiyaç dışında hayvanların kesilmemesine, ağaçlara zarar verilmemesine dikkat edilmiştir. Ağaç konusunda büyük hassasiyet gözetilerek ancak kuru ağaçların ihtiyaç amaçlı kesilmesine rıza gösterilmiş, tabiatın tahribatının önlenmesi için fidanlar ve genç ağaçlar korunmuştur. Hiçbir canlıya zarar verilmemesi, arazilerin hepsinin aynı anda ekilmeyip bir kısmının nadasa bırakılması, yeni tarım yerleri açılırken ormanların yok edilmemesi tavsiye edilmiştir. Canlı hayatına zarar vermemek, kendisine emanet edildiği ve mutlaka hesabının sorulacağı bilinciyle tabiatı tahripten uzaklaşmak, mecbur olmadıkça tarım arazilerinde yerleşim yerleri kurmamak, atıklardan çevrenin rahatsız olmaması için debbağ dükkânlarını şehir merkezlerinden uzak noktalarda inşa etmek hep aynı hassasiyetten kaynaklanmıştır. Bu medeniyet, yararlandığı nimetlere duyarlı ve ölçülü yaklaşmış, tabiatın kendisini yenilemesine imkân vermiştir. Kesilen ağacın yerine yenisini dikmiş, tüketilen kadar üretmeye çalışmıştır. 1559 tarihli bir arşiv belgesine göre Sapanca Dağları’ndan ağaç kesimi yasaklanmış, gerektiğinde “hurda odunluk” denilen ağaçların kesimine izin verilmiştir.
Çevreyi imar ederken de aynı bilinçle hareket edildiği görülmektedir; yaşanılan mekânların temizliği ve çevrenin korunması için sayısız vakıf kurulmuştur. Yollar, nehirler ve namazgâhlar, tayin edilen özel görevliler tarafından temiz tutulmaya çalışılmıştır.
Veba (taun) gibi hastalıkların kirli havayla bağlantısı olduğunu bildikleri için şehrin içerisinde uygun yerlere sandal ağaçları dikilmiştir. Tabiatı bozmayan, onunla uyumlu şehirler inşa edilmiştir. Tevazuyu temsil eden bu şehirler, ölçünün ve dengenin hâkim olduğu yapılardır ve sorumluluk bilinciyle hareket eden ellerde zarafetle işlenmiş, İslam’dan alınan ruhla sulh ve barış mekânları olmuştur. Şehirlerden yalnız sakinleri değil bütün mahlukat nasiplenmiş, tüm canlıların ihtiyaçları gözetilmiştir. Behimi arzulara hâkim olunarak çevre korunmaya çalışılmıştır. Bu medeniyet canlıya eziyetten sakınmıştır. Hiçbir şeye zarar vermemek için azami bir gayret göstermiş, yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmiştir.
İnsana emanet edilen çevre, sadece bireyin insafına bırakılmamış, hukuki önlemler de alınmıştır. Zararlı olmadığı sürece hiçbir canlıya dokunulmaması istenmiş, dokunanlar kınanmış, gerektiğinde cezalandırılmıştır. Zarara zararla karşılık vermek doğru bulunmamıştır. Zarardan kaçınmak mümkün olmayınca tedbirlerin en hafifi tercih edilmiştir. Savaşta dahi rüzgârların taşıdığı rahmetle dirilen yeşillik ve ekinleri tahripten kaçınılmıştır. Yere düşen buğday tanesi kaldırılmıştır. İş göremeyecek hâle gelen yük hayvanları azat edilmiştir. İstanbul’da yabancı elçilerin sokak köpeklerinin itlaf edilmesine yönelik istekleri padişah tarafından kabul edilmemiştir. II. Abdülhamid hasta köpekler için bir hastane tesis etmiştir. Sahipsiz hayvanlar için barınaklar, kuşlar için kuş evleri yapılarak hususi vakıflar kurulmuştur. Tarımın sürekliliğini sağlamak için de vakıflar oluşturulmuştur. 1565 yılında İstanbul’da Çatalca çiftçilerinden Cedid Hüseyin’in kurduğu Ali Paşa b. Hüseyin Vakfı bunun en tipik örneğidir. Gelirlerin bir kısmıyla cins tohum alınıp kullanılması istenmiştir. Türkistan’daki güvercinlik kuleleri, yalnız güvercinler için değil aynı zamanda toprağın verimini artırmak için gübre teminine yönelik yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminde Eyüp, Sütlüce, Kâğıthane ve Alibeyköy derelerinden akan çamurla Haliç’in dolmaması için bu semtlerde bostan ve ziraat yapmak yasaklanmıştır.
