EŞYANIN HAKİKATİ


Sema BAYAR

Eşyalar hakikatli vaizlermiş. Bunu hayatımın son demlerinde öğrendim. Eşyanın zamana direnen hikâyesine kulak verdiğimde insandan daha uzun süre yaşayan tabloların, kitapların arasında iliştirilen notların, dolaplarda unutulmuş kim bilir hangi zamandan kalma süslü kutuların sesini dinlediğimde…
Zaman cömert ama dağınıktır. Önümüze ansızın bir hediye ile çıkar. Bize hiç beklemediğimiz anda bilgelik sunar, onun vaadi tecrübedir. Ve kaç yaşına gelirseniz gelin, zamandan, insandan, eşyadan öğreneceğiniz şeyler vardır.
Hayatımı dişimle tırnağımla kurdum. Genç yaşta hayat yoldaşını yitirmiş, bir evladını, gözünden bile sakındığı kızını ele güne muhtaç olmadan büyütmek için canhıraş emek vermiş bir kadındım. Kendimi bildim bileli çalıştım. Mesainin yorgunluğu gün geldi eve taştı. Üzerimdeki paltoyu vestiyere astığım gibi iş hayatının kirini pasını bırakamadım ardımda. Yorgun bir kadın yorgun bir anne ediyormuş. Bunu hayatın zorlu şartlarında mücadele ederken öğrendim. Küçük kızım Nermin okul hayatı boyunca boynundaki anahtarla benden önce girdi eve. Anneciğini kimi zaman pencere önünde kimi zaman kıvrıldığı kanepede bekledi. Her akşam o çipil çipil gözler hasretle baktı yüzüme. Uzun uzun bütün gün neler yaptığını anlatırken bütün benliğimle onu dinlemeye çalışır fakat yorgunluktan sohbetin ucunu kaçırırdım. O zaman da sitemli sözler dizilirdi arka arkaya. Sonra anneciğine kıyamaz, bir buse ile gönlümü alırdı.
Okulun ilk günü onu sınıfına bıraktıktan sonra diğer anneler gibi oryantasyon saatleri boyunca bahçede beklemedim ben, her karne günü yanında olamadım. Gezilerinde, sınıf pikniklerinde sıcak poğaçalara, keklere sarmaladım anne sevgimi de diğer anneler gibi kızımla gönlümce ip atlayıp top oynayamadım. Allah var hiç yüksünmedi kızım hâlinden. Büyüdükçe bir başına mücadele veren bir kadının yaşadıklarını daha iyi anladı. Yine de yarımdı hikâyemiz. İkimiz için de eksik kalan bir şeyler vardı. Hafta sonlarını elimizden geldiğince değerlendirir, çarşı pazara birlikte çıkar, haftalık temizliği bile eğlenceye dönüştürürdük. Paramızı idareli harcar, birlikte hayaller kurardık. Anne kız baş başa kaldığımız o dar vakitleri hakkıyla değerlendirmeye çalışırdık.
Üniversiteye hazırlanırken ona yeteri kadar destek olamamanın ızdırabını çektim. Gününü gecesine katıp tıp fakültesini kazanmak için didinirken kahvaltısı o uyanmadan hazır olsun, ikindi atıştırmalıkları ve sıcak çayını ben ikram edeyim, meyveleri elimle soyup odasına kadar götüreyim istiyordum. Nermin’im sorumluluk sahibi bir çocuktu, benim dert ettiğim bu şeylerde gözü yoktu bilirdim. Aksine o, benim yükümü hafifletmek için elinden geleni yapar, ev işleriyle de fazladan yorulmamam için çaba sarf ederdi. Ama anne yüreği işte. İnsan evladı için hep daha iyisini ister.
