AHLAKİ BELİRSİZLİK KAVŞAĞINDA FITRAT VE HAKKANİYET
Tuba KAPLAN
Modern çağda insanın tercih ve seçimlerinin flulaşması, insan ilişkilerinde yeni sorunlar doğuruyor. Sosyal medyada ve herhangi biriyle kurduğunuz diyaloglarda herkes ötekinden yakınıyor. Artık ilişkilerimizde iletişim zeminlerinin güven vermediğinden şikâyet ediyoruz. Muhatabımızı bencillikle suçluyoruz. Mutsuz ve güvensiz yığınlar fıtratın berrak yasasında yeniden sınanıyor. Herkes kendi dengesinin sarsıldığının farkında ve bir şeylerin ters gittiği aşikâr. Modern dalgalanmalardan bizi koruyacak ve kollayacak tek bir yasa var: İslam. Hakikaten İslam, fıtratla ilahi bir bağ kuran, adaleti ilahi mizanda arayan bir denge ahlakı sunar.
İslami öğretiye göre fıtrat (insan doğası), Allah’ın koyduğu içsel yasadır: İyiyi kötüden ayırabilme kabiliyeti insana bahşedilmiş bir armağan, Yaradan’ın insana bahşettiği en kıymetli hazinelerden biridir. Bu içsel ahlak pusulasıyla dünyaya gelen insan, vicdanında hür bir irade ve sorumluluk taşır. Daha da ötesiyse, yasa ve teorileri aşan bir nimettir ihsan. İnsanın ötekine açtığı rahmet şemsiyesi ihsandır. İhsan, yasal düzenlemelerin de ötesinde bir ahlaki duruşu ifade eder. Zira adil olmak her insan için mecburiyken ihsan sahibi olmak cömertliktir ve diğerini gözetmektir.
Günümüz ahlaki belirsizliği, fıtratın karanlıkta kaybolması, insanın kendi doğasına yabancılaşması, karanlık bir bakışı temsil ediyor. Kendi bakışını haz yani nefis dediğimiz bir kıyasla diğerine çeviren günümüz insanı, bakışın kusurlu olduğunu unutuyor ve net bir açıda görüntüye sahip zannediyor kendini. Hâlbuki bakış kimi zaman yanıltır. Güzel bakan güzel görürken nefsi ile bakan, sadece kendini düşünerek yaşadığı olaylar üzerinde çıkarımlarda bulunan aldanır. Nefsani duygular, ihsan ve merhametin önüne geçtiğinde ise güven duygusu zedelenir. Kalbinde ikircik olan, muhatabının kalbinde de başka niyetler arar. İlişkiler zedelenir. Tüketim kültürü, ilişkileri de tüketmeye başlar.
Popüler kültür, kişisel gelişim üzerine söylemler, yeni yol haritalarıyla insanın karşısına çıkıp etkili iletişim reçetesini sunmaya çalışırken gerçek ahlak “fıtrata uygun olma” yani bilinçli ve merhametli bir bakışla her eylemi ölçülü kılmakla mümkündür. Sarih bir bakış açısına sahip olmakla, önce kendi kalbini ikircilikten temizlemekle…
Postmodern belirsizlik: Arzu mu, vicdan mı?
Çağımızda ahlaki rölativizm egemen. Arzular ve hevesler, hakikat rehberi sayılıyor. İnsanın her durum ve şartta kendi rehberliğine başvurması, yanlış seçime ve rotasını şaşırmasına sebep olabilir. Sizi kendinizden ne koruyacak? Kendinize karşı ölçüyü kim belirgin kılacak? Şartlar lehinize olduğu zaman aldığınız adaletli bir karar, şartlar aleyhinize olduğu zaman nasıl doğruda duracak? Kimseyi incitmeden ve kimsenin hakkını gasp etmeden, belirsizliğe düşmeden nasıl netleşeceksiniz? Yani tartıya hile karıştırmayacağınızı gözeterek kendi karar ve davranışlarınızı ölçebilir misiniz? Hele de duygusal açıdan sizi yıpratan ve çok yönlü hadiselerle karşılaştığınızı düşünün.