Sokaklardaki tükürükleri küllerle dezenfekte eden vakıflar kurulmuştur. Kanuni Sultan Süleyman 1539’da çamaşır suları ve hayvan atıklarıyla yolların ve sokakların kirletilmesini önlemek üzere bir kanunname düzenlemiş, aksine davrananların cezalandırılması öngörülmüştür. Çöplük subaşısının yönettiği özel bir teşkilat oluşturularak şehir ve yerleşim yerleri, mezarlıklar temiz tutulmaya çalışılmıştır. 1567 tarihinde İstanbul’da Kırkçeşme ve diğer su kaynaklarının civarında bağ ve bahçe yapmak, ev inşa etmek menedilmiştir. 1593 tarihli bir başka emirle ev atıklarının rastgele atılması yasaklanmıştır. Sarnıçlar inşa edilerek su israfının önüne geçilmiştir. Kazasker Abdülkadir Efendi, 1547 tarihinde Konya halkının istifade etmesi için su yolları ve çeşmeler vakfetmiştir.
Gürültü ve hava kirliliğini yok etmek, dere, göl ve bataklıkları ıslah etmek, denizleri, limanları, nehirleri temiz tutmak, erozyonla mücadele, su taşkınlarının önlenmesi noktasında Osmanlı merkezî hükümeti özel önlemler almıştır. Bunlar bir açıdan hıfzıssıhha uygulamalarıdır. XVI. asrın sonlarına doğru Sadrazam Mehmet Paşa, Sakarya Nehri’ndeki taşkınların tahribatını önleyebilmek için Beypazarı’na bağlı Yenice Köyü yakınında Sakarya Nehri’ne yeni bir kanal açtırarak suyun bir bölümünü buraya yönlendirmiş ve kanal civarında da pirinç yetiştirilmesini temin etmiştir. Edirne’de Ali Bey b. Hamza, Çukur Bostan mevkiindeki bir gölün temizliği için bağışta bulunmuştur. II. Bayezid, Edirne’de yaptırdığı darüşşifanın çevresinde akıl hastalarının içinde gezip tedavi olacakları güller, bağlar, bostanlar yaptırmıştır.
Şehirler kurulurken rastgele yerler değil özellikle suya yakın ve havası temiz yerler seçilmiş, sağlığı olumsuz etkileyecek yerlerden kaçınılmıştır. Mesela 1913 tarihli Köy Talimnamesi, köylerin temiz havalı yelerde kurulmasını emretmektedir. Şehirlerin dağ eteklerinde kurulmasında güvenlik endişesi kadar tarım arazilerinin yok olmasını önlemek amacı da güdülmüştür. Yine sağlığı bozacak ve doğal afetlere yol açacak bataklık ve durgun göllerin olduğu bölgeler ıslah edilmiş veya oralardan özellikle kaçınılmıştır. Çünkü buralarda hava akımı olmadığından yeşillikler, bitki kökleri ve bazı canlılar kolayca kokuşmakta, humma gibi birçok bulaşıcı hastalık oluşmaktadır. Kısaca beşerî ve tabii düzeni bozan hiçbir şeye hoş bakılmamıştır. Çevreyi korumak amacıyla sürekli bir mücadele edilmiştir. Bu konuda örnekler çoğaltılabilir.
