İshak KOÇ
Yaşamın kuşatıcılığı yanında insanın duygusal, sosyolojik, romantik bağlamda muhasara edilmiş olduğu söylenebilir. Hayatın insanı kuşatması daha geniş bir çerçeveyi oluştururken ruhsal bunalımlar, içinde yaşanan toplumun kuralları, bireyin özgürlük istenci gibi görseli aşan belki soyut denebilecek duvarlarla karşılaşmak mümkündür. İnsan, mezkûr duvarları esneterek kendine yaşam alanı oluşturur. Yahut da hiç etliye sütlüye bulaşmadan, “azıcık aşım ağrısız başım” diyerek, herhangi bir anlam arayışına da koyulmaksızın hayatını idame ettirir.
Her an ve elan çıplak gözle müşahede edilebilecek kuşatılmışlıklar, geçmişe yönelik bakışları bile anın gerçekliğine sabitler. Öyle detaylıca araştırmaya, aranmaya gerek kalmaz. Sırasında ekrana, perdeye, sahneye yöneltilen bakış bile gereksizdir. Zahiren, alenen, sansürsüz görünen ve hatta yaşanan gerçeklik, tüm vasıtaları boşa çıkarır. Bazen dehşet, kimi zaman muhabbet ve çoğu zaman hayretle bakılan dünya, âdeta bir film müddetince yaşanıp geçilecek kadar hızlı, kurgusal, dramatik görünür. Allah’ın arzına, insana, maruz kalışlara, yaşanana yahut yaşatılana muhabbet ve hayretle bakabilen, gerçekliğe doğru dikkat kesilen her göz, nasıl bir dramın hatta trajedinin oynanmakta olduğunu ayırt eder.
Kuşatılmışlığın somut karşılıkları da tarihin tozlu sayfalarında yıllanmaz. Bir şehri içine alan, taarruza uğradığında mancınıklarla, toplarla ve şimdiki zamanda tanklar, bombalar, füzelerle dövülen surlar; şehri insandan koruyan, şehrin işgalden korunduğu duvarlar hep vardır. Bir saldırıya maruz kalmasa bile ciddiyetle belki asık suratla orada durur. Zaman geçer, tarihî eser diye rağbet görür. Destanların, kahramanlıkların, efsanevi hikâyelerin malzemesi sayılır.
Filistin’in genç yönetmenlerinden Ameen Nayfeh’nin 2020 Filistin, Ürdün, Katar, İtalya, İsveç ortak yapımı 200 Meters/200 Metre filmi, coğrafyadaki genel görünümün yakın geçmişten tevarüs eden müktesebatıyla yola çıkar. Siyonistlerin işgal ettikleri her yere, eski şehirleri çevreleyen surları andıran duvarlar diktikleri bilinir. Kontrol noktaları dışında duvarları bekleyen nöbetçileri yoktur ama yüksek ve kalın duvarı aşabilmek pek de mümkün değildir. Çoğu ailede izin belgesi edinip duvarın diğer tarafında çalışan fertler bulunur. 200 Meters’ın senaryosu, Filistinli bir ailenin iki taraftan da ev tutup fertlerinin çoğu zaman telefonla anlaşarak yer değişimlerini; anlaşamayarak çekişmelerini, acilen bir arada bulunmaları gerektiğinde çaresizliklerini konu edinir. İşgal, zulüm ya da tahakkümün insan hayatını kısıtlayışı, hareket alanını daraltışı, salt klostrofobik mekânlarla kalmayıp açık alanların dahi boğuculuğu basit şekilde somutlaştırılır. Arada 200 metre vardır ya da yoktur. Duvarla kesilmiştir ve kontrol noktasından geçmek için pasaport, izin belgesi, kimlik falan gereklidir. Bunlar olmayınca duvarı dolaşıp bir başka kontrol noktasına ulaşmak için Nablus – Tulkarim yol ayrımına kadar gitmek hatta orayı da aşıp başka bir geçiş imkânı aranmak iktiza eder. Bununla uğraşanların diğer tarafta, kendi topraklarının geçmek istedikleri ama geçemedikleri cihetinde gerçekten işleri olmasa doğrusu böyle bir zulme katlanılmaz. Film için buna katlanmak düşüncesi bile insana bıktırıcı, yıldırıcı, itici gelir. Katedilen yol boyunca filmin müziklerini yapan Filistinli piyano sanatçısı Faraj Suleiman’ın ruhu alıp götüren, sonra tekrar getiren, âdeta doğal bitki örtüsünü oluşturan kaktüslerin dikenlerine takılmadan orta yerde dolandıran nağmeleri olmasa, herhâlde insan sadece izlerken yorulur.