İnsan kendini çok kolay aldatır, kendine kolay aldanır. Bu sadece ötekine haksızlık yapmak değildir, insan arzu ve heveslerinin peşinden giderken aslında kendine zulmeder. Kendine de haddinden fazla haksız, hudutsuz davranabilir. Bunun yanında postmodern bir çağda akışkan insan ilişkilerinin ayyuka çıktığı zamanlarda, doğrunun hiç bu kadar hırpalanmadığı bir düzende karar aldığımızı düşünelim. İnsan arzuları artık bugün hakikatin kaynağı durumunda, gündelik hayatı düzenleyen otoriteleşmiş, insanı nefsin tutsaklığına çeken bir boyutta. Postmodern dünyada hukuk, gelenek ve din otoritesi kırılırken birey sadece “kendi haklılığı”nı referans alıyor. Oysa İslam, hak ile hakikati kişinin dışında bir kudret ve hikmetle ilişkilendirir. Yani en baştan iyi, temiz ve adil, seni bile kendinden koruyan bir seçime yer açar: İlahi olana teslimiyet.
Mizan ve hakikatin terazisi
Gazali’nin deyimiyle, duyguların dahi bir mizanı var. Bugün aşırıya kaçan insan için doğruya yönelik seçimlerden, özgürlükten ve ferahlıktan bahsedemeyiz. Aksine, bugünün insanı tutsak edilmiş ve bir kaosa sürüklenmiştir. Tek tek herkesin keyfî seçimleri koca bir bencillik yumağına dönüşerek ilişkilerde herkesi düğümlemiştir. Hayatı kolaylaştırıyor, kişisel çıkarları koruyor diye doğrudan vazgeçip yanlışa yer açmak, iyiyi kendi doğasının dışına hapsetmek zulümdür. İnsan fıtratı itibarıyla dengeyi arar. Allah’ın gönderdiği akıl ve vahiyle adaleti onaylar.
Rus edebiyatının güçlü ismi Dostoyevski’de kahramanların, modern ahlaki bunalımı canlı örneklerle sunulur. Raskolnikov, üstün insan idealini zihninde kurgular, cinayet işler ve tefeci yaşlı bir kadını öldürür. Onun tek düşündüğü kendi nefsidir, nefsi onu güya haklı çıkarmış ama o haddi aşarak bir insanın canına kıymıştır. Zira o, ahlakı ilahi bir kaynaktan değil kendi arzularından devşirmiştir. Ertesi gün ve diğer günler pişmanlıkla sorar kendine: Tanrı değildir, o hâlde neyin doğru neyin yanlış olduğunu nereden bilecek, nasıl bir yol bulacaktır? Bu sorular aynı zamanda içindeki ahlak yasasını sorguladığını gösterir. İnsanın bir anlığına heva ve heveslerine uyduğunda düştüğü karanlığı gözler önüne serer. Roman karakteri, arzularının elinde şekillenen ahlaki çıkarımlarını, ilahi ahlak yasasının yerine koymanın nihilizmini yansıtır. Öyle ki içine düştüğü karanlıkta vicdanı onu sürekli hırpalar. Raskolnikov yanlış bir kıyas yapmıştır, kendi yaşamı için bir başkasının ölümünü tercih etmiştir, kendini iyi görürken bir başkasını kötü görmüş ve onun yaşama hakkını elinden almayı kendine bir hak saymıştır. Kendini terazinin bir kefesine koyar, tefeci kadını terazinin diğer kefesine. İşte bu yanlış kıyastan suç doğar. Yanlış kıyaslamanın doğuracağı tek şey suçluluk duygusu ve ümitsizliktir. Bu bakış sadece insanın hakikat ile arasındaki mesafeyi artırır ve onu doğruyu seçmekten daha da uzaklaştırır.
