FARKLI DÜNYALARA AÇILAN KAPILAR
KÜTÜPHANELER

Ayşe KIZILAY

Kütüphaneler kültür taşıyıcısı görevini görür. Kitap aşığı kimseler için ise kütüphane, harikalar diyarıdır. Sadece onun görebildiği muhteşem bir dünya gizlidir orada. Her kitaptan uzanıp ona selam veren kelimeler vardır. Kütüphaneler yüzlerce kahramanın birlikte yaşadığı bir mekândır aynı zamanda. Bir nevi kahramanlar dünyasıdır. Küçük Prens ile Dede Korkut bir aradadır. Tüm kahramanlar burada buluşur. Birbirinden farklı hikâyeleri olan karakterlerin ortak yeridir kütüphane. Gün sonunda okurun döndüğü evidir.
Kütüphanesine adım attığında yüzünde güller açan birini hayal edelim. Kitaplarına bakışı bir sevgiliye bakar gibidir. Dokunur, sever, içlerinden birini alır, sayfalarını karıştırır. Kokusunu içine çeker ve itinayla yerine yerleştirir. Bu eylemi defalarca tekrarlar. Kimisi için bir hayalden ibaret olan bu sahne birçoğumuz için pek de yabancı değildir. Bir kitap sevdalısı için kütüphane huzur bulabileceği yerlerden biridir. Kitaplara has o kokuyu içine çekmek, gül koklamak gibidir âdeta.
Kütüphaneye girdiğinde farklı bir dünyanın kapıları açılmıştır. Fantastik filmlerde görmeye alışık olduğumuz o klasik sahneyi yaşar. Kapı aralandığında göz kamaştırıcı bir ışık parlar. Harikalar diyarı diyebileceğimiz büyülü bir evrenin içindedir artık. Sadece kitaplıkları ve kitapları görmüyordur. Raflarda uçuşan kelimeler belirir. Kitaptan çıkıp ona selam veren tanıdık simalar vardır. Uzun zaman önce okuduğu kitabı gördüğünde eski bir dostu görmüş gibidir. Anıları canlanır. Eskiyi yâd eder. Bazı kitaplar göz kırpar, merakını celbeder. Farkında olmadan bir kitabı eline almış, kelimeleriyle sohbete başlamıştır. Kitap konuşur, o dinler. Kitaplar anlatır o dinler, dinledikçe iştahı artar ve bu döngü içerisinde kalmak için ömür boyu kütüphanede yaşamak ister. Bazen hikâyelerin dünyasında vakit geçirir bazen mühim bilgilerin peşine düşer. Kimi vakit ince bir kitaptır elindeki kimi vakit bir dergi ya da kocaman bir sözlüktür.
Hayatının merkezine kitapları koyan, evinde küçük ya da büyük bir kütüphanesi olan kişiler her daim varlığını korur. Kitaplarına yurt bulmak en büyük dertlerinden biridir. Şanslı olanlar bir odadan müteşekkil kütüphaneye sahiptir. Kimileri ise odaya sığmayıp sonunda kitapları için bir ev tutma çaresine başvurur. Sürekli kitap alan, kütüphanesini zenginleştirmek için çaba sarf eden, eski kitapların izini süren karakterlere, bazen bir roman kahramanında bazen de gerçek hayatta rast geliriz. Kâğıt Ev romanının kahramanı Braver, kitap toplama hastalığına tutulmuş, evini kitaplarla örecek kadar ileri gitmiş bir karakterdir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Beste’sindeki Behçet Bey de kütüphanesinde kitaplarıyla vaktini geçiren biri olarak karşımıza çıkar. Roman karakterlerine benzer bir hayat yaşayan Ali Emiri Efendi de hayatını kitaplara adamış bir isimdir. Onun kitaplara olan sevgisi, kütüphanesini geliştirme azmi Divanü Lügati’t-Türk gibi önemli bir eserin bulunmasını sağlar.
Kütüphaneleri olan bir şehir, kütüphanesi olan bir ev medeniyetin de göstergesidir. Kitaplarla ilişkisi sadece okumakla sınırlı kalmayan, okuduklarını yorumlayarak, özgün bir biçimde nice eserler ortaya koyan yazarların da dilinden düşmez kütüphanenin önemi. Kitap okumanın, kitaplarla birlikte olmanın ne kadar değerli olduğunu farkındadırlar. Sezai Karakoç “Her eve kütüphane fikre sokulmalıdır.” der. Kemal Sayar’a göre kütüphane, bir öğrenme mekânı değil rüya görme kavuğudur. Borges ise cenneti bir kütüphane şeklinde düşlediğini söyler.
