DİLŞAD HATUN
Onur ve Cesaret Timsali Uygur Prensesi
Meryem DALĞIÇ
Başkanlık Vaizi
İnsanın kimliğini, kişiliğini oluşturan temel değerlerdendir din, dil ırk, kültür ve medeniyet. Doğduğu, yurt edindiği, canından çok sevdiği, nice şehitlerin verildiği vatan ise bu değerlerin inşa edildiği yeşertildiği topraktır. Emniyetle hürriyetle yaşamın sürdürüldüğü vatan; kimi zaman başka milletler tarafından işgal edilir, yurt müdafaasında kan ve gözyaşı dökülür, sayısız canlar feda edilir. Nihayetinde tarih, vatan uğruna yapılan nice fedakârlık, kahramanlık hikâyelerini kayda geçer. Cesareti, iffeti, güzelliği ve kahramanlığı ile Uygur milletinin ve Türk dünyasının gönlünde taht kuran kadınlardan biridir Dilşad (İparhan) Hatun. Doğu Türkistan sınırları içerisinde yer alan Uç Turfan’da, 1734 yılında dünyaya gelir. Ünlü sufi piri Ahmet Kâsâni’nin torunu Âfak Hoca’nın soyundan geldiği ve Hoca Cihan ile evlilik yaptığı rivayet edilir.
Uygurların tarihinde “Hocalar Devri” olarak bilinen dönem dinî, siyasi ve sosyal açıdan toplumu derinden etkileyen evredir. Uzun yıllar iktidarda olan hocalar sülalesi arasında şahsi menfaatler sebebiyle bölünmeler ve ayrılıklar yaşanır. O dönem, Çin hükümetinin Türkistan’ı işgal etmek için hazırlık yaptığı, fırsat kolladığı zamanlardır. Hunların torunları olan Uygurlar arasında yaşanılan kargaşadan, iç savaştan istifade eden Çinliler, Doğu Türkistan’ı işgal ederler. İşgale ve zillete boyun eğmeyenler kahramanca savunurlar vatanlarını. Dilşad Hatun da cesaretle şecaatle savaşır düşman kuvvetleriyle. Ancak Müslümanların kalabalık düşman ordusu karşısında güçleri yetmez, çoğu şehit düşer bir kısmı da Bedahşan’a sığınmak zorunda kalır.
O yıllarda Çin ve civarında yenilen tarafın kraliçe ve prensesleriyle evlenmek suretiyle düşmanla akrabalık bağı kurma âdeti vardı. Çin imparatoru da Doğu Türkistan’da oluşabilecek muhtemel tehlikeleri bertaraf etmek amacıyla siyasi bir evlilik planlar ve Dilşad Hatun’un Pekin’e getirilmesini emreder. Bedahşan emiri bunu kabul etmez, imparator bu sefer de meşhur birkaç ulemayı Bedahşan’a gönderir. Ulemadan Said Molla, Emir Sultan Şah’la görüşerek Dilşad Hatun’u Kaşgar halkının arzusu üzerine istediğini, prensesin ailesinin yanına götürüleceğini söyler ve Emir’i hileli yollarla ikna eder. Akabinde de Dilşad Hatun’a Müslüman halkın zulüm ve işkenceden çok çektiğini belirterek Çinli komutanın, “Ancak Dilşad Hatun rica ederse bu zulümden kurtulursunuz.” sözünü hatırlatır. O, halkı için her türlü fedekârlığa katlanacak bir kadındır, 200 kişilik Türk askeri ve bir Çin alayının korumasında Pekin’e doğru yola çıkar. Uğradığı şehirlerde muhabbetle hürmetle karşılanır. Pekin’e geldiğinde kocasının ve akrabalarının şehit olduğunu öğrenen Dilşad Hatun’un artık iki gayesi vardır. Öncelikle Çinlileri Doğu Türkistan topraklarından çıkartmaya çalışmak, bu hususta ikna edemezse Çin İmparatoru Chien Lung’u öldürmek. Çinlilerle savaştığı sırada üzerinde bulunan zırhını giyer ve atıyla saraya girer. İmparatorun huzuruna çıkar, herkes onun önünde secde ettiği hâlde o eğilmez. Yere kapanması için yapılan tüm ihtarlara rağmen “Müslüman olduğumuzu unuttunuz mu? Biz yalnız Allah’a secde ederiz. Üstelik o bizim düşmanımızdır.” der. Uygur prensesinin vakarlı duruşu herkesi korku ve endişeye sevk eder. Zira imparatorun önünde eğilmemek ona karşı büyük hakaret sayılır üstelik cezası da ölümdür. İmparator ise yiğit Türk kadının cesaretinden, güzelliğinden etkilenmiştir. Ayağa kalkıp “Hoş geldiniz.” der. Dilşad Hatun, kılıcını çekip imparatora uzatır. “Bu bir teslim olma değildir. Kılıcımı size Çin askerlerinin Türkistan’dan çekilmeleri şartıyla veriyorum.” diyerek onurlu bir duruş sergiler.
