GERÇEKLE KURGU ARASINDA
"AİLE"
Dr. Öğr. Üyesi Zehra IŞIK
Aile; kişinin içine doğduğu, hayatını devam ettirebilmesi için ihtiyaç duyduğu bakım ve desteğin kendisine sunulduğu, maddi ve manevi ihtiyaçlarının karşılandığı en küçük toplumsal yapıdır. Modernleşmenin etkisiyle hemen her toplumda değişime uğrayan aile kurumu, bizim toplumumuzda da önceki dönemlerdeki görev ve işlevlerinden bir kısmını kaybetmiştir. Bununla birlikte hâlâ bireyin, fiziksel, psikososyal, dinî ve kültürel gereksinimlerinin karşılandığı ilk ve temel sosyal yapı olma niteliğini korumaktadır. Çoğumuz aile kurumuna millî, manevi ve kültürel değerlerin öğrenildiği; örf, âdet ve geleneklerin sonraki nesillere aktarıldığı, bireylerin birbirine sevgiyle bağlı olduğu sıcak bir yuva anlamı yükleriz. Ancak son yıllarda görsel ve sosyal medya aracılığıyla izleyici ve takipçi kitlelere sunulan aile temalı yapımlar; “Acaba aile kurumu, rolleri ve aileye yüklenen anlam değişmekte ve diziler, filmler bu değişimi mi ortaya koymakta? Yoksa bu medya ürünleri kanalıyla topluma geleneksel aileden farklı, yeni, akışkan ve karma kimlikli aile modelleri mi sunulmakta?” sorusunu akla getirmektedir.
Son birkaç yıldır seküler aile-dindar/muhafazakâr aile karşılaşması ve çatışması temalı televizyon dizileri; ailenin işlevi, aile bireylerinin rollerindeki dönüşüm konusunda yeni tartışmalara kapı aralamaktadır. Söz konusu dizilerde, ailenin çocuklarının kendi ailelerinin sahip olduğu değer, dünya görüşü ve yaşam biçiminden oldukça farklı hatta bunlara karşı olan ailelerde yetişmiş kişileri eş olarak tercih etmeleri sonucu yaşanan psikososyal ve kültürel çatışmalar işlenmektedir. Popüler kültürün hem üreticisi olan hem de yaygınlaşmasına aracılık eden medyada bu tür diziler ciddi oranda bir izleyici kitlesince rağbet görmektedir. Kamuoyu ve izleyenlere, bu dizilerin yaşanmış olaylardan esinlenerek senaryolaştırıldığı bilgisi de verilmektedir. Böylece gerçekle kurgu arasında aile modelleri ve tasavvurları karşımıza çıkmaktadır. Ailenin ve değişimin merkezinde çocukların olduğu bu modellemelerde, seküler kesimi temsil eden ebeveynler; anlayışlı, adaletli, özgürlükçü, ilkeli, yenilikçi vb. olumlu kişilik özellikleri ve davranışlara sahip bireyler olarak izleyiciye sunulurken dindar/muhafazakâr ebeveyn temsilleri; tutucu, baskıcı, anlayışsız vb. olumsuz özellikler taşıyan tiplerden oluşmaktadır. Önceki nesilden sonraki nesle, büyükten küçüğe, anne babadan çocuğa değerlerin aktarıldığı aile yapısına karşı, çocukların istekleri ve değerleri merkezli şekillenen, ebeveyn-çocuk ilişkisindeki görev, sorumluluk ve rollerin muğlaklaştığı aile modellemeleri, salonumuzdaki televizyon veya bilgisayar marifetiyle günlük ve gerçek hayatımızın ta ortasına yerleşmektedir. “Gerçek olmayan, sanal ortama ait olan, eğlenmek ya da dinlenmek için izlenen yapımlar, takip edilen kişiler, gerçek yaşamları, kimlikleri ve rolleri ne kadar etkileyebilir ki?” sorusuna, 2022 yılında yapılan bir saha araştırmasının verileriyle cevap verilebilir. Bu araştırmaya göre, Türk dizilerinde yer alan içeriğin aile yapısı üzerindeki etkisi yaklaşık % 88’dir. (İbrahim Sarıtaş & A. Özsoy (ed.), Kültürel Değişim ve Endüstrileşme Sürecinde Türk Dizileri (2010-2020), İstanbul Ticaret Odası Sektör Araştırmaları Yayınları, İstanbul: 2022, C. 16) Son yıllarda ülkemizdeki dizi sektörünün hatırı sayılır oranda dizi ihraç ettiğini biliyoruz. Dolayısıyla konunun, ülkemizin ve milletimizin dış dünyadaki imajı ve tanıtımı açısından da büyük bir öneme sahip olduğu aşikâr.