Nermin hiç üzmedi beni. Başarılı bir okul hayatı oldu. Arkadaşları ve öğretmenleri tarafından sevildi. Önce güzel bir lise kazandı sevgili kızım, ardından ilk denemesinde o çok istediği tıp fakültesine yerleşti. Bir başka şehirde bir başka çatı altında yaşayacaktı artık. İçim buruk, yüreğim neşe doluydu. Nasıl oluyor? İnsan nasıl da aynı anda hem hüzün hem sevinç duyabiliyor? Bunu kızımı yurduna yerleştirip evimde ilk yalnız gecemi geçirirken öğrendim. Yıllar peş peşe aktı. Bitmez dediğim altı yıl, özlem dolu kış geceleri, birlikte geçirilen yaz akşamları bir bir geçip gitti. Yaz tatili yaklaşırken haftalar öncesinden heyecanlanır, planlar yapardım. Bütün kış izin kullanmaz, yıllık izinlerimi kızımın gelişine saklardım. Sonra hüzünlü vedalar, tren garları ve hasret dolu kucaklaşmalar…
Mezuniyet gününü hiç unutmam. Diplomasını aldığında sahneden gururla yüzüme bakıyor, o bakışla işte bu bizim hikâyemiz diyordu. Belki eksik, belki yarım ama bizim… Mezun olmuştu artık, Nermin’im yuvamıza dönmüştü. Fakat zaman yeni ayrılıklara gebeydi. Bir yandan TUS’a hazırlanırken bir yandan da atamasını bekliyordu. Şirin bir Ege şehrine çıktı tayini. Büyük şehrin hengâmesini ardında bırakacaktı Nermin. Bu defa bir başka hüzün doluştu yüreğime. Sanki bu evin hikâyesi bitmişti bizim için. Artık bu çatı altında bir araya gelemeyeceğimizi hissediyordum.
O yaz hayatımız bambaşka bir noktaya evrildi. Kızımla birlikte hazırlık yapıyor, gideceği o sevimli şehri bilgisayar ekranlarından tanımaya çalışıyorduk. Ona söylememiştim ama yıllardır çalışıp didinmekten, iş hayatının anneliğimi zedelemesinden epey yorulmuş, devletin de verdiği imkânı kullanarak emekliliğimi istemiştim. Şimdi tek iş evrakların yetişmesiydi. Bir yandan kendi işlerimi takip ediyordum bir yandan da sevgili Nermin’imle ilgileniyordum. Bir hafta sonu erkenden kızımın atamasının yapıldığı şehre gittik. Hızlıca mütevazı bir otele yerleşip çalışacağı yeri gördük. Esnafla tanıştık ve ev aramaya başladık.
Ev baktığımız mahalle pek sıcak, pek samimi geldi. Büyük şehirden gelen doktor hanıma yardımcı olmak için ellerinden geleni yaptılar. Hızlıca birkaç ev bulup gösterdiler. Bir tanesi eşyalıydı üstelik. Eşyalı bir ev kiralamak aklımıza yattı. Hemen görmeye gittik. İki artı bir, giriş katta sevimli bir ev. Çok hoş bir de balkonu var. Ev sahibiyle anlaşıp döndük. Her şey yoluna giriyordu işte. Ertesi hafta benim de emeklilik sürecim sonuçlandı. Öncesinde kalan izinlerimi kullanacak keyfimce kızımı yeni evine yerleştirecek ardından da kim bilir ben de onun bu zor yılında yanına taşınıp Nermin’ime destek olacaktım.
Yaz ortası kızımı yeni evine taşıdık. İlk başta dikkatimizi çekmeyen detaylar kendini göstermeye başladı. Taşındığımız ev sadece eşyalı bir ev değildi. Ben önceleri şehre yeni gelen öğrencilere yahut memurlara kiralanan üç beş asli eşyanın yerleştirdiği bir ev sanmıştım. Hâlbuki o, yaşayan bir evdi. Sadece hayatına bir es vermişti. Şimdi bizimle birlikte nefes alıp vermeye devam edecekti. Evin sahibi bizimle tanışmaya geldiğinde uzun uzun anlattı. Babasını beş yıl önce kaybetmiş, geçen baharda da annesi Sevim Hanım göçmüş bu dünyadan, aslında gönlü pek razı değilmiş anneciğinin evini kiraya vermeye, eş dost girmiş araya, doktor bir kızımız ev bakıyor mahallemizden, hem bir faydan olur, demişler. Daha rahmetlinin kişisel eşyalarını dahi boşaltmamış evden. Hızlıca annesinin öteberisini topladı. Sonra rahmetinin diğer eşyalarına bakıp iç çekti. Siz işinize yarayanları kullanın, yaramaz dediklerinizi dağıtın, diyerek vedalaştı bizimle.