İmparator, Dilşad Hatun’a hayran olmuştur, onun kalbini fethetmek için paha biçilmez hediyeler gönderir. Onu mutlu etmek için Türkistan’ın en meşhur mimarlarını getirterek imparatorluk sarayı içerisinde çarşısıyla camisiyle bir Türk mahallesi inşa ettirir. Mahalleye yerleştirilmiş olan Türklerin çarşıya gidip gelişlerini seyretmesi için büyük bir kule yaptırır, içini de çok güzel eşyalarla döşetir. Ayrıca sarayın bahçesine onun doğduğu yerlerde yetişen ağaçlar diktirir çiçekler ektirir. Hiç birine tenezzül etmeyen mahzun prensesin gönlünde yatan ise vatan özlemidir. Her fırsatta yurduna olan hasretini dile getirir. Tüm bu yapılanlardan sonra imparatorun kendisine yaptığı evlilik teklifini de şiddetle reddeder. İmparatoriçe, oğlunun Dilşad Hatun’a meftun olmasına dayanamaz nihayetinde sarayda esir hayatı süren vakur Türk prensesini hizmetkârlarına boğdurtur.
Çin halkının “Siang-Fei” (güzel kokulu prenses ) ismiyle tanıdığı Dilşad Hatun’un mezarı hakkında farklı rivayetler vardır. Çinlilere göre imparatorları Chien Lung’un mezarının yanına defnedilmiştir. Çinliler onun kabrini mukaddes bilirler, mezarın önünde secde eden Budistlerle ellerini açıp Fatiha okuyan Müslümanlara her zaman rastlanabilir. Türkistanlılara göre de naaşı, Kaşgar’a getirilip, ecdadından Hoca Hidayetullah’ın bulunduğu türbeye defnedilmiştir. (Hava Selçuk, Türk Tarihinde Kadın ve Savaş, Çizgi Yayınları, 2014, s.190-198)
Dilşad Hatun, sarayda esir olarak yaşadığı süre içerisinde kendisine sunulan servete, iktidara kanmadığı gibi dinine, milletine, Türk örf ve âdetlerine sadık kalır. Onuru, cesareti ve iffetiyle Çin ve Türkistan’da takdirle, hürmetle anılır.
O günden bugüne kanayan yaramız olan Doğu Türkistan işgal altındadır. Çin yönetimi Uygur Türklerine yıllardır akıl almaz bir soykırım suçu işlemektedir. Uygur kızları, Çin erkekleriyle evlenmeye zorlanarak bir milletin dini, dili, kimliği, kişiliği ve medeniyeti yok edilmektedir. İnsanlığa, İslam dünyasına düşen, bu zulmün karşısında durmak ve gerçeği tüm cihana haykırmaktır. Doğu Türkistanlıların özgürlüğüne kavuşmalarını sağlamaktır.