Televizyon ekranı karşısında oturarak günlük veya haftalık dizileri takip eden kitlenin genellikle orta yaş ve üstü toplumsal kesim olduğu söylenebilir. Gençler ve çocuklar daha ziyade telefon ve bilgisayar ekranına maruz kalmakta, sosyal medya ya da dijital platformlar aracılığıyla istedikleri zaman ve istedikleri hızda, sevdikleri, seçtikleri içerikleri izlemektedir. Sanal âlem ve medya içerikleri böylece her yaştan ve kesimden insanın gündeminde yer alabilmekte hatta zaman zaman başlı başına bir gündem olabilmektedir. İnsanlar, dizi veya filmlerde işlenen bir konu veya karakter üzerinden sosyal paylaşım sitelerinde birbirleriyle tartışmaya girebilmektedir.
Sosyal medya ve paylaşım sitelerinde karşımıza çıkan, muhtelif konularda içerik üretimleriyle dikkatimizi çeken “gerçekle kurgu arasında” diye tanımlayabileceğimiz bir diğer karakter “blogger anneler”dir. Kendilerini “gerçekle kurgu arasında” diye nitelendirmemizin sebebi, ekrana yönelik ürettikleri içeriklerin tamamen gerçekliği yansıtmıyor olmasıdır. Yemek, giyim, aksesuar, kozmetik, alışveriş, ev dekorasyonu, hamilelik, bebek bakımı, çocuk eğitimi ve daha nice yaşam gerçekliğiyle ilgili model olma iddiasıyla kişisel tecrübelerini paylaşan ve bunlar üzerinden öneriler sunan, kendince örnek yaşamını ve aile hayatını izlenir kılan kadın/anne tipi ve bu kadınları/anneleri izleyen, onlara imrenen, özenen, onlar gibi olmaya çalışan, olamadığında üzülen, kendini yetersiz gören takipçileri… Hem ev dışında çalışma hayatı olan hem sosyal anlamda oldukça aktif bir blogger anne aynı zamanda çocuklarıyla oyun oynadığı, spor yaptığı, mutfağında yemek pişirdiği veya pasta hazırladığı görüntüleri de takipçileriyle paylaşmakta, böylece âdeta “Çocuk da yaparım, kariyer de.” cümlesinin canlı örneği olduğunu ispat etmeye çalışmaktadır. Her şeye yetişen bu “süper anne” modelinin gerçekliği tartışması bir yana, takipçi kitlesinde bıraktığı izlenim ve hissiyat, üzerinde düşünülmesi ve konuşulması gereken en önemli noktadır. Halk arasında “insta anne” diye de nitelendirilen kadınların paylaşımlarını bir süre takip edince rahatlıkla “Evdeki işleri yapan bir yardımcı olmadan bunların hepsini yetişebilmek mümkün değil.” kanaatine varılabilir. Nitekim blogger annelerden biriyle yakın ilişkileri olan bir arkadaşım, söz konusu kişinin evinde daimi bir yardımcısı ve temizlik işlerini yapan ayrı bir ekibin olduğu bilgisini paylaştı benimle. Tabii sosyal medyadaki kişisel sayfalarında veya paylaşımlarında bu gerçekliğe yer verilmiyor.