Tasavvufun ölçüsü ve nefsin terbiyesi
Tasavvufta adap (terbiye) yolu, nefsin hududuna uymaktır. Nefsi yok sayıp, dışlamaktansa nefsi tanımayı, onun tuzaklarını bilmeyi ve sınırları aşındırmamayı öğretir bize. İbn Ataullah’ın ikaz ettiği kendi kendini yönetme yükünden yorulup dinlenmek ve senin adına yürütülene yeniden teşebbüs etmemek. Bu, egonun her şeye hâkim olmaya çalıştığı günümüzde içsel teslimiyeti öğütler. Şeyh Ahmed el-Alâvî, “Kendimi sınırlamaya karar verdim.” diyen dervişlerin yolunu açar: Elindekiyle yetinmek; abartı duyguları, yönelimleri, tercihleri insandan uzaklaştırmak… Tasavvufun hudutları, fıtratı yeniden hatırlatır: Yaratılışa saygı, iç dünyayla barış demektir. İhsan, bu sınır bilinciyle ilgilidir. Kendi sınırının farkına varmak. Muhatabın sınırını ihlal etmemek. İncitmemek ve incinmemek… Adaletli, merhametli bir bakışla bezemek. Bakışımızı, sözümüzü, davranışlarımızı adap ile ölçmek ve bu iç dengeyi ilahi bir seçimin tarafıyla yapmak. Yaşamı, varlığı emanet bilmek ve bir emanetçinin özverisiyle tüm ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmek. Çevredeki her varlığa saygı göstermek, merhametle nazar etmek, onun hakkını korumak, İslam’ın hakkaniyetidir.
Fıtratı uyandırmak
Ferdî ve içtimai hayatta güven ortamının inşası için aslolan fıtratın pusulasına sarılmak, adaletin özünü kavramaktır. Ötekinin hakkına sadakat göstermek, ahlakı keyfîlikten çıkarıp ilahi olanla ilişkilendirmektir.
Mehmet Akif “İhlas ve sadakatle ruhlar kemal bulur.” derken, adalet ve ihsanı bütünleştirir. İnsan yalnız kaldığında doğru ve hakikat karşısında seçimleri zorlaşır. Vicdanı konuşmaya başlar. O vicdan ki kişiyi dengede tutan, aşırılıklardan koruyan ilahi bir lütuftur.
Bugün sınırını bilmek, sınırı hakkaniyetle çizmek kişiyi hem başkalarına hem de kendine zulmetmekten korur. Ayrıca ilişkilerde saygıyı da muhafaza eder. Fıtratın sesini dinleyen insan, her akşam ilahi ölçüyü baz alarak mizan kurar: Haksızlığı telafi etmeyi, kıymeti korumayı, hakka daveti ihmal etmemeyi seçer. Kendini ölçer, aşırılıklardan ve hazzın baskısından sıyrılır. İşte bu sınırlar eğitimi, insanın nefsinden başlayarak aileye, topluma ve bütün evrene sirayet edecek bir hakkaniyet inşa eder. Adalet, ancak fıtratla uyanık kalınca ayağa kalkar. Bir başkasının mağdur olduğu, kendini kötü hissettiği, haksızlığa uğradığı her durumda ahlaki belirsizlik söz konusu olmuştur. Bu bir tarafın diğeriyle kurduğu ilişkide kendi menfaatini gözeterek ahlaki aşındırmasından, doğruyu zedelemesinden doğar. Bu sebeple ikili ilişkilerde, dünyaya, doğaya davranış şekillerinde ölçü ve başlangıç noktasını kendi nefsimiz, benliğimiz belirleyemez, belirleyici olan hakikatin ve doğrunun net olduğu ilahi ölçüdür. Ancak ilahi ölçü ahlaki sınırlardaki belirsizliği siler ve ahlak bu şekilde netleşir.