ÜMMET BİLİNCİNİN ZAFERİ:
ÇANAKKALE


Dr. Öğr. Üyesi Mevlüt DEDE

Mart ayı geldiğinde şüphesiz aklımıza ilk gelen şeylerden biridir Çanakkale. Herkesin bildiği o tarih: 18 Mart. Esasında savaşın bittiği tarih değildir! Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmek, Müslümanları yurtsuz ve lidersiz bırakmak isteyen İtilaf Devletlerinin savaş gemileriyle elini kolunu sallayarak geçme hayalinin yerle bir olduğu tarihtir 18 Mart. 3 Kasım 1914’te İngilizlerin meşhur beş çayını İstanbul’da boğaza nazır olarak içmek hayaliyle denizden başlattığı saldırının, imanın ve inanmışlığın karşısında çaresizliğe düştüğünün kabulüdür 18 Mart ve Çanakkale… Çünkü bu tarihten itibaren denizden cephenin yarılamayacağı ve boğazın geçilemeyeceği anlaşılmış ve İtilaf Devletleri karadan asker çıkararak ikinci aşamaya geçmek zorunda kalmıştır.
Bir Tevafuktur Gelibolu
Osmanlı Devleti, kuruluşundan itibaren gözünü gaza ve cihat algısı üzerinden Batı’ya çevirmişti. Osmanlı’yı köklü bir devlet yapan Avrupa’ya (Balkan coğrafyasına) taşıyan ilk yer de Gelibolu idi. Orhan Bey, Bizans İmparatorluğu’nun veliahdı Kantakuzenos’un taht mücadelesinde yardımına koşarken karşılığında Gelibolu’ya geçmiş ve Çimpe Kalesi’ne yerleşmişti. Gaza ve cihadın temsili olan Gelibolu, ümmet bilinci ile farklı coğrafyalardan gelen Müslümanların savaşacağı bir cephe olacaktı.
Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşı’na giren Osmanlı, İngilizler, Fransızlar ve Ruslarla pek çok cephede savaşmak zorunda kaldı. Ancak sadece Çanakkale’de neredeyse bütün İtilaf Devletleri ile mücadele etti. Hatta yetmezmiş gibi uzak diyarlardan Anzak dediğimiz Avusturalya ve Yeni Zelandalı paralı askerler ile işgal ettikleri Müslüman coğrafyalardan da askerler getirmişlerdi. Belli ki mücadele amansız olacaktı. İngilizler getirdikleri askerlerin daha disiplinli savaşmaları için her türlü motivasyonu kullanmıştı. Mesela Müslümanlara kendileri gibi Müslüman olan ve hatta hilafetin merkezi olan Osmanlı ile savaşacaklarını söylememişlerdi. Anzakların daha iyi savaşmaları için paylarına düşen ise bir dizi yalanla gözlerinin korkutulması olmuştu. Hatta bu yalan o kadar kuyrukluydu ki daha sonra açığa çıktığında herkes “Bu kadarı da olur mu?” diyecekti. Çünkü İngilizler Anzaklara Osmanlıların insana benzemeyen çok vahşi yaratıklar ve hatta yamyam olduklarını dahi söylemişti. Elbette ki bu yalan Osmanlılarla karada savaşan Anzakların gördüklerinden çok farklıydı. Ateşkes anında ve hatta savaş sırasında bile kendi askerinin yanında düşman askerine dahi yardım edecek kadar merhametli insanları gördüklerinde Anzak askerlerinin aklına bir soru geldi: Biz neden buradayız? Onlar kendi vatanlarını savunurken, biz ne için bu merhametli insanlarla savaşıyoruz? Kim bilir belki bu düşünceye gark olmalarından itibaren İngilizlerin oyununa geldiklerini anlamış olacaklar ki savaş sonunda yurtlarına dönen pek çok Anzak askerinin günlüklerinde Müslüman Osmanlı askerlerinin merhametinden ziyadesiyle bahsedilir. Yine Müslüman askerler de savaş sürecinde cephede iken Osmanlı askerlerinin okuduğu Kur’an seslerini, yapılan duaları işitince karşı tarafın aslında düşman olmadığını anlamış ve savaşmayı bırakmıştır. İngilizler istemese de bu askerleri cephe gerisine göndermek zorunda kalmışlardır. Hatta bazı Müslümanların mücadelesi cepheye gelmeden başlamıştı. İngilizlerin sömürgelerinden biri olan Hindistan’da Müslümanlardan oluşan birlikler Çanakkale’de var olma savaşı veren dindaşlarına karşı savaşmak istemediler. Bu nedenle İngilizlere karşı isyan hareketi başlattılar. Ciddi bir kıyamın sonunda 47 Hintli Müslüman kurşuna dizilerek şehit edildi. Çanakkale’deki ümmet ruhu cephenin ötesine kadar etkili olmuştu. Bu da bize bu ruhun sadece Çanakkale’den ibaret olmadığını da gösteriyor. Kim bilir belki de aynı düşmana karşı birbirlerinden uzak yerlerde ve farklı şekillerde mücadele ederek şehit olanlar, ahirette aynı makamda buluşmuşlardır.