Peki, kütüphaneyi bu denli değerli kılan sebep nedir? Dünyanın dört bir yanında saygı duyulan bir mekân hâlini nasıl aldığını görmek için tarihe ve toplumlara bakmak fikir verebilir. Kütüphanenin vazgeçilmez unsuru kitap, binyıllardır şekil değiştirerek insan hayatında yerini alır. İnsanoğlunun bilgiyi paylaşma, gelecek nesillere aktarma isteği yazının gelişmesini ve kitapların hayata dâhil olmasını sağlar. Duvarlara çizilen resimlerden tabletlere, papirüslerden kâğıtlara ve nihai olarak dijital forma dönüşen bilgi aktarımı hiçbir zaman sekteye uğramaz.
Kitapların, bilginin yegâne kaynağına dönüşmesi ile muhafaza edildikleri ve bir araya toplandıkları kütüphaneler oluşmaya başlar ve kütüphane, kültür merkezi hüviyetini kazanır. İşlevsel olarak değişimlere uğrasa da kütüphane, kitaplara ulaştığımız bir yer olmasıyla birlikte öğrenme ve çalışma merkezi konumundadır. Kütüphanenin tarihî seyri incelendiğinde İskenderiye Kütüphanesi çıkar karşımıza. Büyük bir yangın sonrası yok olduğu rivayet edilen meşhur İskenderiye Kütüphanesi, zamanının bütün eserlerini bünyesinde toplamasının yanı sıra birçok âlimin yetiştiği bir medrese hüviyetindedir. Bu yanı ile kütüphane bilgiye erişme noktası olmanın da ötesinde bilginin üretimine ev sahipliği yaptığını gösterir.
Yıllar içerisinde toplumsal değişimlerle birlikte kütüphaneler de çeşitlilik kazandı. Devasa büyüklüğü ile kendine hayran bırakan kütüphaneler, halk kütüphanesi diye adlandırdığımız nispeten küçük kütüphaneler ve evlerimizde oluşturduğumuz kişisel kütüphanelerimiz. Günümüzde hayatla bütünleşmiş durumda olan kütüphaneler, ders çalışma merkezlerine dönmüş durumda. Dijitalleşme sonucunda kitaplara ulaşmanın kolaylaşmasıyla kütüphaneler kitapları muhafaza etmenin yanında öğrenci ve araştırmacıların ders çalışabileceği mekânlara evrildi.
Kitabın ve kütüphanelerin tarih içindeki gelişim basamaklarına nazar edersek onların kaderini etkileyen en önemli olaylardan biri matbaanın bulunmasıdır. Matbaadan önce kitaplar el yazısı ile yazıldığı için birkaç nüshası haricinde kitabı bulmak mümkün değildi. Bu sebeple matbaa öncesi dönemde kitapların maddi değerleri de bir hayli fazlaydı. O dönemde bir kitaba sahip olmak, lüks bir eşyaya sahip olmak demekti. Kütüphaneler için tehlike oluşturan durumlardan biri kitap hırsızlığıydı. Kitapların çalınmasını önlemek için bazı yöntemler geliştirilmişti. Bunlardan biri, kütüphanelerde kitapları raflara zincirlemekti. Bu şekilde kitaplar sadece okuma masasına kadar gidebiliyordu. Diğer bir önlem ise kitapların içine mesajlar bırakılmasıydı. Bir kütüphanedeki el yazması bir kitaptaki mesajda şöyle geçer: “Beni kim bulduysa ya da kim aldıysa, ben John Foss’un kitabıyım. Beni ona geri götürmelisin.” Kudüs’te Suriyelilere ait bir kitapta “Bu kitabı çalan veya verildiği yerden çıkaran yaratıcının gazabına uğrayacak, lanetlenecektir! Âmin.” şeklinde çalan kişiye karşı bir beddua yer almaktaydı. (www.fikriyat.com )
Matbaanın yaygınlaşmasıyla kitap sahibi olmak lüks olmaktan çıktı, teknolojinin gelişmesi ile de hırsızlığa karşı daha etkili önlemler alındı. Bireysel kütüphanesi olan kişiler ise kitap mühürleri sayesinde kitapların kendine ait olduğunu belirler. Böylece ödünç verdiği bir kitabın geri dönmemesi ihtimalini de en aza indirir. Kitap konusunda hassas olan birçok kişi ise kitap ödünç vermeyi istemez pek. Okunan kitap diğer nüshalarından farklı bir kimliğe bürünür. Bu nedenle kütüphanedeki bir kitap, okunduktan sonra o kütüphaneye özel bir varlık hâline gelir. Kendi kütüphanesi haricinde bir yerden aldığı kitaba dair düşüncüleri bu yönde olan Alberto Manguel, “Her okuma deneyimi kendi mekânı ve zamanıyla biriciktir ve bir eşinin daha oluşturulması mümkün değildir.” der. Manguel gibi kişisel kütüphanesine değer verenler bir kitabı ödünç vermek yerine yenisini alıp hediye etmeyi tercih ederler. Manguel, bir kitabı ödünç vermenin insanı hırsızlığa iten bir teşvik olduğu kanaatindedir.