Sıcakkanlı, sevimli, tonton bir kadınmış anneciği. Fotoğrafı salondaki büfede duruyordu hâlâ. Balkondaki kuru çiçekleri saymazsak, sahiplerinin gidişine ilk onlar boynunu bükmüş, ev daha dün cıvıl cıvılmış, Sevim Hanım şu masada misafir ağırlamış, şu köşede kahvesini içmiş gibi. Mutfak dolaplarını düzenlemek için açtığımızda bizi karşılayan evvelki seneden kurulmuş menemenler pek misafirperverdi. Yol yorgunluğunu Sevim Hanım’ın ikramlarını afiyetle yiyip kavanozda kalan o son çayı demleyerek attık. Aylardır bir başına kalan ev kendine gelmiş, eşyalar canlanmıştı. Her odaya ihtimam gösteriyor, dolapları tek tek açıp Sevim Hanım’ın eşyalarına gereken özeni gösteriyorduk. Nevresimler sakız gibiydi, havlular yumuşacık. Kendi kişisel eşyalarımızı getirmiştik ama Sevim Hanım’ın misafir takımlarına da kıyamadık. Her şeyi elden geçirip fazlalıkları ihtiyaç sahiplerine ulaştırması için bina görevlisine teslim ettik.
Ev neye ihtiyaç duyarsak cömertçe sunuyordu. Sabah kahvaltısı için Sevim Hanım’ın özenle yaptığı reçelleri çıkardım, kilerdeki undan da poğaça pişirdim. Çayı demleyip marketten aldığım öteberiyi de koydum masaya. Sevim Hanım büfeden gülümsüyor, işte benim evimde böyle sofra kurulur, diyordu âdeta. Kızımla bir güzel kahvaltımızı yaptık. Hızlıca hazırlanmaya koyuldu. Aksilik bu ya, gömleğinin düğmesi kopmuş. Aradık taradık ama bulamadık. Kızım başka bir gömlek giy diyorum, ütüsüzmüş çoğu, hem bir gömlek değilmiş ki mesele, gömleği değişince eteğini de eşarbını da değiştirecekmiş, şimdi baştan hazırlanamazmış. Aklıma dün akşam o uyurken karıştırdığım büfenin alt dolapları geldi. Orada bir dikiş kutusu ilişmişti gözüme. Sevim Hanım eski kadın malum. Muhakkak bir düğme bulunur o dikiş kutusunda, dedim. Dediğim de çıktı. Renk renk düğmelerin arasından uygun sade bir düğme seçip, dikiş iplerinden de en uygun rengi bulunca bu iş tamamdı. İlahi Sevim Hanım, nasıl da her şeye hazırlıklıydın. Her şeyiyle tastamam bir anne eviydi evin.
Kızımın ilk iş gününde daha bir özendim sofraya. Nereye elimi atsam türlü türlü kurutmalıklar, özenle saklanmış bakliyatlar çıkıyordu. Sevim Hanım’ın hatırasıyla mükellef bir sofra kurdum akşam için. Onun pasta malzemeleri de pek işime yaradı. Küçük bir sürpriz hazırlamıştım kızıma. Bu akşam ilk iş gününü kutlarken ona pek yakında emekliye ayrılacağımı da söyleyecektim. Bu ev ikimize de iyi gelecekti kuşkusuz. Bütün bu eşyalar bizi hikâyelerine dâhil etmişti. Sevgiyi, muhabbeti yeniden keşfetmiştik. Belki bir başka çatının altındaydık ama kızımla bir aradaydık işte. O, TUS’a hazırlanırken geçmişten kalan eksik parçaları tamamlayacaktım ben de. Anneliğin bütün cömertliğini sevgili kızıma verecek; liseye, üniversiteye hazırlanırken ona gösteremediğim desteği elimden geldiğince sunacaktım. İkimiz de eksik hikâyemizi şimdi iki yetişkin kadın olarak tamamlayacaktık. İkimiz de içimizdeki çocuğu avutacak birbirimize sığınacaktık. Eşyalar insanlardan çok yaşıyordu bu dünyada. Gören gözler, işiten kulaklar için her biri hakikatli birer vaizdi. Biz de onların sesine kulak verecek, aslolanın güzel anılar biriktirmek, şu fâni dünya hayatında anlamlı olan tek şeyin sıcacık bir aile hikâyesi yazmak olduğunu bilerek yaşayacaktık.