BÜYÜK SÖZ SOĞUTUR
İNSANIN GÖNLÜNÜ


Gülşen ÜNÜVAR


Dinle susan!
Mektubuma başlamadan önce selam eder, selam alırım. Söyle ey gönlünün güzelliği nesline aksetmiş kıymetli evlat; nicedir halin vaktin? Sıhhatini canı gönülden ister, hoş olmanı Cenab-ı Hak’tan dilerim.
Beni soracak olursan; kış! İklimden mi kalbimden mi orasını bilemem ama nicedir üşürüm evlat. Ağaçlar görürüm civarda, ne dalı var ne yaprağı. Kırlar, bayırlar desen neşesi kaçmış, solmuş sararmış. Dünyanın mı tadı yok yoksa benim mi diye sıkça sorar oldum kendime. Hiç mi kış görmedik evlat? Hiç mi üşüyüp donmadık, hiç mi buzları eritip eritip su içmedik, çıplak ayakla karlarda yürüyüp hiç mi damları küremedik? Sevinci o zamanlara, üşümesi bu zamanlara kalmış demek ki ömrün. Demek hayat, ceremeyi sona bırakıyormuş.
Karamsar günüme denk geldi kalem ile kelam. İstemem hiç senin de gönlün kararsın, için daralsın. Önünde nice hayallere kucak açmış bir ömür bekler seni. Bu ihtiyarın lafına bakıp da karalar bağlamayasın. Sen ki taze söğüt dalı, sen ki ummanların yeni köpüren dalgası, sen ki akşamüzeri henüz belirmiş parlakça yıldız, topraktan yenice baş göstermiş tohum, sürgün vermiş asma, körpe bir fidan, baharın ucuyla açmış ilk çiçek, meyveye durmuş ilk ağaç, başak vermiş ilk buğday, gözlerini en önce açan süt kuzusu… Sana umut etmek yaraşır, hayal kurmak, durmadan koşmak, engelleri aşmak, dengeyi aramak, inanmak, inanmak, inanmak!
Bundan epeyce bir vakit önceydi, çocuk denecek yaşlarda ya vardım ya yoktum. Ulu bir bilge ile kesişti yolum; selamünaleyküm, aleykümselam. Laf lafı açtı, ulu bilge konuştukça konuştu, söyledikçe söyledi, benim sana şimdi kurduğum cümlelerin bir benzerini de o sarf etti. Bir kulağımdan girip ötekinden çıkmadı elbet, büyük sözüne hürmeti ta kundakta öğretirlerdi bize. Dedim ki kendi kendime; Ne iyi bilgi verdi bilgisi ulu. Bu sözü işine tutup yürü bu yolu.*
Ama en çok koşmak lafı hafızamda yer etmiş olmalı ki ömrüm boyunca hep koştum; en hızlı, en çok, en önde… Ne kadar koşarsam o kadar erken ereceğim sandım dünyanın sırrına. Durduğumda fark etmiştim aslında bir arpa boyu kadar bile yol katedemediğimi. Meğer ben içime koşmayı unutmuşum. Yetişmem gereken yer kalbimmiş meğer. Süslemem gereken, renklerle bayram yerine çevirmem gereken yer uzakta değil de hemen yanı başımdaymış. Taşı taşın üzerine koyup direk gibi dizmek değilmiş denge. Ya da kütüğü kütüğe çatıp içini çul çaputla doldurduğumuz çadır da değilmiş. Denge, içimizdeymiş; var ile yok, aç ile tok, az ile çok…
Nedir bu kıssadan çıkaracağımız ödev diye sorarsan evlat, derim ki; İçini beze, dışını sırlayıp boyama.* Çıktığın yolda, özüne giden sapağı sakın ola kaçırma. Dünyada vereceğin emek daima özüne olsun. Kendini bilmez karnına çalışırken sen gönlüne çalış. Kürk kaftanlara bürünürken gözü aç, sen gönlünü en yumuşak postlara oturt. Göreceksin bak, bu sözleri işine tutup da doğru bildiğin yolda doğruca yürürsen nasıl da feraha erecek için. Mordan yeşile, maviden sarıya, beyazdan kızıla nasıl da coşkuya gark olacak gönlün. Huzura bezenecek ömrün.
Daha önceki mektuplarımda da yazmıştım, yaş kemale erince diyecek lafı çoğalıyor insanın. Belki de bir nevi; ben ettim sen etme, ben yandım sen yanma, ben bilemedim bari sen bil deme şeklimiz bu, biz ihtiyarların siz gençlere. Özümüz dövmez evlat, eksiklerimizi gün yüzüne çıkarmaya, hatalarımızı itiraf etmeye, yanlış anlamışız demeye özümüz dövmez. Belki mektup yazmanın verdiği bir rahatlık belki uzaklarda oluşun belki seni hiç görmeyişim buna sebep; olanı olduğu gibi söylemekte hiç mahsur görmemekte, samimiyetten taviz vermemekteyim.
İnsan ne ederse kendine eder der buralarda âlimler. Ne de doğru söylerler, iyilik de sana döner nihayetinde kötülük de. Güzellik eden güzellik bulur, çirkinliğe meyleden çirkinlikle haşr olur. Bir gün birisi çıkar da derse ki hem geçmişte hem de şimdilerde çokça söylenen bir kafa tutma halidir bu, ben hatasız bir kulum, yoktur benden daha akıllısı. Yine devrin ulu bilgelerinin sözüyle seslenmek isterim ona; Büyük söyleme, sıkı tut dilini. Büyük söz soğutur insanın gönlünü.*
Sözün büyüğü, küçüğü olur mu hiç demeyesin, söz vardır karıncaya aş, söz vardır dağları aş. Had bilmeden, görmüşü geçirmişi kale almadan edilmiş her kelam kuytuya tüner. Vakti zamanı gelince çıkıverir saklandığı ininden. Koyar elini beline, çatar kaşlarını, biler dilini de aman vermez muhatabına. İş işten geçti sanma, bir musibet bin nasihatten yeğdir derler bizim buralarda. Dersini alana kimseden gelmez zarar, kelamın çoğundansa azı karar.
Gelelim gönle, gönül soğursa bunun hiç çaresi yoktur evlat! Ağzınla kuş tutsan, ev ev üstüne koyup sırtında taşısan, nice ateşler yakıp betonlar ısıtsan, dereler aşıp ummanlara varsan boş. Deryaları boşaltıp da sevdiceğinin gönlünü almaya gayretli bir genç var idi buralarda. Elinde kazma ile küreği, sabahtan akşama akşamdan sabaha uğraşır dururdu. Gayret elbette takdire şayan bir ameldi fakat yolun kısası yeğdir evlat. Onu öyle görmeye o kadar alıştı ki halk, bir zaman sonra kimse aramaz, sormaz, merak etmez oldu. Derler ki ne deryalar kurudu, ne de o genç sevdiğine kavuştu. Çünkü gönül, deryalar boşalana kadar soğudu da soğudu.
Eh, biz de sözü kararında bırakıp gönlü hoş tutalım. Ceddine hürmet, nesline rahmet. Selametle…
*Kutadgu Bilig