ÇOCUK VE MEDYA


Kübra TAŞKIRAN
Uzman Psikolog


Günümüzden yüz yıl kadar önce, radyo yayıncılığının başlaması ve ardından televizyon ekranlarının evlere girmesiyle birlikte insan hayatı eskiye dönmemek üzere değişti. O zamana kadar eğlence ve bilgi alma ihtiyaçlarını bu seviyede bir arada karşılayabilen, her yaştan ve her kesimden insana hitap eden, en önemlisi de dört duvar arasına sığabilen başka bir seçenek mevcut değildi.
İçerikleri insanlara ev ortamının konforunda ulaştırabilen bu mecraların sadece yetişkinleri hedeflemesi elbette düşünülemezdi. Dolayısıyla hem radyoda hem de televizyonda çocuklara yönelik yayınların başlaması çok zaman almadı. Ancak ilk yıllarda yayımlanan çocuk içerikleri ufak tefek eğitici öğeler içerseler de çoğunlukla şeker, çikolata, kahvaltılık gevrek gibi ürün reklamlarını çocuklara ulaştırma amacına hizmet ediyordu. Bu durum dünyanın çeşitli yerlerindeki kamu yayıncılarının, medyanın bir kitle eğitim aracı olabileceğini fark etmeleriyle birlikte değişti. Böylece eğitim başta olmak üzere fayda gözetmeksizin çocukların çeşitli ihtiyaçlarını, ilgi duyduğu ve sevdiği şeyleri yayıncılığa aktarma süreci başlamış oldu.
Yüzyılı aşan tarihi boyunca çocuk medyası, ticari kaygılar ve eğitim gibi ulvi hedefler arasında gidip gelirken bugün ise sıklıkla tehlikelerle dolu bir mayın tarlasına dönüştü. Elbette bu algıya sebep olan endişeler yersiz değil. Pedagojik yönden doğru planlanmayan, evrensel değerlerin ya da kültürel hassasiyetlerin gözetilmediği hatta doğrudan art niyetle hazırlanmış çocuk içeriklerinin yaygınlığı günden güne artmaktadır. Bunların yanında zararsız ve hatta faydalı sayılabilecek içerikler de ekran süresi ve hareketsiz yaşam tarzı gibi olumsuz konu başlıkları eşliğinde karşımıza çıkıyor. Tüm bu riskler karşısında ebeveynler de doğal olarak çocuklarını korumak için çeşitli yollar arıyorlar. Bu amaçla yayıncı platformlara yönelik kısıtlamalar, içerik türüne yönelik kurallar ve ekran süresi kontrolü gibi birçok yönteme başvuruluyor. Ancak kalkan işlevi gören yöntemler kısa vadede elzem olmalarına rağmen, uzun vadede işlerlik ve sürdürülebilirlik açısından yetersiz kalıyor. Bu da bizlere sorunun kaynağını keşfedip çözümü orada aramamız gerektiğini hatırlatmaktadır.
Gerçek şu ki çocukların temel ihtiyaçları X, Y, Z diye isimlendirilen nesiller bir yana, çağlar arasında dahi değişiklik göstermemiştir. Bu ihtiyaçlar beslenme ve uyku gibi temel fiziksel gereksinimlerden sevgi, ilgi, oyun, sosyalleşme gibi sosyal-duygusal ihtiyaçlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Kelime anlamı itibarı ile “aracı” demek olan medya, fiziksel alanda kısıtlı etki imkânına sahip olsa da çocukların sosyal-duygusal ihtiyaç ve beklentilerine hitap etmek üzere profesyoneller tarafından hazırlanan içerikleri çocuklarımıza ulaştırmaktadır. Örneğin hayatı lokalden genele keşfeden, dolayısıyla tüm dünyası temelde evi ve ailesi demek olan küçük çocuklar; aileleriyle vakit geçirmeyi sevdikleri gibi başta “anne”, “baba” kelimeleri olmak üzere aile bireylerinin isimlerini telaffuz etmeyi veya duymayı dahi sever hatta buna ihtiyaç duyarlar. Hâl böyle olunca, “mommy finger-daddy finger” (anne parmak-baba parmak) veya “mommy shark-daddy shark” (anne köpek balığı-baba köpek balığı) gibi sözler içeren şarkılar, tüm dünya çocuklarının gönlünü kolaylıkla fethedebilmektedir. Bu masum örnekte de görüldüğü gibi medya içeriklerinde çocukları cezbeden hemen her ögenin gerçek hayatta bir karşılığı olduğunu, çocukların bir ihtiyacına işaretle dikkat çekmeyi başardığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla çocukları medyanın olası zararlarından korumak için belirli kullanım kurallarının yanında, onların ihtiyaç ve isteklerini ekran dışında karşılamaya özen göstermeli; bekledikleri ilgi, sevgi, etkinlik, eğlence, arkadaşlık ve oyun imkânlarını sunmaya çalışmalıyız. Çocukların medya içeriklerine olması gerekenden daha fazla rağbet göstermelerinin önüne ancak bu şekilde geçebiliriz.
Tüm bunlarla beraber, çocuk medyası içeriklerinin bütünüyle kötü veya zararlı olduğu yanılgısına da düşmemeliyiz. Çocuk uzmanları tarafından iyi niyetle hazırlanan bazı içeriklerin çocukların kimi ihtiyaçlarına karşılık verdiği, zaman zaman çocuklara ve hatta anne babalara rehberlik ettiği de görülmektedir. Örneğin, çocuklara sosyal-duygusal gelişimleri açısından yol arkadaşlığı yapan, duygularını tanımalarına, yeni hayat deneyimleriyle baş etmelerine yardım eden içerikler olduğu gibi ebeveynlerin “Çocuğuma zorlandığı bir konuda nasıl yardımcı olabilirim, onunla nasıl oyun oynayabilirim?” gibi sorularını yanıtlayan, aile hayatını güzelleştirip güçlendirmeye yardım eden çocuk içerikleri de mevcuttur. Böyle değerli yapımların aileler tarafından takip edilmesi ve yayıncı kuruluşlar tarafından desteklenmesi varlıklarını sürdürmeleri ve doğru örnek teşkil ederek sayıca çoğalmaları açısından büyük önem arz etmektedir.
Sonuç olarak çocuk medyasıyla ilgili tüm haklı endişelerin yanı sıra, doğru içeriklerin çocuklarımızın gelişimine olumlu katkılar sağlayabileceğini unutmamalıyız. Çocuklarımızı zararlı içeriklerden korumak için çeşitli mecralarda kolaylıkla erişilebilen sonsuz sayıda içerik olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak vereceğimiz mücadeleyi doğru planlamalı, enerjimizi anlık koruma tedbirlerinden ziyade uzun vadeli yapıcı çözümlere odaklamalıyız. Bunu yapmak için de çocuklarımızın fiziksel, sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını anlamaya çalışmalı; onlara gerçek hayatta doyurucu deneyimler ve bunun yanında nitelikli medya içerikleri sunmalıyız. Böylece ebeveynler, içerik üreticileri ve yayıncılar olarak el birliği içinde çocuklarımızı hem koruyabilir hem de onların sağlıklı gelişimine destek olabiliriz.