Duvarlar, herhangi bir Filistin filminde, belgeselde, haberde, gezide görülebileceği gibi muhasara edilmişliğin, sınırlılığın, esaretin göstergesidir ve o kuşatılmışlık etkisi çok uzaktan da hissedilir. The Time That Remains’de (2009) Elia Suleiman’ın o duvardan sırıkla atladığını, Omar’da (2014) Adam Bekri’nin o duvarı iple aştığını, İnşallah’da (2011) çocuğun bir çiviyle duvarı deldiğini, 5 Broken Cameras’da (2011) duvar inşaatının yıkıldığını görmek mümkündür. Tüm bu filmlerde duvar aynı zamanda bir metafor olarak kullanılırken 200 Meters’da kabullenilmiş hatta kanıksanmış gerçeklik izlenimi verir. Nitekim betonla ayrılmış bölgenin diğer tarafına geçiş, diğerlerinde olduğu gibi bir fantezinin gerçekleşmesi için değil, mecburiyettendir. Duvar burada kabullenilmiş çaresizliğin sebebi oluverir. Ve duvarın somut biçimde orada oluşunun gerçekliğine ayak uydurmak, duvara göre hareket etmek zorunda kalmak, bununla uğraşmanın güçlüğü ifade edilir.
Filistin sinemasından yansıyan beton bloklar, kontrol noktaları, işsizlik, yurtsuzluk, ortasından bölünen aile ve toplum yapısı, silah gölgesi, asker küstahlığı, esaret, soldurulan ve hatta sonlandırılan yaşamlar son derece pratik malzemelerdir. Yani Filistin konulu bir filmde boylu boyunca uzanan duvarlar için “Bu da nereden çıktı?” diye sorulmaz. Bir anda toza dumana bulanan sokaklar sorulmaz. Omzunda uzun namlulu silahla ulu orta dolaşan bir Yahudi tipi sorulmaz. Bir manga askerin gelip sokakta oynayan çocukları çembere alarak silah doğrultuşu sorulmaz. Ancak filmde bile görülse bir başka ülkede bulunan Filistinlinin oraya ne zaman, hangi şartlarda, nasıl geldiği, nerede kaldığı, hatta “yerleştiği” mülteci kampının ne zaman oluşturulduğu sorulur. Ki o kısım, Batı Şeria’da oluşumuna ve gelişimine devam eden film endüstrisinin henüz üstünde durmadığı konudur. Zira içerdeki sorunlar, sürgün edilmişleri unutturmasa da erteletecek kadar çetindir, süreğendir.