Nice Azlar Çoklara Galip Geldi
Çanakkale, hem deniz savaşlarında hem de kara savaşlarında matematiğin ve istatistiğin yetersiz kaldığı bir savaş olmuştu. İtilaf kuvvetlerinin ellerindeki savaş gemileri, isimlerinden de anlaşılacağı üzere bırakın Osmanlı’yı bütün dünyaya meydan okuyordu; Ocean (okyanus), okyanusta bile savaşabilecek bir gemi, Inflexible (eğilmez, bükülmez, boyun eğmez), Irresistible (karşı konulamaz) ve daha niceleri… Düşmanın elindeki bunlar gibi birçok savaş gemisi 3 Kasım 1914’te boğazın iki yakasını bombalayarak geçmek istedi. Ancak hesapların altüst olduğu olaylar yaşandı. Osmanlı askerleri muazzam bir direnişle boğazın geçilmesine izin vermedi. 18 Mart 1915’te en büyük deniz taarruzunu gerçekleştiren İtilaf Devletleri hedefine ulaşamadı. Çünkü göklerden gelen bir karar vardı! Düşman gemileri Koca Seyyid’in de bulunduğu Rumeli’deki Mecidiye Tabyası’nı bombaladılar, kendisinin dışında birkaç yaralı arkadaşı kalmıştı. Bu duruma içerleyen Koca Seyyid dualar ve zikirlerle aldığı 275 kiloluk top mermisini vinci kırık olan topa kendi imkânlarıyla taşımıştı. Getirdiği ve ateşlediği üçüncü top mermisi Ocean zırhlısının bacasından girerek büyük bir patlamaya sebep olmuş, gemi batmaya başlamıştı. Daha sonrasında komutanının emrine rağmen kaldıramam dediği topu muharebede üç kez kaldırıp taşıtan güç neydi?
Müttefikimiz olan Almanlar işe yaramayacağını düşündüğü için ellerinden çıkarmaya çalıştığı eski deniz mayınlarını bize verdiler. Ancak Çanakkale’de müstahkem mevki kumandanı olan Mirliva Cevat Paşa’nın gördüğü bir rüya üzerine Yüzbaşı Hakkı Bey’in komutasında Nusret Mayın Gemisi tarafından dualarla boğaza döşenen mayınlar düşmanın birçok savaş gemisini boğazın sularına gömmüştü. Başta müttefikimiz Almanlar olmak üzere, düşmanların da hayretler içerisinde kaldığı bu mucizevi olayın meydana gelmesini sağlayan şey neydi?
Deniz savaşlarında yaşanan bunun gibi pek çok mucizevi olay aslında göklerden gelen bir kararın da olduğunu söylüyordu. Öyle ki Çanakkale’de savaşan İngiliz komutanlardan İan Hamilton ve dönemin İngiliz Deniz Kuvvetleri bakanı olan ve daha sonra İngiltere’yi yönetecek olan Winston Churchill dahi esasında burada manevi bir güce karşı bir savaş yapıldığını ve bunun için de kaybedildiğini ifade ediyordu.