Her şeyle birlikte evren, duygu ve düşüncenin ilham kaynağı olmuştur. Divan edebiyatında bunlar evrene ait varlıklar üzerinden dile getirilmiştir; Sevgili gül yüzlüdür, ay parçasıdır. Onun yüzü ve yanağı güneş gibidir; gecede parlayan bedirdir. Cömertlik güneştir, rahmet yağmurdur. Bu medeniyetin şuurunda su, azizdir; gök, kubbedir; yıldızlar, kandildir; toprak, anadır; yer, döşektir; dağlar, binayı ayakta tutan sütunlardır. Kuşlar, zikir arkadaşları; ırmaklar, cennet nehirleridir. Ölmüş gönülleri dirilten güzel bir söz, dalları gökyüzüne yükselen bir ağaçtır. Nehirler çağlarken, bülbüller öterken Allah’ı zikretmektedir. Akçapınar, Akdağ, Karadağ, Akdeniz, Karadeniz gibi yer adları Osmanlı insanının tabiatla bütünleştiğinin en güzel göstergeleridir. Nankörlük, nimete karşı işlenen cürümdür. Zulüm ve cehalet, karanlıktır. Bahar bir kitap, fasl (mevsim) bölüm ve satırlar çiçektir. Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan’ın yaptırdığı vakıf külliyenin bahçesini çiçek ve ağaçlarla donatması, avlunun duvarlarını gül ve lale desenli çinilerle tezyin ettirmesi yalnız sanat tutkusundan değil tabiata duyulan sevginin de bir yansımasıdır. Şehzade Camii’nin mihrabındaki palmet, rumi ve yaprak motifleri, Yeşil Camii’deki kıvrımlı dallar, yapraklar ve nar çiçekleri aynı duygu ve düşüncelerin ürünüdür.
Çevre temizliği ve imarı kalbin arınması ve imarıyla mümkündür: Sevgi ve aşksız gönüller harap çevre demektir. Tıpkı içinde Kur’an okunmayan evler gibi. Çevreyi asıl kirleten ne ellerdir ne ayaklar ne dil. Onları kirleten şey günahlarla kirletilmiş, katılaşmış kalp, körleşmiş akıl gözüdür. Düşüncesiz, inançsız, sevgisiz kalpler, yalnız iç dünyamızı değil dış çevreyi de tahrip eder. Öfke, nefret, doymayan şehvet tabiatı da bozar ve fesada uğratır. Tabiatın sulh-u salah içinde olması bunların itidaliyle sağlanabilir. Allah ile itminan bulmamış bir el, bir çiçeği nasıl koruyabilir?
Kâinatı anlamak, kalbe sürekli kötülük telkin eden nefsin tasallutundan kurtulmakla mümkündür. Uluhiyeti deruni olarak hissetmeden zahirî gözlerle çevreyi anlamak imkânsızdır. Benliğin ruhi hissedişler içinde eritilmesi gerekmektedir. İşte o zaman bir çiçekle güneş arasında bir fark görülmeyecek, ikisi bir hakikatte buluşacaktır. Bu sırrı keşfeden ruh neye bakarsa baksın onların boşa yaratılmadığını hayretle görecek, “Rabbim sen bunları boşuna yaratmadın.” diyecektir. Onların zikirlerini dinlerken sevgiliyi hissetmenin deruni zevkini yaşayacaktır. Artık her iş temiz, her iş hayır olur. Aksi takdirde çevre temiz olabilir mi? Kirlilik, afetler, nimetin azalması, tabiata karşı işlenen günahlardandır. Çünkü onlar kirliliktir. Çok yemek, çok uyumak ve çok söz insanı ruhen ve manen nasıl hasta ediyorsa ölçüsüz kullanım ve yanlış imar da tabiatı/çevreyi öyle felç eder, bozar. Hastalıklar çoğalır, toplu ölümlere yol açar. Ruh ve beden sağlığı nasıl adalet ve dengeli yaşayışı gerektiriyorsa, aynı şey çevre için de geçerlidir.
İmanla aydınlanmayan, tabiatı emanet bilip gereğini yapmayan gönüller, dünyayı nasıl temiz kılabilir? Çünkü küfür karanlıktır, dünyamızı karartacaktır. Bu karanlık ancak karşılık beklemeden iyilikte bulunanların nuruyla giderilebilir. Bunun için kötülük emreden iç sesin susturulup iyilik emreder hâle getirilmesi gerekir. Kötülüğün sesi de ancak Allah aşkıyla susar.
İşte dünyayı cennet kılacak bu ruhtur ve o da İslam medeniyetine aittir.