200 Meters’ın kurgusu standart televizyon filmine benzer. Yaşamın hayli güç olduğu coğrafyada, aile dramından yola çıkıp bunu ustalıkla yol hikâyesine çevirmek; araya komedi unsurları sıkıştırıp insan ilişkilerinden örnekler vermek yönetmen açısından kolay iş olmasa gerektir. Adım adım her bir çerçeve sinematografiktir; her kare yerli yerindedir ve bu, yönetmenin başarısıdır. Ancak filmi asıl izlenir kılan, oyuncuların performansıdır. Senaryo gereği işçilikten çaresizliğe, kavgadan çözüme, hırçınlıktan nezakete Mustafa kesilen usta oyuncu Ali Suliman tam bir Filistinli baba görüntüsü verir. Dertlidir, kederlidir de derbeder değildir, ağlamaz; bir çözüm bulmak için çırpınır. Kederin yüzüne gölgeler düşürdüğü anda belli belirgin ezan sesiyle yakın plana yansıyan çehresi aydınlanıverir. Aynı aydınlanış replik olarak bir beladan kurtulduktan sonra yardımcı oyunculardan birinin “Vallahi namaza başlayacağım.” ifadesinde kendini gösterir. Evlerin idaresinden çocukların çekip çevrilmesine Salwa (Lana Zreik), hem çalışan kadın hem her şeyi idare eden anne, hem de evin gelini imajını pek başarılı verir. Samia Bekri Qazmuz dersen Filistinli çilekeş annelerin gün görmemişliğini, metanetini, sabrını, tevekkülünü kısacık sekanslarında âdeta yaşar. “Boş mideyle ağrı kesici içemezsin oğlum.” repliğindeki imge ve onu söyleyişteki muti tavır, filmin tamamına bedel dense yeridir. Elbette Anne (Anna Unterberger) olmayan Yahudiliği gizlemek bağlamında korku ve sinsiliği, ayılıp bayılma seansları bir yana gözleriyle yansıtır. Unterberger’in görüp sorarak açtığı “Mustawtin–Settler” tartışması ayrı bir önemlidir. “Yerleşimci” olarak çevrilmesi gereken kelime Türkçeye göçmen diye çevrilir. Yerleşimci, Filistin için özel anlam barındırır ki çoğunlukla işgalci sıfatının yerine kullanılır. Çünkü yerleşimci diye dünyanın muhtelif ülkelerinden getirilip Filistinlilerin topraklarına, evlerine, tarlalarına konan Yahudiler, hangi görüşten olursa olsun siyonizm ideolojisini benimsemiş demektir. Dolayısıyla yerlilerin maruz kaldığı her zulmü; gasp, talan, işgal ve katliamı haklı görür. Birilerinin başına bombalar yağarken, birileri alenen zulme uğrarken, alkış tutan bir başka kavim herhâlde yoktur.
Erinmeden, yüksünmeden inşa edilen, yıkıldığında onarılan duvarlar bir sınır çizmez, Yahudinin de işine yaramaz ama Filistinlileri birbirinden ve toprağından ayırır. Kutsal değildir. Öyle Çin Seddi gibi uzaydan bakıldığında genişçe bir hisarı andırmaz; parça parça, kısım kısım, bölge bölge duvar dikmek gibi bir huyları vardır. Bu duvarların kutsal olmadığını tekrar tekrar belirtmek gerekir, zira iki nehir arasındaki suların kutsal olduğuna inanıp başka su içmemeyi şiar edinmiş zihniyet, yarın bir gün vadedildiğini zannettiği topraklar üzerindeki her duvarı, her taşı, her metre betonu kutsanmış kabul edebilir. Daha ilginç olansa bir şeyi kutsal tanımak bunlar için o şeyin kötü olmadığı, tahrif, murdar ya da imha edilmeyeceği anlamına gelmez. Aslında duvar kadar duyar kasmayı, ajitasyonu, acındırmayı da severler ve bunu propaganda malzemesi, reklam, lansman çalışması olarak uygulayıp cümle cihanı ikna ederler. Duyarsızdırlar, duyguları da duvarlaşmış, taşlaşmış olmalıdır. Hasılı Yahudiler, duvarsever ya da duvarcıl bir kavimdir, işgal ettikleri her yere duvar inşa ederler. Bu denli duvar sevgisi herhâlde onların içlerinden gelen, sebebini de bilmedikleri ağlama ihtiyacının yansısıdır. Filmde gösterilmeyen ama Yahudilerin Herod zamanından (MÖ 37-4) kaldığını sandıkları Ağlama Duvarı gibi… Ki o duvar da Yahudilerle insanlığın arasını kesen duvar olsa gerektir. (Ağlama Duvarı adını verdikleri kalıntının Süleyman Mabedi’nden bir parça olduğunu iddia ederler ama Mescid-i Aksa’nın altını tam 70 yıldır oymalarına rağmen buna delil oluşturacak hiçbir bulguya erişemedikleri de vakidir.) Orada ağlamayı ibadet kabul ederler. Daha çok ibadet etmeleri temennisiyle inşa ettikleri tüm duvarların dibinde aynı şekilde ağlamaları umulur. Bu sağlanabilir. Sağlanmalıdır.
Orijinal İsmi
200 Meters
Süre
1 saat 47 dk
Tür
Dram, Macera
Yönetmen
Ameen Nayfeh
Senarist
Ameen Nayfeh
Yapımı
Filistin, Ürdün, Katar, İsveç, İtalya, 2020