Kara Savaşı ve Ümmetin Zaferi
18 Mart 1915’te denizden yapılan son ve en büyük hücum da işe yaramamıştı. İtilaf Devletleri B planına geçmek zorunda kalmıştı. Artık mücadele denizden değil karaya asker çıkarılarak yapılacaktı. Savaş gemileri de karaya asker çıkaracak olan çıkarma gemilerine mâni olacak Osmanlı güçlerini bombardımanlarla engellemeye çalışıyordu. Düşman bütün engellemelere rağmen karaya asker çıkarmayı başardı ve artık zamanın şahitlik ettiği muhteşem bir mücadele başladı. Öncelikli hedef bölgeleri Arıburnu ve Seddülbahir olan düşman ordusu, ölümü öldürenlerin savunması karşısında şaşkınlık içerisindeydi. Öyle ki kendileriyle savaşan Müslüman Osmanlı ordusu, karşılıklı cephelerin 5 metreye kadar indiği muharebede arkalarından gelecek askerlere zaman kazandırmak için iki dakika sonra öleceğini bildikleri hâlde şehadete yürümeyi görev biliyordu. Bazı cephelerde metrekareye binlerce mermi düşmüştü. Mücadele sadece düşman askerleri arasında değildi; mermiler bile birbirlerine düşman olmuşlardı ki (bugün savaş müzesine gidildiğinde görülebilir) aralarında birbirlerine saplanmış olanlar vardır. Kimi cephelerde ise bir cepheden başka bir cepheye yere ayak basmadan, ölen ya da şehit olan askerlerin bedenlerine basarak geçilebiliyordu.
9 Ocak 1916’ta düşman kuvvetlerinin geri çekilmesiyle nihayete eren amansız savaşın sonunda yüzbinlerce insan can vermişti. Galat olarak söylenen (genel olarak bilinen) rakamlar her iki taraftan iki yüz elli binden toplam beş yüz bin kişinin öldüğüdür. Lakin farklı kaynaklarda bu rakamlar değişiklik göstermektedir. Ancak bizim bilmemiz gereken şey şudur ki; bizim için Çanakkale’de şehit düşenler ne sayılardan ibarettir ne de ölüm onlar için bir sondur. Çünkü Allah yolunda ölenler Kur’an’a göre ölü değildir, bilhassa dirilerdir. Ve bizim bilmemiz gereken bir şey de şudur ki; Çanakkale’de düşman askerine, topuna, savaş gemilerine göğüslerini siper eden askerlerin hedefi sadece kuru bir toprak parçasının muhafazasından ibaret değildi! Onun içindir ki aynı askerler cephe gerisinde yahut ateşkes anında ve hatta savaşırken Kur’an okuyarak, dualar ederek, namazlarını kılarak mücadelelerinin din-i mübin-i İslam olduğunu göstermişlerdir. Bugün Çanakkale Şehitliği’ne gidildiğinde başlarında Fatiha okunacak şehitlerimizin kitabelerinde yazan memleketlerine baktığımızda bunu daha iyi anlayabiliyoruz. Yemenden, Bosna’ya, Halep’ten, İşkodra’ya ve daha sayılacak birçok memleketten Müslümanlar ümmetin sancağı yere düşmesin diye şehit oldular. Ve bu mücadele arkasında bıraktığı sayılamayacak kadar ibretlik hadiselerin derunundaki dersler bir yana teknik olarak da çok anlam ifade etmekteydi.
Ezcümle, düşmanın bu cephedeki mücadelesinin amacı boğazı geçerek İstanbul’u işgal edip Osmanlı Devleti’ne son vermek ve Rusya’ya yardım ulaştırmaktı. Ancak, her iki amacına da ulaşamadı. Aksine Rusya yardım alamadığı için savaştan çekilmek zorunda kaldı. Yani Osmanlı, Çanakkale’de oyunu bozan taraf oldu.

Tarihte bu ay neler oldu?

Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. (3 Mart 1924)
Dünya Sağlık Örgütü, COVID-19 salgınını pandemi ilan etti. (11 Mart 2020)
İstiklal Marşı “Millî Marş” olarak kabul edildi.
(12 Mart 1921)
Türkiye Diyanet Vakfı kuruldu. (13 Mart 1975)
Çanakkale Deniz Savaşları başladı.
(19 Şubat 1915)
Âşık Veysel vefat etti. (21 Mart 1973)
Samiha Ayverdi vefat etti. (22 Mart 1993)
Pakistan, ilk İslam cumhuriyeti oldu.
(23 Mart 1956)