Kitapların toplumlarda değer görmesinin ve kütüphanelerin gelişim basamaklarının sebeplerinden biri de dinî inanç ve düşüncedir. Dünya üzerindeki dinlerin çoğunda kutsal kitap olarak nitelendirilen yazılı metinler bulunur. Kutsal kitaplara duyulan saygı, dinî çalışmaları içeren diğer metinlere saygının da yolunu açmıştır. Dinî kurumların aynı zamanda eğitim kurumu olması bu algının oluşmasında kilit rol oynar. Kitaba hürmeti öğrenen kişi bunu içselleştirir ve kitap olgusu onun zihninde kutsal bir seviyeye yerleşir. Kahire’de Orta Çağ’dan kalma bir sinagogun mühürlü deposunda keşfedilen bir arşivde Tanrı adının geçiyor olma ihtimaline karşı hiçbir yazı kırıntısının çöpe atılmadığı anlatılır.
Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ilk emri “oku”dur. İlk emrin ışığında okumak, okutmak ve bu eylemin en önemli aracı olan kitaplar toplumda son derece hürmet görür. Toplumumuzda kitaplara ihtimamla davranmak, onları yere koymamaya dikkat etmek, kitap okuyana saygı göstermek bu düşüncenin oluşturduğu bir davranıştır. Bunun sonucu olarak kitaplar ve kütüphane toplumumuzda saygıdeğer bir konuma sahiptir.
Günümüzde ise kitap ve kütüphane algımız bambaşka bir zemine çekildi. Dijital kütüphane dediğimiz kavram hayatımıza girmiş durumda. Dijital arşivi yanında taşımak, bilgiye hızlı bir şekilde ulaşmak hayatı kolaylaştırmakta. Bunun yaygınlaşması ile artık kitaplar sadece fiziksel değil e-kitap olarak da satışa sunuldu. Dijitalleşmenin kitap kültürüne zarar verebileceği düşüncesi akıllarda yer eden bir husus. Özellikle dijital dünyayla ilerleyen yaşında tanışan kişilerde bu düşünce ağır basar. Kitap sevdalısı için de geçerlidir bu durum. Her ne kadar kolaylığını bilse de dokunmadığı kitabı okumak istemez. Onu hissetmeden, kapağını çevirmeden kitabın dünyasına girebileceğini düşünmez. Kitabı dijital bir uygulamadan okumak, gönülsüzce, üstünkörü yapılan bir iş gibidir onun için.
Dijitalleşmenin getirdiği endişe, temelde kitaplara verilen değerin düşmesi ve toplumların kitap kültüründen kopma ihtimalidir. Ray Bradbury, Fahrenheit 451’in distopik dünyasına dair fikirlerinin radyo dinleyen çiftleri gördüğünde oluşmaya başladığını söyler. Kütüphanelerin ve kitapların olmadığı bir dünyayı anlatan Fahrenheit 451 kitaplara zaafı olan herkesi etkileyen bir hikâyeye sahiptir. Kitabı okuduktan sonra kütüphanesinin yanıp kül olduğunu düşünmekten/hayal etmekten kendini alamaz okur. Eser, kitapların yokluğunda dünyanın ne kadar karanlık bir yer olduğunu gözler önüne serer.
Kütüphaneler, geçmişten günümüze dek her zaman kitaba değer veren insanların gayretleriyle oluşur. Yeni kurulan bir kütüphane için çabalayanlar, kütüphanesi olmayan yerleri kitapla buluşturmak için gezici kütüphane ile diyar diyar dolaşanlar ve nicesi sayesinde toplum kitaba ulaşmıştır. Kendi gayretleri ile oluşturduğu kütüphanelerini bağışlayan büyük yazarları ve fikir insanlarını da unutmamak gerekir. Onların kütüphaneleri aynı zamanda tarihe düşülen notlarla doludur. Ve bu yönüyle kütüphaneler, kitapçılardan ayrılır. Binlerce kitabın dizili olduğu kitapçılarda kütüphanedeki ruhu bulmak pek mümkün değildir.