Yansıtılan bu içerikler karşısında takipçi kitle içinde birbirinden farklı birkaç tutum gelişebilir. Bir kesim, bu anneleri rol model kabul edip, paylaştığı etkinlikleri kendisi de yapmaya çalışıp kendini geliştirdiğini düşünebilir. Buna mukabil “Ben neden böyle bir anne olamıyorum.” diye hayıflanıp yetersizlik hissine kapılanlar da olabilir. Elindeki herhangi bir ekrandan bu içerikleri izleyen, belki orada sunulan kimliklere, rollere, yaşam biçimine özenen ama bu arada kendi çocuklarını, ailesini, evini, işini özetle kendi gerçek hayatını ıskalayan bir kesimin olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Ekranda veya sanal âlemdeki değil; mahallesinde, sokağında, iş yerinde, evinde, akrabaları arasında yani gerçek hayattaki annenin, gerçek rollerini ve sorumluluklarını ya da başka bir ifadeyle kendi gerçekliğini ihmal etmesi belki de en çok “dijital yerliler” diye nitelendirilen bir neslin mensubu olan çocuklarını etkilemektedir. “Doğuştan dijital” bir nesil olan günümüzün çocukları, zaten her alan ve anlamda gerçek ve gündelik yaşamdan çok dijital ve sanal dünyayla muhatap olmaktadır. Blogger annelerini gıptayla takip eden ve oradaki ailenin her yaşantısına şahit olan bir anne, ekran başında geçirilen vaktin günlük hayattan çalmasının da etkisiyle kendi çocuklarına gündelik yaşam pratikleri ve becerileri kazandırmakla ilgili bir mesai ayıramazken onlarla canlı, sıcak ve yakın ilişkiler kurma fırsatını da kaçırmaktadır. Sanal dünyada sunulan örnek anne veya ailelerin, çay saatini izleme, servis takımlarının markasını öğrenme iştiyakı, kendi çocuklarına çay demlemeyi öğretmenin, çocukların gündelik işlerde aile fertleriyle yardımlaşmasını sağlayacak bir yuva ortamı oluşturma gayretinin önüne geçmektedir. Bu durumda zaten dijital dünyanın içine doğmuş olan çocuklar ve gençler bütünüyle oraya dalmakta, gerçek yaşamdan ve gerçeklik algısından uzaklaşmaktadır.
Hakiki/gerçek yaşamın sanala kurban edilmesini ya da sanal karşısında mağlup olmasını istemiyorsak, hepimizi bekleyen bir dizi sorumluluk var. Öncelikle “Bilgi, üretenindir.” mottosunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Bu minvalde gerek geleneksel görsel ve işitsel medya organları olan televizyon, sinema ve radyo için gerekse sosyal medya ve dijital platformlar için alternatif içerikler üretebilecek bir zihinsel yaklaşımla hareket etmeli ve bu alanlara yatırım yapmalıyız. Altyapı ve teknolojik yatırımlardan daha önemlisi bu sahalar için nitelikli eleman yetiştirmektir, bunun yolu da eğitimdir. Din, kültür ve değer eğitiminin beşiği olan aile, burada ilk ve en önemli basamağı oluşturur. Ailenin büyükleri, anne babalar olarak bizler, evlatlarımızı “bilgiyi üreten olma” vizyonuyla yetiştirmeye çalışmalıyız. Birçok temel alışkanlık, davranış ve tutumun ailede kazanıldığının bilinciyle hareket ederek çocuklarımızın medya ve sosyal medyada izleyecekleri içeriklerle ilgili hem bizzat kendimiz örnek olmalı hem de onlara neye ne kadar mesai ayırması gerektiği bilincini kazandırmalıyız. Sanal ya da kurgu süper kahramanlar, idoller, fenomenlere alternatif olarak tarihî şahsiyetlerden ve günümüzdeki güzel örneklerden ilham alan hakiki/gerçek rol modellerin hayatlarını tanıtan, onlara özendiren program ve yayınları ilgili mercilerden talep etmeli, bu hususta toplumsal bir farkındalık ve kamuoyu oluşturmalıyız. Her şeyin metalaştığı, aile ve mahrem hayatın da sergilenen bir oyun hâline geldiği sanal ve dijital ortamlara sürekli maruz kalan çocukların zihinsel gelişiminin bunlardan olumsuz yönde etkilendiğine dair pek çok araştırma bulgusu olduğunu biliyoruz. Bu noktada, evlatlarımıza küçük yaşlardan itibaren okuma alışkanlığı kazandırmaya çalışmalıyız ki Kur’an-ı Kerim’in ilk emri “oku” nun gereğini yerine getirip, hayatı, hakikati, âlemi, kutsal kitabı, insanı kemale götüren her türlü bilgiyi ve hikmeti, en önemlisi Allah’ın “eşref-i mahlukat” olarak yarattığı insanı, “insanlığı” okuyabilsinler. Hakiki ve hakikatli bir aile olmanın yolu buradan geçer.